HAÇLILARI HÜSRANA VE YASA BOĞAN UNUTULMAZ SAVAŞ: NİĞBOLU

Somuncu Baba

On dördüncü yüzyılda Doğu Avrupa’nın en güçlü devleti Macaristan’dı. Hem bulunduğu bölgede hem de Balkanlarda büyük bir siyasî nüfuzu bulunuyordu. Ancak Osmanlı karşısında bir varlık gösterememiş ve nüfuz alanını yavaş yavaş Türklere kaptırmaya başlamıştı.

On dördüncü yüzyılda Doğu Avrupa’nın en güçlü devleti Macaristan’dı. Hem bulunduğu bölgede hem de Balkanlarda büyük bir siyasî nüfuzu bulunuyordu. Ancak Osmanlı karşısında bir varlık gösterememiş ve nüfuz alanını yavaş yavaş Türklere kaptırmaya başlamıştı. Sırpsındığı’ndan başlayarak Osmanlı’ya karşı tertiplenen tüm Haçlı seferlerine katılması da durumu değiştirmemiş¸ Osmanlı’nın Birinci Kosova’dan sonra Balkanlarda sağladığı üstünlük ve hâkimiyetten sonra sıranın kendisine geldiğini ve büyük bir tehdit altında bulunduğunu iyiden iyiye hisseder olmuştu. Osmanlı’nın hızlı ilerleyişini durdurmak maksadıyla Macar Kralı Sigismund¸ bir sefer düzenleyerek Niğbolu Kalesi’ni zapt etmiş¸ fakat Osmanlıların yetişmesi üzerine şiddetli bir yenilgiye uğrayıp canını zor kurtarmıştı. Başka çaresi kalmadığını düşünen Sigismund¸ bu defa tüm Avrupa’yı kendi safına katabilmek amacıyla harekete geçecek ve ciddi bir gayret sarf edecekti. Bu uğurda Avrupa’nın büyük devletlerini ikna ettiği gibi papayı da ikna etmişti.

Uzun bir hazırlık devresinin ardından Macar Kralı Sigismund’un öncülüğünde Macar¸ Fransız¸ İngiliz¸ İskoç¸ Alman¸ Lehistan ve Venedik devletleriyle birer devletçik mahiyetindeki Kastilya¸ Aragon¸ Rodos ve Eflâk ülkelerinin katılımı sonucunda¸ Avrupa’nın bir yıllık bütçesine bedel 100 bin ile 130 bin arasında bir Haçlı ordusu meydana getirilmişti. Kurulduğundan beridir Osmanlı¸ böylesine güçlü ve kalabalık bir Haçlı ordusuyla ilk defa karşılaşacaktı. Bu ordunun önceki Haçlı ordularından en bariz farkı İngiltere¸ Fransa ve Almanya gibi büyük Avrupa devletlerinin¸ içinde önde gelen asilzadelerin¸ seçkin şövalyelerin de yer aldığı büyük ordularla Osmanlı’ya karşı düzenlenen bir Haçlı seferine ilk defa yüksek düzeyde iştirak etmesiydi. Hedef de buna göre çok daha büyüktü: Osmanlıları sadece Balkanlardan atmakla kalmayacak¸ Anadolu’yu geri alacak ve daha da mühimi 1096-1099’daki ilk Haçlı seferindeki amaca tekrar dönerek Kudüs Krallığı’nı yeniden kuracaklardı. Nitekim Macar Kralı Sigismund komutasındaki Haçlı ordusu¸ Eylül 1396’da birkaç koldan Tuna’yı geçerek Vidin’e gelmişti. Oradan da Tuna’nın güney kıyısındaki Niğbolu’ya (şimdi Bulgaristan’ın Romanya sınırında) gelerek kaleyi karadan ve denizden kuşatmışlardı. Kale komutanı Doğan Bey¸ vaktinde savunma tedbirlerini almış ve kaleyi Haçlılara vermemeye ahdetmişti. Zaten Haçlılar asıl kuvvetlerini Yıldırım Bayezid’e sakladıkları için kaleye çok fazla yüklenmemişlerdi. Kale önünde karargâhlarını kuran Haçlı birlikleri¸ Osmanlı ordusunu beklemeye koyulmuşlardı. Bir taraftan da 8-25 Eylül tarihleri arasında¸ beraberlerinde getirdikleri kadınlar ve içkilerle¸ hayal ettikleri zaferin sarhoşluğunu erkenden kutlama sefahatinden de geri kalmıyorlardı.

Bu esnada İstanbul’u kuşatmakla meşgul bulunan Yıldırım Bayezid Han¸ durumdan haberdar olur olmaz kuşatmayı kısmen kaldırmış ve hemen Edirne’ye gelmişti. Buradan süratle hareket edip kısa sürede Niğbolu yakınlarında bir yere ulaşarak hızla ordugâhını kurmaya ve savaş hazırlıklarına soyunmaya koyulacaktı. Osmanlı ordusunun mevcudu yaklaşık 70-80 bin askerden ibaretti. Yıldırım Bayezid¸ Haçlı ordusu üzerine keşif kolları göndererek düşmanın durumunu adım adım takip etmiş ve haklarında gerekli olan her şeyi öğrenmişti. Son bir defa durumu bizzat görmek üzere Macar askeri kıyafetine girerek¸ Haçlı ordusu içinden geçip gece yarısı Niğbolu burçları önüne gelmişti. Kale komutanı Doğan Bey ile bir durum değerlendirmesi yaparak savaş için son hazırlıklarını da böylece yerine getirmişi. Düşman ordusunun nöbetçileri bu haberi Haçlı karargâhına ulaştırsa da kimse inanmamıştı. Ertesi gün ortalık aydınlanınca¸ her iki taraf da savaş düzeni alıp saf bağlamaya başlamıştı. Birazdan¸ Orta Çağ’ın en büyük meydan muharebelerinden birisi cereyan edecekti. Savaşta yer alan Timurtaş Paşazade Umur Bey’in anlattıklarına göre¸ Yıldırım Bayezid¸ bu denli kalabalık Haçlı ordusunu¸ her zamanki harp taktiğiyle imha etmenin imkânsız olduğunu düşünmüş ve bunun için inceden inceye hesaplanmış özel bir plân yapmıştı. Bu plân gereğince¸ orduya hilal veya ağzı açık kerpeten şeklini vermişti. Uygulanacak olan taktik¸ Malazgirt’te Sultan Alparslan’ın uyguladığı “hilal” savaş taktiğine çok benzemekteydi. Haçlılar¸ ordularını iki kısma ayırmışlardı. Osmanlı ordusunu iki koldan çevirip imha etmeyi plânlıyorlardı. Aynı şekilde Yıldırım Bayezid de ordusunu ikiye ayırmıştı. Yıldırım¸ akıncı beylerinin kumandasındaki süvari birliklerini¸ bulunduğu tepenin Haçlılara bakan tarafına yerleştirmişti. Kendisi de sipahi kuvvetlerini ve diğer bir kısım birlikleri¸ tepenin gerisinde pusuya sokup doğrudan emri altına almıştı.

Yıldırım Bayezid’in verdiği talimata göre ön taraftaki akıncı süvariler ve derme çatma kuvvetlerin düşman üzerine hücum etmesiyle birlikte savaş başlamıştı. Osmanlı birlikleri ilk hücumda Haçlıların ön saflarını aşıp derinlemesine ordunun içine dalınca¸ düşman hemen ikiye ayrılıp Türk askerini sarmaya kalkışacaktı. Bunun üzerine taktik icabı geriye çekilen Osmanlı askerleri¸ Haçlı ordusunun en ön safındaki Fransız şövalyelerini süratle peşlerine takmaya muvaffak olmuşlardı. Nihayet Osmanlı birlikleri meyilli arazinin yukarılarına doğru gelince¸ Haçlı süvarileri aniden bunların üzerine çullanıp imha etmeye kalkışmıştı. Ancak arazi¸ süvari harekâtına müsait olmadığı için Haçlılar atlarından inmek zorunda kalmışlardı. Haçlılar¸ saflar halinde zırhlı süvari harbine alıştıkları için¸ teke tek ve yaya olunca Osmanlı askerleriyle katiyen baş edemiyorlardı. Zaten o sırada Yıldırım’ın hazırladığı pusunun tam orta yerinde kaldıklarını anlamış¸ fakat iş işten çoktan geçmişti. Haçlı ordusunun en iyi savaşçı kuvvetleri olan ve savaşın onurunu taşımak için en fazla saldırıya geçen Fransız askerleri¸ Osmanlı ordusunun kıskacı içinde eriyip imha olmaktan kurtulamamıştı. Macar Kralı Sigismund¸ bunlara yardım etmeye çalışsa da Osmanlı birliklerince geri püskürtülmüştü. Şehzade Mustafa Çelebi emrindeki sol koldaki birlikler Haçlı ordusunun etrafını çevirerek hiçbir manevra imkânı bırakmamıştı. Çaresiz duruma düşen Sigismund¸ Alman kontları ve Rodos şövalyeleri beraberinde olduğu halde¸ yolun tek açık olduğu Tuna istikametine at sürerek Tuna’da bekleyen gemilere canını zor atabilmişti. Beri tarafta ise ekseriyetini Fransızların teşkil ettiği Haçlı birlikleri¸ bütün direnmelerine rağmen Osmanlı ordusu karşısında tutunamayıp hızla kırılmaya başlayınca¸ yavaş yavaş teslim olma yoluna gitmişlerdi. Tuna’ya koşup kurtulmaya çalışan pek çok Haçlı askeri boğularak ölmüş¸ bir kısmı da gereğinden fazla doluştukları gemilerle birlikte boğularak can vermişti.

25-28 Eylül tarihleri arasında¸ üç saat süren bu müthiş harbin sonunda¸ 120 bin civarındaki Haçlı ordusunun yaklaşık 100 bini imha edilmişti. Yıldırım Bayezid¸ şöhretlerinin doruğunda bulunan Fransız¸ Macar¸ Sen Jan ve Töton şövalyelerinin tamamını bu muazzam meydan muharebesinde mağlup etmeyi başarmış¸ büyük bir kısmını esir almış veya öldürmüştü. Timurtaş Paşazade Umur Bey’in anlattıklarına bakılırsa¸ binlerce asker esir alınmıştı ve bunların içerisinde 300 kadar asilzade ve şövalye de vardı. Bursa’ya götürülen asilzadeler¸ büyük fidyeler karşılığında serbest bırakılıp daha sonra memleketlerine gönderilmişlerdi. Bunlardan¸ henüz 22 yaşındaki “Korkusuz Jean” olarak bilinen Kont dö Never’i serbest bırakırken¸ Yıldırım Beyazid’in kendisine sarf ettiği şu meşhur sözler tarihe geçecekti: “Sizin¸ memleketinizde büyük bir bey olduğunuzu biliyorum. Henüz gençsiniz¸ istikbalde şövalyelikte hâsıl olan bu lekeyi silmek için benimle muharebe etmeye gelirsiniz. Bundan korkum olsaydı size yemin ettirirdim. Bana karşı bir daha silah çekmeyeceğine dair yemin ettin¸ ama ben sana bu yeminini bağışlıyorum. Git¸ Hıristiyanlığın tüm kuvvetlerini toplayarak yine üzerime gel. Ne zaman gelirseniz beni ve askerimi karşınızda bulacaksınız. Bu suretle benim zafer¸ şan ve şerefimi artırmış olursun. Çünkü ben¸ Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak¸ O’nun rızasına kavuşmak maksadı ve benden önde olanları yenmek için doğdum.”

Niğbolu zaferi ile Osmanlı Devleti Balkanlardaki hâkimiyetini kesin olarak ispatlamış ve bir daha kolay kolay sarsılmayacak kadar son derece sağlam temellere dayandırmıştı. Osmanlı’yı Balkanlardan atmanın ve güç yetirmenin imkânsız olduğunu tüm Balkan ve Avrupa milletlerine güçlü bir biçimde duyurmuştu. Osmanlı’ya karşı Haçlı taarruzunun kırılması ve seferlerin akamete uğramasında da Niğbolu galibiyeti fevkalade belirleyici olmuş ve dönüm noktası teşkil etmiştir.

Elbette ki Niğbolu hezimetinin Avrupa üzerindeki büyük tesirleri ve unutulmaz izleri sadece bunlardan ibaret değildir. Osmanlılar¸ Haçlılara öylesine ağır bir darbe indirmiş ve öylesine eşsiz bir ders vermişti ki mesela bunun en fazla tesiri altında kalan Fransızlar son derece büyük bir sarsıntı geçirmişlerdi. Bu savaşa 10 bin askerle katılan ve bunlardan¸ içlerinde birçok anlı şanlı şövalyenin de ölü ya da esir olarak yer aldığı binlercesini kaybeden Fransızlar¸ bozgun haberini kendilerine ulaştıran ulaklara önce inanmamışlar¸ hatta onları hapse atmışlardı. Ancak daha sonra hezimet haberinin doğruluğu anlaşılınca serbest bırakmak mecburiyetinde kalmışlardı. Sarsıntı öylesine şiddetliydi ki Fransa Kralı VI. Charles’ın moralini bozduğu için sarayda uzun süre Niğbolu’dan bahsedilmesi dâhi yasaklanmıştı. Dahası Fransızlar ölen askerlerinin anısına 1397 yılı Ocak ayını¸ “millî matem” olarak ilan etmişlerdi. Ayrıca bu şok mağlubiyet¸ Fransa’ya o denli büyük bir ders olmuştu ki bir daha Osmanlı’nın karşısına çıkmama kararının verilmesine yol açmıştı. Sadece Niğbolu zaferi değil¸ bunun muzaffer hükümdarı Yıldırım Bayezid de uzun yıllar Avrupa’da adından çokça söz ettirecekti. Aynen Hıttin ve Kudüs zaferleri sonrasında Selahaddin Eyyubî nasıl Avrupalıların dilinden düşmez olmuşsa¸ Yıldırım Bayezid de Avrupalıların gündeminden düşmemiş ve hafızalarında silinmez bir yer işgal etmişti. Yine Selahaddin gibi Yıldırım da kahramanlığından¸ savaşçılığından¸ komutanlığından¸ atikliğinden¸ centilmenliğinden ve asaletinden çokça söz ettirecekti. Yıldırım¸ soylu esirleri Bursa sokaklarında halka teşhirden sonra sarayında misafir edip ağırlamış¸ ara sıra Uludağ yamaçlarında son derece eğlenceli sürek avına çıkarmış ve serbest bırakıp onları tekrar mertçe savaşa davet etmiştir. Üstelik kendisini ve Osmanlı’yı “barbar” zanneden şövalyeleri asaleti¸ insanlığı ve medeni davranışlarıyla şaşkına çevirmesi ve ülkelerine gönderirken yol harçlığı olarak kendilerine cömertçe takdim ettiği ihsanlar sonucunda¸ Avrupa’da muhteşem bir “Yıldırım efsanesi” doğmuştur. Bu efsane yüzyıllar boyunca Batı semalarında çalkalanıp durmuş ve sayısız tarih kitabına konu olmuştur.

Niğbolu’nun hâsıl ettiği en önemli sonuçlardan biri de Bizans’la ilgiliydi. Bizans’ın Osmanlı tehlikesinden kurtulması ve kendini güvende görebilme konusundaki son umudu da suya düşmüştü. Batı’dan yardım alma durumu ve yolu tamamen sona eren Bizans¸ bundan sonra sık sık Konstantiniyye’yi Osmanlı kuşatmalarına karşı savunma ve son sığınağını elinde tutma telaşına düşecekti. Kısacası¸ doğudan ve batıdan iyice kıskaç altına alınan¸ uzatmalı ömrünün artık son demlerini idrak etmeye başlayan köhne Bizans için tehlike çanları büsbütün çalmaya başlamış ve kötü sona bir adım daha yaklaşmıştı. Niğbolu zaferi¸ İslam âleminde de büyük bir coşku ve sevinçle karşılanmıştı. Osmanlı Devleti’nin İslâm dünyası ve Müslümanlar üzerindeki siyasî nüfuzunu ve manevî itibarını ciddi anlamda artırmış ve Osmanlı’yı bu âlemin liderliği ve birliğinin sağlanması konusunda hayli iddialı bir konuma yükseltmişti. O kadar ki Mısır’daki Abbasi Halifesi Birinci Mütevekkil¸ Yıldırım Bayezid’i “Sultan-ı İklim-i Rum” (Rum/ Anadolu Diyarının Sultanı) unvanıyla taltif etmişti.

Sayfayı Paylaş