KORUYAN,SEVEN, YARDIM EDEN- EL-VELÎ EL-MEVLÂ

Somuncu Baba

"Allah¸ mü'minlerin velîsidir. Onları sever ve işlerini üzerine alır. Çünkü onlar¸ Allah'ı hoşnut edecek işler yaparlar. Zira itaat etmek suretiyle Hakk'a ittibâ eden ve bâtıldan kaçan bir kimse Allah'ın sevgisini hak etmiştir. Artık içiyle-dışıyla pürnûr olan bir Allah adamı; kuşku ve küfrün karanlıklarından İslâm'ın aydınlığına çıkar."

"Allah¸ mü'minlerin velîsidir. Onları sever ve işlerini üzerine alır. Çünkü onlar¸ Allah'ı hoşnut edecek işler yaparlar. Zira itaat etmek suretiyle Hakk'a ittibâ eden ve bâtıldan kaçan bir kimse Allah'ın sevgisini hak etmiştir. Artık içiyle-dışıyla pürnûr olan bir Allah adamı; kuşku ve küfrün karanlıklarından İslâm'ın aydınlığına çıkar." Velî; işinde tasarruf sahibi olan¸ birinin işini üzerine alan¸ yardım eden; yardımcı¸ dost; yakınlık gibi anlamlara gelir. Yüce Allah'ın isimleri arasında yer alan el-Velî¸ bütün bu anlamları kuşatır. Dolayısıyla O¸ yegâne yardımcı¸ koruyan¸ seven¸ dost¸ bütün bir varlığın işlerini üslenen ve yerine getirendir.1 Çünkü O¸ gerek yardım¸ gerek zafer ve fetih verme ve gerekse koruma ve rızk konusunda yarattığı bütün varlıkların işlerini üzerine almıştır. Bundan dolayı işleri üslenen kimselere de vâlî denilmiştir. Vâlî¸ eşyanın sahibi¸ mütevellîsi¸ harcayıcısıdır. Onları istediği gibi sarfeder¸ emrini uygular¸ hükmünü yürütür¸ nimetlendirir. Bu anlamda Yüce Allah mü'minlerin dostu¸ yardımcısı¸ koruyanı; kâfirlerin ise¸ düşmanı ve kahredicisidir. Bu vurgu şu âyette çok açık olarak geçmektedir: "Allah¸ inananların dostudur¸ onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince¸ onların dostları da tâğuttur¸ onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar."2 Allah¸ mü'minlerin velîsidir. Onları sever ve işlerini üzerine alır. Çünkü onlar¸ Allah'ı hoşnut edecek işler yaparlar. Zira itaat etmek suretiyle Hakk'a ittibâ eden ve bâtıldan kaçan bir kimse Allah'ın sevgisini hak etmiştir. Artık içiyle-dışıyla pürnûr olan bir Allah adamı; kuşku ve küfrün karanlıklarından İslâm'ın aydınlığına çıkar. İnkâra şartlanmış olan kimselerin muhibbi ve dostları ise¸ tâğuttur. Tâğût¸ Allah'tan başka tapılan her şeydir. Bir başka ifade ile Allah'ı anmaktan¸ ibadet ve zikirden alıkoyan her neyse o kimsenin tağutu odur. Bunun; insan¸ mal-mülk¸ hev⸠para¸ şehvet duygusu¸ dünya hırsı¸ arkadaş¸ ideoloji¸ put vb. olması önemli değildir. Burada önemli olan insanı¸ Allah'a karşı başkaldırıda bulunmaya sevk etmesidir. Bu tavır ve eylemin soyut veya somut olması mânâyı değiştirmez. Bir de yukarıdaki âyette "nûr" kavramının tekil¸ "zulümât" kavramının da çoğul olarak kullanılması anlamlıdır. Çünkü Hak¸ tektir; insanı Allah yolundan saptıran¸ ışıksızlık anlamına gelen zulümât ise¸ çoktur. Gerçek dost¸ zor zamanda belli olur. Bütün ümitlerin bittiği ve bütün ayakların çekildiği bir zaman diliminde yardım elini uzatır. Bu anlamda gerçek ve tek dost Allah'tır. O¸ kullarının¸ "Bittim Allah'ım!" dedi ği bir zaman diliminde "Lebbeyk kulum¸ buradayım." diyerek yardımını gönderir. O¸ çatlamış topraklara su indirir. Bitkilerin meyveye durması için rüzgâr gönderir. Umutların tükendiği bir anda rahmetini indirir. Su¸ hava¸ ateş¸ toprak¸ yağmur¸ kar¸ fırtına¸ bora¸ kısaca canlı cansız her şey O'nun emrindedir. Gerektiğinde bütün bunları¸ kendi dinine yardım edenlerin hizmetine âmâde kılar. Çünkü "O¸ dost olandır¸ övülmeye lâyık olandır."3 Allah'ın dışındaki¸ O'nunla irtibatı olmayan dostluklar¸ sahtedir. Allah'tan başka velî aramak boş bir çabanın ürünüdür. "Hâlbuki gerçek dost Allah'tır. O¸ ölüleri diriltir. O¸ her şeye hakkıyla gücü yetendir."4 Allah'ın dışındaki sahte dostların ölüleri diriltmeye¸ yağmur yağdırmaya¸ tabiat olaylarını çekip-çevirmeye¸ bir zararı gidermeye veya bir faydayı celbetmeye¸ varlık alanında her an yaratılışı tekrar etmeye güçleri ve kudretleri yoktur. Çünkü onlar yaratılmış varlıklardır. Bundan dolayı insan aklını iyi kullanmalı¸ olup-bitenlerden ders çıkarmalı¸ eşyânın arka planını iyi anlamalıdır. Bir gün dünyada yapıp ettiklerinin karşılığını âhirette bulacaktır. Orada gerçek Mevl⸠dost sadece Allah'tır. O'ndan başka tapılan her şey¸ kaybolup gidecektir.5 Bu sebeple Kur'an gerçek dostla sahte dostun bilgisini burada¸ şimdi de vermektedir. Amaç¸ insanın aklını başına alıp tedbir alması ve öte dünyasını karartmamasıdır. Çünkü nihâî dönüş¸ yegâne Mevlâmız olan Allah'adır. O gün söz¸ hüküm O'nundur. Hesabı O görecektir.6 O¸ ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.7 "İnkâra şartlanmış olanlara gelince¸ onların yardımcıları yoktur."8 "Allah¸ iman edenlerin velîsidir."9 Bu âyetlerde görüldüğü gibi¸ Allah'ın isimlerinden olan el-Mevlâ sadece Allah hakkında kullanılırken¸ el-Velî ismi insanlar hakkında da kullanılmıştır. Bu bağlamda velî¸ Allah'ın dostudur. Onun bulunduğu makama "velâyet makamı" adı verilir. VELÎ: "GÖRÜLDÜĞÜ ZAMAN ALLAH'I HATIRLATAN İNSANDIR." Velî'nin makamı olan velâyet; halk üzerinde Hak ile tasarrufta bulunmaktır. Velâyet; muhabbet¸ dostluk¸ yardım ve vekâleten onun işine bakmaktır. Bu unvana kimlerin layık olduklarını Hz. Peygamber'den gelen şu rivâyetten anlıyoruz: "Onlar öyle kimselerdir ki¸ görüldükleri zaman Allah akla gelir."10 Çünkü onlar¸ tahkîkî iman ile Allah'a bağlanmışlardır. Mümkün olduğu ölçüde Allah'ı ve sıfatlarını bilirler¸ itaate devam ederler¸ seherlerde istiğfar ile meşgul olup¸ gündelik hayatlarının bütün alanlarında isyanın her türlüsünden kaçınırlar. Şehvetlere ve lezzetlere dalmaktan uzaktırlar. Bunların dünya malına¸ kazanç yollarına sevgi ve düşkünlükleri yoktur. Ancak Allah için sevmek (el-hubbu fi'llah) ile birbirlerine sevgi ve dostluk gösterirler. Allah'ın velî kulları¸ helal ve haram konusunda müteyakkızdırlar. Allah'ın velî kulları¸ günaha büyük ve küçük diye bakmaz¸ kime karşı işlendiğine bakar¸ bu sebeple olabildiğince seyyiâttan korunmaya ve hasenâta sarılmaya çalışırlar. Çünkü onların dünyasında değil şüpheli ve haram olana¸ mekruhlara bile büyük tepki vardır. Onlar¸ günahları saatli bomba gibi görürler ve tevbe ile kısa zamanda etkisiz hale getirilmesi için uyarıda bulunurlar. Allah'ın velî kullarının Allah'ın razı olduğu şeylere muhabbeti¸ razı olmadığı şeylere de muhalefeti vardır. Allah'ın velî kulları¸ Yaratan'a derin saygı¸ yaratılana şefkat duyarlar. Allah'ın velî kulları¸ kendisi için değil¸ başkaları için yaşarlar. Tarihe baktığımız zaman¸ mâneviyat alanında meydana getirilen büyük yıkım ve tahribatlar karşısında nesillerin terbiye ve eğitimleriyle meşgul olmaktan asla geri durmamışlardır. Onlar¸ "Ölmeden önce ölünüz."¸ "Ölmeden önce kendi nefsinizi hesâba çekiniz." nebevî kavliyle hareket etmişler¸ "Hiçbir dinî sohbet görmemiş¸ bir âlim¸ bir mürşid¸ bir Allah dostu ile görüşmemiş¸ böyle zatların yakın semtine uğramamış¸ mâneviyat âleminden feyiz almamış¸ bu neş'elerden¸ zevklerden mahrum yaşamış gençlerin hali ne olacak?" diye düşünmüşlerdir. Allah'ın velî kulları¸ Allah'a ibadet ve itâatle sevgi gösterisinde bulunur¸ Allah da kendilerine kerâmet ihsan ederek dostluğunu gösterir. Allah'ın velî kulları¸ Allah davasının yılmaz müdâfîleri olup¸ O'nun dostlarına dostluk¸ düşmanlarına düşmanlık gösterirler. Bu yüzden Allah'ın velî kulları için ne bir korku ve ne de bir hüzün vardır.11 Allah korkusu onlarda her türlü korkuyu silmiştir. İlerisi daha güzel olduğu için¸ geçmişi düşünüp asla hüzün duymazlar. Onlarda her şey aşk haline dönüşmüştür. Hatta Eşrefoğlu Rûmî'nin dediği gibi; "Gökten belâ kar gibi yağsa anın adına aşk denir." Çünkü Allah'ın gerçek dostları¸ Allah yolunda mücadele ederken; hakaretlere¸ acılara¸ itilip-kalkılmalara¸ bin bir türlü çilelere¸ nice yoksulluklara maruz kalmakla birlikte değerlerimiz alanında korkunç yıkımlara tanıklık etmelerine rağmen¸ acıları bal eylemesini bilmiş¸ dine hizmeti daima gündemlerinin ilk maddesi tutmuş insan-ı kâmillerdir. Allah'ın velî kulları¸ bütün olumsuzluklara rağmen aşklarını hiç kaybetmemiş¸ hasbîlik ve fütüvvet ahlâkını yaşam biçimi haline getirerek bir âlim sorumluluğuyla hareket etmesini bilmiş¸ gece-gündüz halkı irşâd etme yolunda tahammül göstermiş gerçek dava adamlarıdır. Onların Hakk'a¸ hakÎkate ve ilme adanmış hayatlarının her bir safhasında ilmiyle âmil¸ ihlâs ile yoğrulmuş bir insân-ı kâmil örneklikleri vardır. Kısaca onların kutlu hayatlarının özünde gece âbid¸ gündüz ise "En büyük kerâmet¸ halka hizmettir." ilkesiyle hareket etmek vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ "Âlimler¸ peygamberlerin vârisleridir."12 buyuruyor. İşte gerçek vârislik¸ onlarda ete-kemiğe bürünerek "hasbîlik" şeklinde kendini göstermiştir. Yıllarca din hizmetlerinde bulunan bu insanlar bütün maddî yoksulluğa rağmen¸ meccânen¸ "Aman felaketler dinimize gelmesin." diye yanıp tutuşan bir azim ve kararlılıkla gayret göstermişler¸ asla para¸ pul ve şöhret peşinde olmamışlardır. O halde gelin¸ Allah'ın Velî ismiyle hayatımızı bütünleştirelim. Bu ismi¸ yaşam tarzı haline getirerek ilâhî ahlâkla ahlâklanmış Allah'ın velî kullarındaki sonsuz özgüven duygusunu¸ aşkın bir imanı¸ kanaatkârlık¸ sarsılmaz bir azim ve tevekkül anlayışlarını kendimize ilke edinelim. Halka hizmeti Hakk'a hizmet olarak bilelim. İşte o zaman Allah'ın boyasıyla boyanmış oluruz. Ne mutlu¸ Allah'ın boyasıyla boyananlara!.. "Velâyet; muhabbet¸ dostluk¸ yardım ve vekâleten onun işine bakmaktır. Bu unvana kimlerin layık olduklarını Hz. Peygamber'den gelen şu rivâyetten anlıyoruz: ‘Onlar öyle kimselerdir ki¸ görüldükleri zaman Allah akla gelir.' Çünkü onlar¸ tahkîkî iman ile Allah'a bağlanmışlardır. Mümkün olduğu ölçüde Allah'ı ve sıfatlarını bilirler¸ itaate devam ederler."

Sayfayı Paylaş