ÖRNEK BİR LİDER ÖMER B. ABDÜLAZÎZ

Somuncu Baba

“Fudeyl bin İyâz ona şu veciz tavsiyeleri serdetti: “Ey Mü’minlerin Emîri! Eğer bulunduğun makamın hakkını tam yerine getirmek istiyorsan; bu ülke senin hânen¸ halkı hânenin halkı¸ yaşlısı senin annen ve baban¸ gençleri de oğlun ve kızındır¸ bileceksin. Böyle düşünürsen sen annene-babana neyi lâyık görürsen¸ ülkenin yaşlılarına da onu lâyık görürsün. Oğluna kızına neyi münâsip görürsen ülkenin gençlerine de onu münâsip görürsün. Mâdemki sen ülkeyi hânen kabul ettin¸ o halde hâne reisi hâne halkından ayrı yaşayamadığı gibi sen de halkından ayrı ya

Hicaz Valiliği ve Halîfe Seçilmesi

Doğum yeri ve tarihi konusunda farklı rivâyetlerin bulunan Ömer b. Abdülazîz’in¸ 679’da Medîne-i Münevvere’de doğduğu kuvvetli bir görüştür. “Ah keşke yeryüzü zulümle dolduğu bir anda gelecek ve onu adaletle dolduracak evlâdımın kim olduğunu bir bilsem!” sözüyle geleceğini müjdeleyen annesi Hz. Ömer’in (r.a.) torunudur. Babası Abdülazîz b. Mervân’ın Mısır’da vali olması sebebiyle hayatının ilk dönemi Mısır’da geçti. Daha sonra babasının isteği üzerine ilim tahsili için Medîne’ye giden Ömer b. Abdülazîz¸ eğitimini orada tamamladı; sahâbenin¸ hadis râvilerinin¸ fakih¸ âlim ve ediplerin meclislerine devam etti. Enes b. Mâlik (r.a.)¸ Abdullah b. Cafer et-Tayyâr (r.a.) ve Saîd b. el-Müseyyeb (r.a.) gibi büyük âlim ve âriflerden ilim öğrendi. Kısa zamanda ehl-i hâl oldu ve kemal buldu. Halîfe Abdülmelik¸ onu Dımeşk’e (Şam) çağırdı ve kızı Fâtıma ile evlendirdi. Daha sonra halîfe Velid tarafından 706’da Hicaz Valiliği’ne tayin edildi. Henüz 25 yaşlarındaydı; ama mümtaz şahsiyeti¸ tarife sığmaz ahlâk ve faziletleri yanında¸ eşsiz idarecilik dehâsı sayesinde kısa sürede kendini ispat etmişti.

Hicaz’a gelir gelmez¸ Haremeyn valilerini toplayarak onlara -Yavuz Sultan Selim’in meşhur sözünü andıran- şu müthiş hitabeti yaptı: “Ey Kardeşlerim! Ben Haremeyn valiliğine değil¸ hizmetçiliğine tayin edildim. Asıl gayem¸ hakkın ve adaletin tevzîidir. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz¸ ind-i ilahîde mes’ûliyet size aittir. İkazlarınızla bana yardımcı olmanızı istirham ederim.” İlk icraatı¸ hadis bilen on dindar kimseden bir meclis kurmak oldu ve meşverete âzamî ehemmiyet verdi. Bütün mühim işleri burada istişâreyle karara bağladığından dolayı¸ Haccac’ın zulmünden kaçan kişiler ona sığınmaya başladı. Bunun üzerine Haccac’ın Ömer ile arası açıldı ve onu görevden aldırdı. Ancak yedi yıl süren bu başarılı görevi sebebiyle devlet erkânı¸ âlimler ve halkın takdirini topladı. Ardından da halîfe Abdülmelik’in vasiyeti ve vezir Recâ b. Hayyân’ın desteğiyle¸ 717’de 8. Emevî halîfesi seçildi.

Mes’ûliyet Âbidesi Emsalsiz Lider

Ömer b. Abdülazîz bu karar karşında önce çok şaşırdı¸ bu ağır yükü taşımaktan ürkerek kabul etmek istemedi. Etrafındaki âlimlerin¸ görevi almadığı takdirde Allah huzurunda mes’ûl olacağı ve bu görevin ancak kendisi tarafından yerine getirilebileceği ikazı üzerine halîfeliği kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Halîfe seçilince duygularını¸ “Vallâhi¸ ben bu işi aslâ Allah’tan istememiştim.” sözüyle dile getirmişti. Büyük fakih Sâlimu’s-Sûddî’ye¸ “Hilâfetim¸ seni sevindirdi mi¸ üzdü mü?” diye sorunca şu ilginç cevabı aldı: “İnsanların hesabına sevindim; ama senin payına da üzüldüm.” Bunun üzerine halîfe Ömer “Nefsimin helâkinden korkuyorum: bana bir öğüt ver!” sözüyle mukâbelede bulununca Sâlimu’s-Sûddî’den şu ibret verici nasîhate muhatap oldu: “Korkuyorsan çok iyi; çünkü ben de korkmamandan endişeliydim. Şunu unutma: Babamız Âdem¸ bir tek günah için cennetten çıkarıldı.” Halîfe olduktan sonra getirilen süslü alay atlarına binmeyip kendi katırını tercih etti ve hilâfet sarayına değil¸ “Kıl çadırım bana yeter!” diyerek evine gitti. Sonra hanımını yanına çağırarak¸ “Eğer benimle yaşamak istiyorsan¸ ziynet ve mücevherlerini beytü’l-mâle bırak; zira onlar senin yanında iken ben seninle olamam.” dedi. Hanımı da bütün ziynetlerini beytü’l-mâle hediye etti. Saraya gelince de tahta oturmadı¸ bir minder üzerine bağdaş kurdu. Ayrıca¸ hizmetkârlarını da serbest bıraktı ve halîfe olduktan sonraki hayatını tebaasının en mütevazı bir ferdi gibi sürdürdü.

Hilâfet makamına geçtiği gün¸ zamanın tanınmış zühd ve takvâ sahibi âlimlerini davet ederek şöyle dedi: “Halk bu hilâfeti her ne kadar nimet gibi kabul etse de¸ kendim için taşınması güç¸ ağır bir mes’ûliyet olarak görüyorum. Nasıl bir yönetim anlayışı içerisinde olayım ki¸ burada halîfeyken âhirette kapıcı dahi olamaz hale düşmeyeyim? Bana tavsiyelerinizi ricâ ederim.” İçlerinden Fudeyl bin İyâz ona şu veciz tavsiyeleri serdetti: “Ey Mü’minlerin Emîri! Eğer bulunduğun makamın hakkını tam yerine getirmek istiyorsan; bu ülke senin hânen¸ halkı hânenin halkı¸ yaşlısı senin annen ve baban¸ gençleri de oğlun ve kızındır bileceksin. Böyle düşünürsen sen annene-babana neyi lâyık görürsen¸ ülkenin yaşlılarına da onu lâyık görürsün. Oğluna kızına neyi münâsip görürsen ülkenin gençlerine de onu münâsip görürsün. Mâdemki sen ülkeyi hânen kabul edip¸ ülke halkını da hânenin fertleri kabul ediyorsun¸ o halde hâne reisi hâne halkından ayrı yaşayamadığı gibi sen de halkından ayrı yaşayamazsın. Halkının yaşadığı hayatı yaşayacaksın.” Öyle ki bir gün Iraklı bir kadın yardım talebiyle halîfenin hânesine gelir ve bakar ki¸ halîfenin evi çevredeki evler gibi kerpiç bir ev¸ evdeki döşemeler de mütevâzı bir halk evi gibi. Bunu biraz garipser ve halîfenin hanımı Fâtıma’ya der ki: “Sen sultan hanımı değil misin¸ nedir bu evindeki vaziyet? Senin evin ile çevredeki evler arasında hiçbir fark yok. Hâlbuki senin evin bir saray olmalı.” Sultan Fâtıma şu muhteşem cevabı arz eder: “Evet dediğin doğru ama o bizim gibi düşünmeyenler içindir. Ülkesini hânesi¸ ülke halkını da hâne halkı kabul etmeyenler içindir. Biz bu ülkeyi hânemiz¸ halkı da hâne halkımız biliyoruz. Hânemizin halkı kuru ekmek yerse¸ biz de onu yiyeceğiz¸ hânemizin halkı yamalı elbise giyerse biz de onu giyeceğiz¸ hânemiz halkı kerpiç evde oturursa biz de kerpiç evde yaşayacağız. Biz halkımızdan ayrı yaşayamayız”

Halîfe Ömer¸ emîrlerin kendisine biatinden sonra şunları söylemişti: “Ey İnsanlar! Ancak şu beş şartla kapıma yanaşınız: 1- Derdini anlatamayan âciz ve zayıfların ihtiyaçlarını iletmek. 2- Göremediğimiz zaman bize adaleti göstermek. 3- Bize ve insanlara ait emanetin gereğini hatırlatmak. 4- Hakkı yerine getirmekte bize yardımcı olmak. 5- Yanımızda hiç kimsenin koğuculuğunu yapmamak.” Hilâfete geçtikten sonra îrâd ettiği ilk hutbe ise¸ başta ceddi Hz. Ömer olmak üzere Râşit Halîfelerin halîfe seçildikten sonraki ilk sözlerinden farksızdı: “Ey Nâs! Kuşkusuz Kur’an’dan sonra Kitap¸ Muhammed (s.a.v.)’den sonra Peygamber yoktur. Bilesiniz ki¸ ben hâkim değil infâz ediciyim. Kanun koyucu değil tâbiyim. Ben sizin hiçbirinizden daha hayırlı değilim; üstelik içinizde yükü en ağır olan kişiyim. Zâlim devlet reisinden kaçan adam zâlim değildir. Şurasını iyi biliniz ki¸ Allah’a isyan hususunda kula itâat edilmez.”

Hizmetleri ve Hz. Ömer’in Geri Gelen Adaleti

Ömer b. Abdülazîz¸ iki sene beş ay süren halîfeliği müddetince içte ve dışta fevkalâde hayırlı işler gerçekleştirdi. Onun devrinde İslâm orduları doğu ve batıdaki fetihlere devam etti: Malatya¸ Rumlardan 100 bin esir karşılığı satın alındı; Pireneler aşılarak Fransa’ya girildi; Endülüs’te İslâm medeniyetinin temelleri atıldı. Ancak yine de o¸ savaştan ziyade barışı esas aldı¸ birçok kabîlenin (özellikle Afrikalı Berberîlerin) Müslüman olmasını sağladı. Müslüman olanların hangi ırktan olursa olsun eşit olduklarını açıkladı ve Emevîlerin Arap olmayan Müslümanlara karşı uyguladığı ikinci sınıf (mevâlî) vatandaş muâmelesine son verdi. Bununla da kalmadı; halk tarafından sevilmeyen¸ zulüm ve keyfî tasarrufta bulunan valileri görevinden azledip yerine; ehliyet¸ ilim¸ takv⸠sâlih amel ve sadâkat sahibi valiler tayin etti. Böylece hilâfet müessesesine yeniden itibar kazandırdı ve dört halîfe devrindeki canlılığına kavuşturdu.

Müslim ve Gayri Müslim tebaanın haklarına çok dikkat ederek hakkı ve adaleti yaygınlaştırdı. Tayinlerinde hâl ehli sufîleri tercih etti; meselâ Hasan Basrî Hazretleri’ni Basra’ya¸ Amr es-Sahî’yi Kûfe kadılığına atadı. Ayrıca Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin söz ve davranışlarına mâni olup son verdi. Gittikçe yaygınlaşan bidatleri ortadan kaldırıp unutulmuş sünnetleri ihya etti. Hadîs-i şerîfleri toplayıp kitap haline getirerek hadis ilminin gelişmesine de katkıda bulundu. Halîfeliği zamanında gerçekleştirdiği bütün işlerde hep hesap gününü göz önünde tuttu ve devamlı surette vicdan muhâsebesiyle hareket etti. Dedesi Hz. Ömer misâli¸ hak ve adaletin yerine gelmemesi endişesi kendisini öylesine ağır bir mes’ûliyet hissiyle kuşatmıştı ki¸ halîfe olduğunda irice bir vücuda sahipken kısa müddet zarfında iyice eridi ve neredeyse sırtındaki kemikler görülür hale geldi. Göz dolduran başarılı icraatlarından ötürü “Müceddid”¸ “İkinci Ömer” ve “Beşinci Halîfe” ünvanlarına lâyık görüldü.

Vefatı¸ Son Sözleri ve Numûne Şahsiyeti

Hâli¸ kâli ve gönlü ile numûne bir hayat sürdü. Hayatı¸ kişiliği¸ davranışları¸ sözleri ve icraatlarıyla “Saadet Asrı’nı hatırlatan” örnek bir liderdi. Hz. Ömer (r.a.)¸ Ömer b. Abdülazîz’in şahsında sanki her yönüyle geri dönmüştü. Mütevâzı hayatıyla ümmete tevâzu ve fazîlet timsâli oldu. Bu yüzden zamanında hidâyete erenlerin sayısı çok arttı. Devrinin devlet adamı ve ulemâsı onu¸ adaleti tatbikte dedesi Hz. Ömer’e (r.a.) benzetirken¸ zühd ve takvâda Hasan Basrî’ye¸ ilimdeyse İmam Zührî’ye benzetirlerdi. Karısı Fâtıma onun ibadete¸ zikre¸ münâcâta düşkünlüğü ve takvâda eriştiği merhale hakkında şunları söylemiştir: “Belki en çok namaz kılan¸ oruç tutan o değildi. Fakat Allah’tan en çok korkan insan oydu. Her gün yatsı namazından sonra odasına çekilir¸ kıbleye döner ve ellerini açar ağlaya ağlaya münâcâtta bulunurdu ve dua ederdi. Ancak kendisinden geçince uyur; kendisine gelince yine duaya başlar ve sabaha kadar hep böyle devam ederdi.” Meymûn ise¸ “Altı ay Ömer b. Abdülazîz’in yanında kaldım¸ bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim; sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkatırdı.” demişti. Elbisesinde birçok yama vardı. Bir gün namazdan sonra etrafına halkalanmış cemaatle sohbet ederken birisinin: “Ey mü’minlerin Emîri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve bir de böyle saltanat verdi; biraz da iyi giyinip kuşansan olmaz mı?” sorusu üzerine büyük halîfe başını eğmiş ve mübarek dudaklarından şu hikmet dolu cümle dökülmüştü: “En fazîletli iktisat¸ bollukta yapılan ve en fazîletli afv muktedirken olanıdır.”
Büyük Halîfe¸ hicri 101 yılının Recep ayında 39 yaşında vefat etti. O¸ son nefesinde “Allah’ım! Ölüm sekerâtımı hafifletmeni istemiyorum. Çünkü o¸ mü’minin son sınavıdır.” diyordu. Bu esnâda ailesinden kendisini oturtmalarını istemişti. Oturtulunca da buruk ve hazîn bir sesle Rabbi’ne şöyle yalvarmıştı: “Rabbim! Emirlerini noksan¸ yasaklarını da isyankâr olarak yerine getiren benim. Fakat lâ ilâhe illallah.” Hanımı Fâtıma vefatını ve son anlarını şöyle anlatmıştır: “Abdülazîz vefat ettiği son hastalığında ‘Allah’ım ölümümü onlara hafif kıl.’ diye dua ederdi. Vefat ettiği gündü¸ halîfenin yatmakta olduğu odaya bir kapıyla açılan başka bir odada oturuyordum. İçeriden Abdülazîz’in sesi geliyordu. O¸ ‘Bu âhiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Âkıbet Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.’ âyetini okuyordu. Sonra ses kesilmişti. Acaba halîfe uyuyor mu? dedim. Yerimden fırladım ve odaya girdim. Halîfe kıbleye dönmüş bir eliyle ağzını diğer eliyle de gözlerini kapatmış upuzun yatıyordu¸ ölmüştü.” Arkasında kısa fakat kıyamete kadar örnek alınacak numûne bir hayat bırakmıştı. Vefat ederken bile şöyle diyerek büyük bir ders vermişti: “Benim hiçbir makamdan sakınmayan ve hep makamların en yükseğini arzulayan bir nefsim vardır ve bugün bu nefis¸ ötesinde bir makam bulunmayan bir yere geldi. Oysa nefsim bugün de cenneti istemektedir.”

Hasta yatağında iken yakınları: “Senden sonra evlatlarına¸ ailene beytü’l-mâlden bir şeyler vasiyet et.” dediklerinde; “Çocuklarım ya sâlih veya şerli kimseler olacaktır. Sâlih olurlarsa onların böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Şâyet şerli olacaklarsa¸ benim onlara bırakacak bir şeyim yoktur. Her iki halde de buna lüzum kalmamaktadır.” dedi. Vefatına bütün tebaa üzüldü. Hatta bir râhibe de ağladı. Kendisine¸ “Sen Hıristiyan olduğun halde niye üzgünsün?” dendiğinde şu müthiş karşılığı verdi: “Yeryüzünde bir güneş vardı. O şimdi battı!” Mus’ab b. A’yun¸ onun vefatıyla ilgili hayli enteresan bir hatırasını zikreder: “Ömer b. Abdülazîz halîfe iken Kırman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden¸ ‘Şu adil halîfe ölmüş olmalı.’ dedim. Araştırdım; o gece Ömer b. Abdülazîz’in vefat ettiğini öğrendim.” Bu noktada Muhammed b. Mabed’in aktardığı şu anekdot çok daha çarpıcıdır: Rum melîkinin yanına girdim¸ onu mahzun mahzun yerde oturuyor buldum. Hâlini sordum. ‘Bana ne oldu biliyor musun?’ dedi. Hayır dedim. ‘Sahih adam öldü’ dedi. Kim? diye sordum. ‘Ömer b. Abdülazîz’ dedi ve sözlerine devam etti: “Bir insanın¸ imkânsızlıkları dolayısıyla ruhbanca bir yaşantıya sahip çıkması¸ dünyadan el-etek çekmesi çok kolaydır. Fakat bu halîfe gibi¸ dünyanın en büyük devletinin yöneticisi için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Onun elindeki hazinelere rağmen¸ bunların hiçbirine aldırmayıp¸ sıradan bir fakirin yaşantısına sahip çıkmasına hayran olmamak doğrusu elden gelmiyor.”

 

Kaynakça:
İmadüddin Halil¸ Ömer b. Abdülazîz Dönemi ve İslâm İnkılâbı¸ Çev. U. Dalar¸ İstanbul 1984; İ. Süreyya Sırma¸ Hilâfetten Saltanata Emevîler Dönemi¸ İstanbul 1995¸ Beyan Yay; H. İbrahim Hasan¸ İslam Tarihi¸ Çev: İ. Yiğit¸ S. Gümüş¸ c. 1¸ İstanbul 1985¸ Kayıhan Yay; Mevdûdî¸ İslam’da İhya Hareketleri¸ Çev. A. Genç¸ İstanbul 1986¸ Pınar Yay; Yılmaz Boyunağa¸ Tebliğinden Günümüze Kadar İslâm Tarihi¸ İstanbul 1985; Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi¸ c. 2¸ İstanbul 1989¸ Çağ Yay.

Sayfayı Paylaş