HULÛSİ EFENDİ'NİN ZAVİYESİNDEN TARİH VE MUKADDES DEĞERLERİMİZ

Somuncu Baba

“Hayatı¸ fikirleri ve dinî hizmetleriyle örnek bir âbide şahsiyet olarak gönüllerde taht kuran Darendeli Hulûsi Efendi’nin ömrü¸ kalemi ve kelâmı¸ Allah aşkı¸ Peygamber sevgisi ve İslâm’ın i’lâsı uğrunda geçmiştir. Hizmetleri¸ eserleri ve yetiştirdiği nesiller¸ buhranlar ağında kıvranan topluma diriliş nefhası teşkil etmiş¸ himmeti milleti olmuş gül soylu bir kamet-i bâlâdır

“Hayatı¸ fikirleri ve dinî hizmetleriyle örnek bir âbide şahsiyet olarak gönüllerde taht kuran Darendeli Hulûsi Efendi’nin ömrü¸ kalemi ve kelâmı¸  Allah aşkı¸ Peygamber sevgisi ve İslâm’ın i’lâsı uğrunda geçmiştir. Hizmetleri¸ eserleri ve yetiştirdiği nesiller¸ buhranlar ağında kıvranan topluma diriliş nefhası teşkil etmiş¸ himmeti milleti olmuş gül soylu bir kamet-i bâlâdır”

Dünya tarihinin en ihtişamlı devletlerini kuran milletimiz¸ Orta Asya’dan Anadolu’ya köklü bir kültür ve medeniyet mirası taşımıştır. Türk-İslâm Medeniyeti’nin zengin birikimini asırlardır bünyesinde barındıran Anadolu’nun¸ dünyaya açılan irfan pencerelerinden biri de Darende şehridir. Tarihî ve kültürel birikimi¸ yetişmiş insan unsuru ile temayüz eden Darende¸ özellikle Osmanlı döneminde yetiştirdiği paşalar¸ devlet adamları¸ âlim ve mutasavvıfları ile ünlenmiş¸ bu vasfını Cumhuriyet döneminde de devam ettirmiştir. Cumhuriyet döneminde buradan çıkmış âlim ve fazıl zatların alemdarı¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi olmuştur.
Osman Hulûsi Efendi¸ büyük mutasavvıf Ahmed-i Yesevî’nin takipçilerinden ve Anadolu’nun manevî fatihlerinden/pusulalarından olan Somuncu Baba Hazretlerinin (Şeyh Hamîd-i Velî) torunlarındandır. Anadolu’ya İslâm mührünü vurup¸ tasavvuf ruhunu ve fütüvvet ahlâkını aşılayarak bu coğrafyanın temel taşlarından olan Şeyh Hamîd-i Velî Hazretlerinin 20. yüzyıldaki mümtaz temsilcilerinden biri de Osman Hulûsi Efendi’dir.
Hayatı¸ fikirleri ve dinî hizmetleriyle örnek bir âbide şahsiyet olarak gönüllerde taht kuran Darendeli Hulûsi Efendi’nin ömrü¸ kalemi ve kelâmı¸ Allah aşkı¸ Peygamber sevgisi ve İslâm’ın i’lâsı uğrunda geçmiştir. Hizmetleri¸ eserleri ve yetiştirdiği nesiller¸ buhranlar ağında kıvranan topluma diriliş nefhası teşkil etmiş¸ himmeti milleti olmuş gül soylu bir kamet-i bâlâdır. Vakıf yöneticilerinin tabiriyle o¸ altı yüz yıldır bütün insanlık âlemine gül râyihaları dağıtan Somuncu Baba gülistanının enfes ve nazenin bir çiçeğidir.
Hulûsi Efendi¸ zatını dinine¸ mukaddesatına¸ memleketine ve halkına karşı mes’ûl hissederken¸ bunların özünde taşıdığı dinî¸ tarihî-millî değerleri ihyâ etmeyi de kendisine aslî vazife addetmiş yüce bir gönül adamıydı. Şeyhu’l-Muharrirîn merhum Ahmet Kabaklı¸ onun bu husûsiyetini; “Âhî mizaçlı¸ 20. asrın sonunun ruhu yaralı¸ beyni karıncalanmış¸ bakışı kısırlaşmış insanlığına yeni uçuş ufukları açan gerçek bir ruh öncüsü” olarak tavsif etmiştir.
Hutbelerinde¸ sohbetlerinde ve eserlerinde¸ tarihimizin ruhunu dokuyan mukaddes değerler ile İslâm inancının temelini ve omurgasını teşkil eden değerleri mezcetmiştir. Elimizde fazla zengin bir doküman olmamakla birlikte bu yazımızda¸ Osman Hulûsi Efendi’nin tarihe¸ tarihimize¸ kimi tarihi hadiselere bakışını¸ yaklaşımını ve kendine mahsus tesbit ve değerlendirmelerini analiz etmeye¸ bir fikir vermeye gayret edeceğiz. 

 

Osman Hulûsi Efendi¸ milleti millet yapan¸ millî varlığı her türlü tehlikeden koruyup inkişaf ettiren¸ fertleri birbirine kenetleyip aynı ruhu¸ değerleri ve gayeyi paylaşmalarını sağlayan temel dinamiklerin başında tefrika¸ nifak ve şikâka düşmeden birlik¸ beraberlik ve dayanışma hasletini korumanın geldiğini¸ 127. Hutbe’de şöyle izah etmiştir:
“Bilmiş olunuz ki; bir milletin feyzi¸ azameti¸ yükselmesi ancak iki şeyledir. Biri efrâd-ı milleti toplayan vahdet ve birlik rûhuna meyl¸ diğeri istiklâl ve hâkimiyete olan şevk. Vahdet ve hâkimiyet rûhunu kaybeden¸ gıdasını bunlardan almayan millet hiç şüphe yok ki günün birinde başka milletler tarafından kemirilecek¸ yutulacak dünya yüzünden kaldırılacaktır. Milletler arasındaki galebe¸ şahsî hayattaki tagazzînin aynıdır. Bir vücudun gıdasına bakılmazsa onun neşv ü nemâsı durur. Gittikçe zayıflamaya başlar ve nihayet ölür.
Bir millete evvelâ kendi varlığını korumak¸ sonra da inkişâf edip¸ ilerlemek için bütün efrâdının birlikte ve tek bir gayeye doğru çalışması lazımdır. Bir aile¸ bir millet efrâdından birleşmek ve meyli olursa¸ onlarda ilerleme ve hâkim olmak muhakkaktır. Yeryüzünde gelip geçmiş olan milletlerin tarihini tetkik edince görürüz ki; her kavmin kemalindeki¸ zevalindeki kanûn-ı ilâhî şudur: Her kavmin varlığından nasibi¸ birlik ve bağlılığıyla şevket ve azametten olan hissesi de hâkimiyete olan meyli ile mütenasiptir.
Cenâb-ı Hak bir milleti¸ bir kavmi ancak tefrika¸ nifâk ve şikâk hastalıklarına tutulduktan sonra mahveder. Efrâdı birbirine küsen¸ diğerinden ayrılan bir ailenin sonu perişanlıktır. Böyle bir milletin encâmı uzun bir zillet¸ şedit bir azaptan sonra ebedî bir izmihlâldir.”
İslâm’da vakfetmenin önemi¸ İslâm Devletleri’nde vakıf müesseselerinin dinî ve içtimaî hayatta ifa ettiği yeri doldurulmaz fonksiyonlarını¸ Osmanlı Medeniyeti’nde “Vakıf Medeniyeti”nin yeri ve ecdâdımızın vakıf rûhuna verdiği eşsiz değeri¸ 121. Hutbe’de şu sözlerle ortaya koymuştur: 
“İyilik ve hayırlı işlerde bulunmak¸ Müslümanlığın şiârındandır. Tarihe baktığımız zaman¸ atalarımızın sayısız hayır müesseseleri kurmuş olduklarını görürüz. Camiler¸ medreseler¸ darü’ş-şifâlar¸ kervansaraylar¸ yollar¸ köprüler bunların başlıcalarıdır.
Ecdâdımız bunları yapmakla kalmamış¸ bu güzel eserlerin devam etmeleri¸ harap olmaması için de onları ayakta tutacak gelir kaynaklarını¸ bu hayır işlere vakfetmişlerdir.
Böylece muazzam bir vakıf müessesesi meydana gelmiştir. Vakıflar¸ Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in¸ ashâb-ı kirâmın fiilleri ile vücut bulmuş hayır kurumları olarak bize intikal etmiştir.”
1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı münasebetiyle İslâm’da cihat farzı¸ önemi¸ çeşitleri¸ şehit ve şehitlikten ise¸ Asr-ı Saadet’te yaşanan altın tablolar ve Peygamber Efendimizden (s.a.v.) ölümsüz hadîs-i şerifler eşliğinde¸ 120. Hutbe’de şöyle bahsetmiştir: 
“Muhterem Kardeşlerim!
Yakın tarihimizin en önemli günlerini yaşıyoruz. Tarih boyunca kahramanlık destanları yazmış olan şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerimiz¸ yavru vatan Kıbrıs’taki din kardeşlerimize¸ soydaşlarımıza karşı yapılan zalimane hareketlere son vermek üzere harekete geçmiş ve Kıbrıs Harekâtı başlamıştır.
Savaş¸ insanlıkla doğmuş olup¸ insanlar yaşadıkça devam edecektir. Sevgili Peygamberimiz bu gerçeği ‘Cihat kıyamete kadar sürüp gidecektir.’ sözleri ile açıklamışlardır. Çünkü savaş¸ hak ile bâtılın iyi ile kötünün¸ haklı ile haksızın mücadelesidir.
Bunun içindir ki İslâmiyet¸ Allah (c.c)’a imandan sonra¸ en faziletli amelin cihat olduğunu bildirmiştir. Cihadın çeşitli şekilleri vardır. Ancak cihat denince¸ akla ilk gelen savaş. Savaş deyince de akla gelen vatan mücadelesidir.
Kıbrıs Harekâtıyla¸ Hazret-i Osman (r.a) zamanından beri başta sahabeler olmak üzere Müslüman kanıyla sulana gelmiş olan sînesinde şehit sahâbeler yatan ve minarelerinde ezan sesleri yükselen Kıbrıs’ın müdafaası başlamıştır. Bu ise yakın tarihimizde ilk defa bizlere cihat fırsatı vermiştir.
Dikkat edilirse cihat fırsatı diyoruz. Çünkü bu sayede süregelen haksızlıklara son verilerek ölenlerimiz şehit¸ kalanlarımız gazi olacaktır. Ayrıca hiçbir ibadetle elde edemeyeceğimiz ecirler bizim olacaktır.
Bir gün sevgili Peygamberimiz Abdullah ibni Ebî Revâha kumandasında bir bölük askeri düşmanla savaşa göndermişti. Komutan Abdullah¸ tanyeri ağarmadan askeri toplayıp savaş alanına gönderip¸ kendisi de sabah namazını Peygamberimizle birlikte kılmak için mescide gelmişti.
Peygamberimiz namazı kıldırıp yüzünü cemaate döndüğünde Abdullah’ı orada görünce: “Abdullah! Savaş için gönderildiğiniz hâlde görevinizi niçin terk ettiniz?” buyurdu. Abdullah’ın: “Ey Allah’ın Resulü sizinle birlikte sabah namazını kılmak için onlara yetişmek üzere geri kaldım.” demesi üzerine Peygamberimiz: “Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki¸ gece gündüz bu mescitte başını secdeden kaldırmasan yine de o gazi askerlerin faziletine erişemezsin. Haydi durma arkadaşlarına yetiş!” buyurdu. Bu olay cihadın yüceliğini¸ faziletini ne güzel ifade etmektedir.
Aziz Kardeşlerim!
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de¸ “Ey mü’minler sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve Peygamberine inanırsınız Allah yolunda canlarınızla¸ mallarınızla cihat edersiniz. Bilesiniz bu sizin için en iyi yoldur.”  buyurmaktadır.
Rabbimizin bu emrine uyarak önümüze çıkan cihat fırsatını değerlendirelim. Maddî manevî bütün gücümüzle yardıma koşalım. Canımızla ve malımızla cihat edelim. Cephede savaşanlara dualarımızla da destek olalım.
Şunu iyi bilmeliyiz ki¸ Allah (c.c) yolunda cihat edecek olanı¸ techiz eden kimse bizzat gazâ eden kimse gibi sevap alacaktır. Sevgili Peygamberimiz¸ bunu böylece haber vermiştir. Bu hususta ilk Müslümanları örnek alalım.
Sevgili Peygamberimiz Hendek Savaşı’nda da ashâb-ı kirâmı savaş hazırlığı için yardıma çağırmıştı. Herkes malından bir miktarını ortaya koydu. Kimi malının üçte birini¸ kimi yarısını¸ kimi daha az¸ kimi daha çok verdi. İşte bunları örnek alalım.
Bunlar arasında bir Ebûbekir vardı ki -Allah ondan razı olsun- her şeyini ortaya koymuştu. Sevgili Peygamberimiz kendisine¸ “Ya Ebûbekir! Kendine çoluk çocuğuna ne bıraktın?” deyince Hazret-i Ebûbekir “Onlara¸ Allah ile Rasulünü bıraktım.” diye cevap vermiştir.
Öyle ise hükümetimizin aldığı karar gereğince şanlı ordumuzun giriştiği barış harekâtını¸ yekvücut halinde destekleyelim. Hava kuvvetleri ile deniz kuvvetlerini güçlendirme vakıflarına yardıma koşalım. Bu hususta açılacak kampanyalara seve seve katılalım.
Cenab-ı Hakkın bizi muvaffak kılması için dualar edelim. Gazânız mübarek olsun¸ hak yolda olan bizleri Cenâb-ı Mevlâ muvaffak kılsın.”

Sayfayı Paylaş