OSMAN HULÛSİ EFENDİ’NİN BİR ŞİİRİNDE İNSAN

Somuncu Baba

“İnsan¸ Cenâb-ı Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarını müşâhede etmek için yarattığı¸ tâbiri caizse¸ ‘tek özel’ varlıktır. Eşref-i mahlûkat¸ yani mahlûkatın en değerlisi olup¸ ‘ahsen-i takvîm’ üzere¸ yani en mükemmel bir surette yaratılan insanda¸ kâinattaki bütün isim ve sıfatlar mevcuttur.

“İnsan¸ Cenâb-ı Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarını müşâhede etmek için yarattığı¸ tâbiri caizse¸ ‘tek özel’ varlıktır. Eşref-i mahlûkat¸ yani mahlûkatın en değerlisi olup¸ ‘ahsen-i takvîm’  üzere¸ yani en mükemmel bir surette yaratılan insanda¸ kâinattaki bütün isim ve sıfatlar mevcuttur.”

“Aslı adem¸ yâni yokluk olan insan¸ Cenâb-ı Hakk’ın hayat bahşeden nefes-i rahmânîsi ile varlık âleminde zuhur eder ve “insanoğlu” olarak dünyaya gelir. Daha sonra¸ nefsinin kötü sıfatlarından sıyrılıp¸ fenâ mertebesine ulaşarak “Hz. İnsan” sıfatını alır. Oradan¸  Allâhü Teâlâ’nın güzel vasıflarıyla “beşerî boyutta” vasıflanıp bakâ mertebesine ulaşarak
“insân-ı kâmil” olur.”

Tasavvufî düşünceye göre insan; Yüce Yaratıcı’nın kendisine “halîfe” olarak seçtiği¸ ilâhî sıfatların (beşerî anlamda) en fazla ve en mükemmel bir şekilde tecellî ettiği¸ mevcûdâtın en kıymetlisi¸ yaratılış hiyerarşisinin zirve noktası¸ bu dünyaya Yaratıcı’yı tanımak maksadıyla gelmiş¸ terbiye ve eğitim ile kemâle ulaşma kabiliyetine sahip¸ sosyal ve  toplumsal yönü olan¸ gönül sahibi bir varlıktır. Öbür taraftan insan¸ Cenâb-ı Hakk’a karşı şahsî olarak sorumlu olmakla birlikte¸ kendisini ve etrafındaki varlıkları tanımak¸ çevresini geliştirmek ve içinde yaşadığı toplumun kurallarına uymak ile de yükümlüdür. Yani insan¸ bu dünyada boşu boşuna yaratılmış herhangi bir varlık değildir; bilakis o daha bu dünyaya gelmeden önce başka âlemlerde ilmen ya da rûhen mevcut olup¸ buradaki hayatına belli bir gaye için gönderilmiş¸ kâinatın gözbebeği bir varlıktır.  Şeyh Galib o veciz beyitinde bu hakîkati şöyle ifade etlemektedir: 
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan “Âdem”sin sen
Ne var ki¸ nûr-ı muhammedî¸ diğer adıyla hakîkat-i muhammediyyenin mazharı olma şerefine sahip olan insan aynı zamanda çift yönlü¸ yani iyiliğe de kötülüğe de eğilimli bir varlıktır. İnsan¸ eğer kendisini terbiye ve tezkiye etmez¸ ömrünü nefs-i emmâresinin¸ hevâ ve hevesinin esiri olarak geçirirse kötülüğe kaymış ve kıymetli hayatını heba etmekle kalmamış¸ âhirette de kendisine acı bir âkıbet hazırlamış demektir. Buna karşılık¸ nefsini muhâsebe ve mücâhedeye alır¸ onu Hak yoluna sokarak terakkî ettirirse¸ işte o zaman Hakk’ın halîfesi makâmına¸ nûr-ı muhammedînin üzerinde tecellî ettiği bir mertebeye ulaşabilmektedir. O halde insanlık ümmeti¸ bir yandan esfel-i sâfilîn’e1¸ yani sefilliklerin en alçağına düşmüş insan sûretli yaratıklar ile diğer yandan¸ Âdemoğlu ve insan mertebelerini aşarak “hz. insan” makâmına yükselen ve “Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeyi istedim ve halkı yarattım.”2 sırrının mazharı olan “kâmil insan”lardan oluşan iki uç arasında sıralanmaktadırlar.
Biz de bu kısa yazımızda Osman Hulûsi Efendi’nin muhammes-i mütekerrir tarzında kaleme alınmış bir şiirinde¸ hemen önce varlık hiyerarşisindeki yerine temas ettiğimiz “insân-ı kâmil”in bazı özelliklerine değineceğiz. Başka bir ifadeyle Osman Hulûsi Efendi’nin aşağıda bend bend iktibas edeceğimiz insân-ı kâmili konu edinen bir şiirinin tasavvufî açıdan özet bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.
“İnsan”ın serüveni sözkonusu olduğunda elbetteki onun yaratılışı ve varlık âlemine gelişi bu serüvende başlangıcı teşkîl eder. Kur’ân¸ insanın yaratılışının çok özel olduğunu¸ onun Yüce Yaratıcı ile doğrudan ilişkisinin bu yaratılıştan itibaren mevcut olduğunu üç âyette belirtmektedir.3 Bu üç âyetten ikisinde olay bizzat Cenâb-ı Hakk’ın kendi lisânından aktarılır. Buna göre o¸ insana şeklini verdiği zaman ona kendi rûhundan üflemiştir.4 Hz. Âdem yine âyetlerin şehâdetiyle Cenâb-ı Hakk’ın¸ meleklerin itirazlarına rağmen¸ kendisine yeryüzünde halîfe yapmak için yarattığı tek varlıktır.5 Her ne kadar burada ruh üflenen ve halîfe seçilen kişi Hz. Âdem ise de onun şahsında¸ onun soyundan gelen bütün insanoğludur. Daha doğrusu o mertebeye gelebilen¸ o sırra eren¸ o mazhariyyete nâil olan “insan”dır. İşleyeceğimiz şiirin nakarat beyiti bu önemli konuyu dile getirmektedir. Şiire nakarattan önce insanın yine çok önemli bazı vasıfları dile getirilerek şu şekilde başlanmaktadır:
Sendedir hükm-i Süleymân hâtemin6
Sendedir âb-ı hayât ayn-ı demin
Hızr u İlyâs sende Mesîhâ demin
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü”7  demin
Kendini Bilen İnsan
Hz. Süleyman¸ hükümdar ve servet sahibi bir peygamberdir. Aynı zamanda kendisine cinlere¸ şeytanlara ve rüzgâra hükmetmek¸ hayvanların dilini bilmek gibi birçok olağanüstü nimet bahşedilmişti. Onun bu yönü İslâmî kültür ve edebiyatta bir mühür¸ yani yüzük ile sembolize edilmiştir. Hatta İsrâiliyatta uydurma bir hikâyeye göre bir ifrit/cin bir ara onun mührünü ele geçirmiş ve “Ben gerçek Süleyman’ım!” diye saltanat sürmeye kalkışmıştır. İşte insanın kendisinden çok uzakta ve başkalarına ait özel bir nimet olarak gördüğü bazı vasıflar aslında ondan uzakta değildir. Çünkü o nîmetleri bahşeden Cenâb-ı Hak’tır. İnsan onun rızasına eriştiği zaman ya da “kendini bildiği” zaman o türlü vasıfların aslında kendisinden uzakta olmadığını¸ hatta ölümsüzlüğün sembolü olan âb-ı hayâtın¸ Hızır ile İlyas’ın ve Mesîh’in kendi sırrında olduğunu da keşfedecektir. Bu düşünce tasavvufta aynı zamanda “Kendini bilen Rabbini bilir.”8 düstûru ile de ifade edilir.   
Çâr-unsur bendine oldun esîr
Sen seni kurtar bulup bir dest-gîr
Menzil-i a’lâyı bul olma hakîr
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin
Biraz önce de belirttiğimiz gibi insanın özü taşımış olduğu ruhtur. Ruh manevî âleme¸ rûhâniyet âlemlerine ait olmakla beraber¸ beden ile birleşince maddiyat hapishanesinde mahkûm kalmıştır. Mevlânâ’nın Mesnevî’nin ilk beyitinden îtibâren anlattığı olay¸ rûhun yani insanın asıl âleminden uzak kalışının hikâyesidir. Niyâzî-i Mısrî de bestelenmiş olan bir şiirinde insanın bu serüvenini şu şekilde dile getirmektedir:
Gökte uçarken seni indirdiler
Çâr-unsur pendlerine vurdular
Nûr iken adın “Niyâzî” koydular
Şol ezelki i’tibârın kandedir
Ölmeden Önce Ölmek
Aslı yüce âlemlerden olan insanın bu süflî âlemde kalmasına sebep olan şey ise¸ maddî hayatın aslı olan dört elementtir ki¸ bunlar toprak¸ hava¸ su ve ateştir. Bu dört unsur insan rûhunun ulvî âlemlere gitmesine engeldir. Fakat insan mevt-i ıztırârî¸ yani zorunlu ölümden önce “Ölmeden evvel ölünüz.”9 hükmü gereğince nefsini fenâya erdirir¸ bakâ mertebesine ulaşırsa¸ o zaman bir nebze bu dört unsurun prangalarından rûhunu âzâd etmiş olur ve ulvî zevkleri tadabilir. Ne var ki bu¸ bir mürşidi gerektiren¸ zorlu¸ ağır ve tehlikeli bir yolculuktur. Bu yolculuğa rehbersiz çıkılmaz. Bu yolculuğu bir kılavuz gözetiminde tamamlayanlar yüce mertebelere erişirler. Nefsine mahkûm ve esir olarak yaşayanlar ise hakir olarak kalmaya mahkûmdurlar.
Tâc-ı “kerremnâ” başının tâcıdır
Gayrılar hep kadrinin muhtâcıdır
Arş-ı A’lâ rûhunun mi’râcıdır
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin
Bir âyette “Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.”10 buyrulmaktadır. Yani¸ biz ona çok izzet ve ikramda¸ çok lütuf ve ihsanda bulunduk¸ çok iyilik ettik¸ demektir. Gerçekten de¸ yine bizâtihî Kur’ân’da pek çok yerde belirtildiğine göre Cenâb-ı Hak; güneşi ve ayı¸ geceyi ve gündüzü¸ nehirleri¸ denizleri¸ binek hayvanları ve taşıtlarını kısaca yeryüzünde ve gökyüzünde olan her şeyi insanın emrine vermiştir.11 Diğer bütün mahlûkat onun için yaratılmış ve ona muhtaçtır. İnsan nefsini âdîliklerden tezkiye ettiği zaman¸ rûhu ile Arş-ı A’lâ’ya yükselme kâbiliyetine sâhiptir. İslâmî kültür ve gelenekte bu “Namaz mü’minin mîrâcıdır.” şeklinde ifadesini bulmuş bir hakîkattir.

 “Ahsen-i takvîm”sin esfel yerin
Kadrini bil kâmil ol ekmel yerin
Ölmeden a’lâya er âfil yerin
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin
Muhakkık âriflere göre her varlık Cenâb-ı Hakk’ın bir isim ve sıfatının tecellîsinden ibarettir. Fakat insan hariç diğer mevcutlar¸ yaratılmışlar¸ her ne kadar Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellîsinden ibaret olsalar da¸ onların bu konudaki durumu cilalanmamış¸ yani üzerine yansıyan şeyi yansıtamayan bir aynaya benzetilir. İşte bu mevcûdât âleminin¸ kâinatın aynasının cilâsı¸ tasavvufî düşünceye göre insandır. İnsan¸ Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının en fazla¸ en yoğun¸ en mükemmel ve en parlak bir biçimde yansıdığı bir ayna ve tek varlıktır. Bir başka ifadeyle insan¸ Cenâb-ı Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarını müşâhede etmek için yarattığı¸ tâbiri caizse¸ “tek özel” varlıktır. Eşref-i mahlûkat¸ yani mahlûkatın en değerlisi olup¸ “ahsen-i takvîm”12 üzere¸ yani en mükemmel bir surette yaratılan insanda¸ kâinattaki bütün isim ve sıfatlar mevcuttur. Bundan dolayı tasavvufta kâinâta “insân-ı kebîr”¸ yani “büyük insan” ve insana da “âlem-i sağîr”¸ yani “küçük âlem” denmiştir. Ne var ki¸ burada nefs-i emmâresinin karanlıklarından kurtulamamış¸ nefsini tezkiye edememiş¸ hak ve hakîkat körü insanlar kastedilmemektedir. Yukarıda da geçtiği üzere¸ belki burada kısaca şöyle bir süreçten bahsetmek gerekir:
Yokluk Makamı
Aslı adem¸ yâni yokluk olan insan¸ Cenâb-ı Hakk’ın hayat bahşeden nefes-i rahmânîsi ile varlık âleminde zuhur eder ve “insanoğlu” olarak dünyaya gelir. Daha sonra¸ nefsinin kötü sıfatlarından sıyrılıp¸ fenâ mertebesine ulaşarak “hz. insan” sıfatını alır. Oradan¸ Allâhü Teâlâ’nın güzel vasıflarıyla “beşerî boyutta” vasıflanıp bakâ mertebesine ulaşarak “insân-ı kâmil” olur ve daha sonra da “halîfetullah”¸ yâni “Allâhü Teâlâ’nın halifesi” vasfını kazanır. İşte Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının en mükemmel bir sûrette tecellîsine mazhar olan insandan kasıt¸ insan-ı kâmil mertebesine erişmiş zâtlardır. Bu zâtların en yücesi ve en kâmili ise Hz. Peygamber’dir ki¸ Osman Hulûsi Efendi bir başka şiirinde de bu konuyu işlemektedir.13 Sonra diğer peygamberler ve velîler gelir. Esasta ise her mü’min bu kâbiliyete sahiptir¸ yani her mü’minde hakîkat-i muhammediyye tecellîsi bir nebze de olsa vardır. Dolayısıyla insan bizâtihî kendi kadrini¸ Hak nazarındaki kıymetli mertebesini bilmeli¸ Rabbine inanmalı¸ îman etmeli ve onu¸ yani onun isim ve sıfatlarının tecellîsinden ibaret olan mevcûdatın hakîkatini araştırıp bilmelidir. Mevcûdatın merkezinde ve zirvesinde ise kendisi bulunmaktadır. İbn Arabî ünlü eseri Fusûsu’l-Hikem’in hemen başında bu konuda şunları söylemektedir:
“Yüce ve eşsiz Tanrı sayıya sığmayan güzel isimlerini a’yân-ı sâbite âlemindeki sûretlerini görmek diledi. … Ulu Tanrı bütün âlemi ruhsuz bir ceset olarak yaratmıştı. Bu itibarla âlem henüz tesviye edilmemiş donuk ve cilâsız bir ayna gibi idi. … Emir¸ âlem denilen aynanın cilâlanmasını gerekli kıldı. Bundan dolayı Âdem bu aynanın cilâsı ve bu sûretin rûhu oldu. … İşte sözü geçen bu mahlûka “insan” ve “halîfe” adı verildi. Bu isimle anılmasının sebebi ise¸ yaratılışındaki topluluktan ve hakîkatlerin bütününü inhisârı altına almasından dolayıdır. İnsan¸ Tanrı katında¸ bakan bir gözdeki bebek gibidir ve görmek sıfatı ile tabir edilmiş olan mahlûk odur. … Çünkü Tanrı¸ mahlûklarına insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi.”14
Zannedersin ki¸ sen küçük bir parçasın
Hâlbuki sen büyük bir âlem saklarsın
şeklinde tercüme edebileceğimiz ve Hz. Ali’ye isnat edilen Arapça asıllı meşhur beyitte bu konu gayet veciz bir biçimde dile getirilmektedir.
Secde kıldınsa cemâl-i Âdem’e
Mahrem oldun her kemâl-i Âdem’e
Düşme beyhûde hayâl-i Âdem’e
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin
Allâhü Teâlâ insanoğlunun atası Hz. Âdem’i bizzat kendi “iki eli” ile yaratmıştır.15 Burada iki elden maksat Cenâb-ı Hakk’ın cemâl ve celâl sıfatlarıdır. Yani diğer varlıklarda Hakk’ın isim ve sıfatlarından bazıları tecellî ederken¸ insanda cemâl ve celâl sıfatlarının tamamı tecellî edebilmektedir.
Melekten Üstün İnsan
Hz. Âdem¸ Hak katında bir defa bu yönüyle meleklerden ve şeytandan üstün bir yere sahiptir. Çünkü onlar sadece cemâl sıfatlarının tecellîsine mazhardırlar. Ayrıca onlar meselâ Gafûr¸ Afüv¸ Settâr gibi bazı cemâl sıfatlarının tecellîsine dahi mazhar değillerdir. Çünkü bu sıfatların tecellîsine mazhar olmak için günah¸ isyan ve hatâ gibi suç oluşturan fiilleri işlemek gerekir. Oysa melekler bu gibi fiilleri işleyemezler; yaratılışları buna uygun değildir. Dolayısıyla Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîsi noktasında Âdem’den eksiktirler. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak¸ ona eşyânın hakîkatini öğretmiş ve melekler ile yaptığı imtihanda insan meleklere gâlip gelmiştir. Bundan dolayı da Âdem’e secde etmelerini meleklere emretmiş ve onlar da daha önce küçük gördükleri Âdem’e Rablerinin emri doğrultusunda secde etmişlerdi.16 Herhalde meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerinin sebebi¸ onun Cenâb-ı Hakk’ın halîfesi olmasıdır. Başka bir deyişle Âdem’in şahsında insanoğlu Hakk’ın cemâl ve celâl sıfatlarının mazharı olmaya müstehak bir varlıktır.    
Pertev-i âyine-i imkânîsin
“Küntü kenzen” gevherinin kânısın
Mâye-i hilkat dem-i insânîsin
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin
Esas itibariyle varlık ikiye ayrılır: Birincisine “Vâcibü’l-Vücûd” denir. Yani var olması zorunlu olan varlıktır. Bu¸ sadece Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir ve bu vasıf yalnızca O’na aittir. O¸ bizzat kendisi ile vardır (kıyâm bi-nefsihî) ve O’nun varlığı başka bir şeye muhtaç değildir. Varlığın ikincisi ise imkânî (mümkinü’l-vücûd) varlıktır. Yani var olması mümkün olan varlıktır. Allâhü Teâlâ’nın dışındaki bütün mevcûdat bu gruba girer. Onların varlığı kendilerini yaratanın varlığına bağlı ve onun isim ve sıfatlarının birer tecellîsinden ibârettir. Başka bir deyişle mevcûdatın varlığı hakîkî varlık olmayıp¸ izâfî¸ Hakk’a bağlı ve gölge varlıktır.
*      *      *
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız hususları özlü bir şekilde terennüm eden Osman Hulûsi Efendi¸ aynı zamanda bu fikri hâl olarak da yaşamaktan büyük bir zevk aldığını¸ bu hâlin insana her iki âlemde büyük bir sevinç kaynağı olacağını¸ insanın Hak katındaki değerini ve hakîkatini tefekkür etmenin kişiyi Hakk’ın huzûruna götüreceğini şiirinin sonunda yine tatlı ve lirik bir üslup ile şu şekilde dile getirmektedir: 
Gel Hulûsi gel bu demden olma dûr
İki âlemde budur câna sürûr
Bu dem ile eyle Mevlâ’ya huzûr
Sendedir Âdem demisin Âdem’in
Mazharısın sırr-ı “nefahtü” demin

Dipnot

* Prof. Dr.

1          Bk.: 95/Tîn¸ 6.
2          Bk.: Aclûnî¸ İsmâîl b. Muhammed¸ Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâş Beyrut 1997¸ II/121.
3          Bk.: 32/Secde¸ 9; 15/ Hicr¸ 29; 38/Sâd¸ 91.
4          Bk.: 15/Hicr¸ 29;  38/Sâd¸ 91.
5          Bk.: 2/Bakara¸ 30 vd.
6          Osman Hulûsi-i Dârendevî¸ Dîvân-ı Hulûsi-i Dârendevî¸ haz.: Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz¸ İstanbul 2006¸ s. 157-158.
7          15/Hicr¸ 29;  38/Sâd¸ 91; Şiirin en önemli kısmını teşkil eden son iki mısranın kaynağı ile ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Attâr’ın Dîvân’ında “Bir andır o an ki¸ o anda Âdem hakîkatten gelmiştir” şeklinde başlayan bir beyit yer almaktadır. (Bak.: Ferîdüddîn-i Attâr¸ Dîvân¸ [Kasâid]¸ [Dîvân-ı Bozorgân I¸ Sâlim Rayaneh adlı CD içerisinde]¸ g. no: 801.) Ayrıca¸ “Âlemden maksat Âdem/insân geldi¸ Âdem’den maksat ise o ân geldi” anlamında bir beyit de Mevlânâ’nın mektuplarından 129. ve 143. mektuplarda da (bak.: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî¸ Mektûbât¸ neşr.: Cevâd Selmâsî-Zâde¸ Tahran 1384¸ s. 166¸ 182) ve Mecâlis-i Se’a’da ikinci mecliste geçmektedir (bak.: Mevlân⸠Mecâlis-i Seb’a¸ neşr.: Cevâd Selmâsî-Zâde¸ Tahran 1384¸ s. 47).
8          Bk.: Aclûnî¸ Keşfü’l-Haf⸠II/260. Bu rivâyet hakkında geniş bilgi için bk.: Uysal¸ Muhittin¸ Tasavvuf Kültüründe Hadiş Konya 2001¸ s. 326-332
9          Bk.: Aclûnî¸ Keşfü’l-Haf⸠II/260.
10        17/İsr⸠70.
11        Bk.: 14/İbrâhîm¸ 32-33;  16/Nahl¸ 12¸ 14;  22/Hac¸ 25¸ 37;  29/Ankebût¸ 61;  31/Lokman¸ 20;  43/Zuhruf¸ 13; 45/Câsiye¸ 12-13. 
12        Bk.: 95/Tîn¸ 4.
13        Bk.: Dk.: Dârendevî¸ Dîvân¸ s. 57-58.
14        İbn Arabî¸ Fusûsü’l-Hikem¸ terc.: M. Nuri Gençosman¸ İstanbul 1981¸ beşinci baskı¸ s. 3-4.
15        Bk.: 38/Sâd¸ 75
16        Bk.: 2/Bakara¸ 30-34.

Sayfayı Paylaş