TEDBİRLERİ DOĞRU YOLDAN HEDEFE ULAŞAN: ER-REŞİD

Somuncu Baba

“İnsanlara Allah'ın yolunu göstermek anlamına gelen “hidâyet” ile “irşâd” kelimeleri arasında anlam bakımından yakınlık vardır. Hidâyet¸ küfürden İslâm'a dönüşün bir adı olurken; irşâd ise¸ bu sürecin zirve noktasıdır. Bu anlamda irşâda daha çok mü'minler muhtaçtır. Zira hidâyeti elde etmek kolaydır ama onu korumak ve sürdürmek zordur. Bundan dolayı¸ mü'minler sürekli ve kesintisiz bir biçimde nasîhate muhatap kılınmalıdırlar. İrşâdla takviye edilmeyen bir hidâyet hâli¸ her an tehlikededir.”

“İnsanlara Allah'ın yolunu göstermek anlamına gelen “hidâyet” ile “irşâd” kelimeleri arasında anlam bakımından yakınlık vardır. Hidâyet¸ küfürden İslâm'a dönüşün bir adı olurken; irşâd ise¸ bu sürecin zirve noktasıdır. Bu anlamda irşâda daha çok mü'minler muhtaçtır. Zira hidâyeti elde etmek kolaydır ama onu korumak ve sürdürmek zordur. Bundan dolayı¸ mü'minler sürekli ve kesintisiz bir biçimde nasîhate muhatap kılınmalıdırlar. İrşâdla takviye edilmeyen bir hidâyet hâli¸ her an tehlikededir.”


 


Sözlükte “r.ş.d' kökünden türemiş olan ‘reşîd' kelimesi; “doğru yoldan giden¸ doğru yolu bulan¸ doğru düşünen akıl ve temyîz sahibi kimse” anlamına gelir.1 Aynı kökten türeyen irşâd kelimesi ise; “doğru yoldan gitme¸ doğru yolu bulma¸ doğru düşünme¸ akıl ve temyiz sahibi olma” gibi anlamların yanında¸ “irfân sahibi bir velînin Allah'ın yolunu göstermesi” anlamını da ihtivâ eder.2 Bu yüzden insanları zühd ve takvâ yoluna davet eden Allah'ın sâlih kullarına da mürşîddenilmiştir. İşte Allah'ın engin rahmet¸ af¸ bağış ve kurtuluş yolunu gösteren en güzel isimlerinden birisi de hidâyet edici/yol gösterici manasına er-Reşîd ismidir. O¸ yegâne “velî-mürşid“dir.3 Kendisi irşâda muhtaç değildir¸ ama bütün bir varlık dünyası O'nun irşâdına muhtaçtır. Dolayısıyla Allah'ın en güzel ismi olan er-Reşîd; “bir mürşidin irşadı¸ bir doğrultucunun doğrultması¸ bir işaret edenin işareti olmadan tedbirleri doğru yola ulaşan” demektir. Eğer bir Müslüman¸ hayatında insanları doğru yola çağırmayı ve doğru olmayı bir hayat tarzı haline getirirse¸ böyle bir kimse Allah'ın bu güzel isminden pay almış olur.4
Kur'ân-ı Kerîm'de Hûd Sûresi'nin 78. âyetinde geçen “racülün reşîd” terkibi “aklı başında adam” manasına; aynı sûrenin 87. âyetinde geçen “halîmun reşîd” pasajı da “aklı başında yumuşak huylu adam” anlamına gelmektedir. Elbette başta¸ insanlığa doğru yolu gösteren bütün peygamberler ‘reşîd' kimselerdir. Çünkü onlar toplumlarını; sapıklık¸ akıl karşıtı bir tutum olan körü körüne taklit ve azgınlıktan aklı kullanmaya ve doğru yola yönelmeye çağırmışlardır. Bu anlamda irşâd faaliyeti ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem'le birlikte başlamıştır. Halkı irşâd için gönderilen bütün peygamberler¸ insanlara nazaran üstün bir takım yeteneklere ve herkeste bulunmayan vasıflara sahiptirler. Yüce Allah bizzat elçilerini seçmiş (istifâ)5 ve süzmüş (ictibâ)'tür.6 Her şeyden evvel bu saygıdeğer insanlar; zeki¸ doğru sözlü¸ güvenilir ve günahsızdırlar.7 Nasıl ki hayırlı ve faydalı yola¸ rehberliğe “rüşd” deniliyorsa¸ bu kelimenin zıddına da¸ “sapıklık ve azgınlık” denmektedir. Çünkü bu olumsuz sıfatları haiz olan kimseler birey ve toplumları Allah yolundan saptırırlar. Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avun'un işinin reşîd olmadığı vurgulanmak8 suretiyle¸ onun ve ona uyanların aklın ve tenzîlin hidâyetinden gerektiği bir şekilde yararlanmadığı anlatılmak istenmiştir.
İnsanlara Allah'ın yolunu göstermek anlamına gelen “hidâyet” ile “irşâd” kelimeleri arasında anlam bakımından yakınlık vardır. Hidâyet¸ küfürden İslâm'a dönüşün bir adı olurken; irşâd ise¸ bu sürecin zirve noktasıdır. Bu anlamda irşâda daha çok mü'minler muhtaçtır. Zira¸ hidâyeti elde etmek kolaydır¸ ama onu korumak ve sürdürmek zordur. Bundan dolayı¸ mü'minler sürekli ve kesintisiz bir biçimde nasîhate muhatap kılınmalıdırlar. İrşâdla takviye edilmeyen bir hidâyet hâli¸ her an tehlikededir.
Dinimizde irşâd faaliyetini sürdüren kimselere mürşîd adı verilir. Gerçek anlamda mürşîd¸ birey ve toplumlara manevî anlamda yol gösteren kimselerdir. Aynı zamanda bunlar vâris-i enbiyâdır. Görüldükleri zaman Allah akla gelir. Mürşidlerin ayrılmaz vasfı¸ irşaddır. Bu vasfı taşıyan kimselerde¸ sıradan insanlarda bulunmayan bir takım özelliklerin var olması gerekir. Çünkü irşâd faaliyetlerinin toplumlar üzerinde olumlu yönde etkinliği biraz da bu vasıflarla alakalıdır.
Mürşîdin en önemli vasfı¸ ihsan derecesinde tahkîki imana sahip olmaktır. Bu kuvvetli iman bağı¸ mürşidi¸ Allah karşısında sorumlu bir varlık haline getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir. Mecâzî anlamda iman bir binânın temelleri gibidir. Şer'î hükümler de bu binânın katlarını ve çatısını oluşturur. Dolayısıyla imanla amelî hayat arasında kopmaz bir bağ vardır. İmanla amel bütünlüğü güçlü oldukça¸ iman binâsının sarsılması ve yıkılması zordur. Çünkü sâlih ameller imanı keyfiyet planında kuvvetlendirir.
Mürşidin hayatında “güzel ahlâk”ın her biri¸ bir yaşam haline dönüşmüştür. Bu ilkelerden birisi de sıddîkiyet¸ yani doğruluktur. Kur'ân'ın öngördüğü doğru insan¸ yaptığı bütün işlerde istikamet sahibidir. Çünkü Allah¸ doğrularla birliktedir ve onların yardımcısıdır. Allah'la beraber olan insan; Allah'a¸ âhiret gününe¸ meleklere¸ kitap ve peygamberlere inanan¸ imkân ölçüsünde akrabalarına¸ toplumun zayıf bırakılmış kesimi olan yetimlere¸ düşkünlere¸ yolculara¸ hak ve hürriyetleri elinden alınmış insanlara yardım elini uzatan; namaz kılan¸ zekat veren¸ sözleştiği zaman sözünde duran¸ zorda¸ darda¸ savaş ve deprem gibi doğal afetlerle karşılaştığı zaman sabreden ve isyan etmeyen kimsedir.9 İşte mürşidlerin hayatında bütün bu güzel hasletler¸ ayrılmaz bir sıfat hâline gelmiştir.
Mürşidlerin çok önemli bir diğer vasfı da ‘emîn/güvenilir' oluşlarıdır. Onlar¸ “mü'minin sorumluluk alanına giren her şey¸ bir emânettir” anlayışına sahiptirler. Bu anlamda ‘velâyet' makamının gereklerini harfiyen yerine getirirler. Onların gönül ve zihin dünyalarında; Allah'a karşı dinî sorumluluklarımız bir emânettir¸ helâlinden kazanmak bir emânettir¸ çocuklarımız bir emânettir¸ içinde yaşadığımız coğrafya bir emânettir¸ bedenimiz bir emânettir¸ ilmimiz¸ irfânımız bir emânettir¸ toplumun bütün fertleri bir emânettir. Onlar bu emânetlerin bilincindedirler. Yaşadıkları çağlarda her birisi tavır ve davranışlarıyla bir emânet âbidesidirler. Çünkü emânetleri korumak ve yerine getirmek aynı zamanda iyi mü'min olmanın bir göstergesidir.
Allah'a davetin öncüleri olan mürşîdler asla “adalet”ten ayrılmazlar. Adalet¸ her hak sahibine hakkını vermektir. Doğruluktan ve haktan sapmak¸ bireysel ve toplumsal düzeni bozar. Bu anlamda onlar adalet görevlerini yerine getirmekle toplumda ıslah edici fonksiyonlarını diri tutmuş olurlar.
Öte yandan mürşidler “ahde vefâ” ahlâkını söz ve davranışlarıyla gösterirler. Bu konuda da topluma güzel örnek olurlar. Evvelâ insanın yaratıcısı olan Allah'a karşı vefâlı olması gerekir. Çünkü¸ Allah'a karşı vefâlı olmayan kimse¸ ne işine¸ ne eşine¸ ne arkadaşına¸ ne dostuna¸ ne akrabasına¸ ne çevresine ve ne de milletine/toplumuna karşı vefâlı olur!. Bu sebeple “ahde vefâ” gibi bir değerin kaybolduğu toplumlarda mürşîdler imanın göstergesi olarak bu değeri yeniden yaşatırlar¸ ihyâ ederler.
Mürşidlerde ihlâs ve samîmiyet kemâl hâlindedir. Bu sebeple onlar¸ saf¸ arı ve duru bir davranışa sahiptirler. İman ve amellerini sadece ve sadece Allah'a özgü kılarlar¸ asla gösteriş karıştırmazlar. Bundan dolayı onların bütün çabası¸ insana kötülüğü emreden ‘nefsi eğitmek'tir. Çünkü insan¸ çok çeşitli bir biçimde nefsanî ve şeytanî etkilerin ve telkinlerin altındadır. Bizim medeniyetimizde kadîm İslâm kentlerinde her şey¸ ‘nefsi eğitmek' ve insana ‘Allah'ı hatırlatmak' üzerine kurulmuştur. Kadîm ve modern zamanların Batı kentlerinde ise¸ her şey¸ “nefsi kışkırtmak” ve “Allah'ı unutturmak” üzerine binâ edilmiştir. İslâm irfânına göre önemli olan günah galerisi ortamlardan uzaklaşıp¸ dağ başlarına çekilmek değil¸ bu ortamlarda yaşamakla birlikte¸ rasyonel ahlâk anlayışını hayata taşımaktır. İşte günah galerisi haline gelen ortamlarda¸ ‘haram tuzaklarına' takılmadan yaşayanlar¸ gerçekten bu çağın evliyâsı¸ Allah'ın dostlarıdır. Mürşidlik bu değil midir zâten?
Mürşidlerin ortaya koydukları her türlü davranışlarında niyetleri¸ sadece Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bilindiği gibi niyet¸ Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve buyruklarına uymak için bir işe yönelmeye kalben karar vermek¸ özgür iradeyi o yöne yöneltmektir. Söz veya davranış plânında gerçekleştirilen bir faaliyette “Allah'ın rızâsı” amaç edinilirse¸ insanın yapmış olduğu bütün meşrû şeyler ibadet kapsamı içerisine girer. Meselâ; sokakta koşan iki adam düşünelim. Biri kendisine yardım etmek isteyen kimseye ulaşmak için koşuyor; diğeri ise¸ bir hırsızlık yapmıştır¸ polise yakalanmamak için koşuyor. Yapılan “koşma” fiili aynı¸ ama niyetler farklıdır. Gerçekten ameller¸ niyetlere göredir. Niyet¸ yönelmek demektir. Niyetten maksat¸ ibadetle âdeti birbirinden ayırmak içindir. İbadetle âdetin ayrılmasının misâli¸ oruç tutan kimsenin durumu gibidir. Birisi fazla kilolardan kurtulmak için yiyip içmez ki¸ bu âdettir; diğeri ise¸ sırf Allah emrettiği için oruç tutar ki¸ bu da ibadettir. Hâlbuki oruçta ikinci niyet olsa¸ birincisi de beraberinde gerçekleşmiş olacaktır. İşte bütün Allah dostları olan mürşidler bize amellerde saf niyetin önemini hatırlatmak için gelmişlerdir.


Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan er-Reşîd'in mânâsı¸ Yüce Allah'ın doğru yolu göstermesi demektir. Her Müslüman bu isimden bir pay almalıdır. Eğer biz de gerek söz ve gerekse davranışlarımızla doğruluktan ayrılmazsak¸ Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış oluruz. Bu yüce ahlâkla donanan kimselerin birinci vasfı ihsan derecesinde muhkem bir imana sahip olmak; diğeri ise¸ hiçbir kuşku ve tereddüt taşımadan kararlı bir şekilde Allah'a güvenmektir. Unutmamak gerekir ki bütün bu güzel hasletlerin takviyesi; ahlâk ve sâlih amellerle sağlanır. Bu vasıflara sahip olan mürşidler¸ gerçekten örnek alınacak şahsiyetlerdir. Kadın-erkek her mü'min bu vasıflara sahip olan insanları örnek almalı ve onlar gibi olmaya çalışmalıdır.


 




1 İbn Manzûr¸ Lisânü'l-Arab¸ III¸ 175–76; Şemseddîn Sami¸ Kâmus-i Türkî¸ İstanbul¸ 1317¸ s. 664.



2 Şemseddîn Sami¸ Kamûs-i Türkî¸ ¸ s. 664.



3 18/Kehf¸ 17.



4 İmâm-ı Gazâlî¸ Kitâbu'l-Esn⸠Mısır¸ ts.¸ s. 109.



5 22/Hacc¸ 75.



6 3/Âl-i İmrân 79.



7 Süleyman Uludağ¸ İslâm'da İrşâd¸ İstanbul¸ ts.¸ s. 17.



8 11/Hûd¸ 97.



9 Bkz. 2/Bakara¸ 177.

Sayfayı Paylaş