OSMANLI MEDENİYETİNİN ŞAHİKASI

Osmanlı ülkesi bir “Vakıf Medeniyeti” ve “Vakıf Cenneti” haline gelmiştir. Bu çerçevede Osmanlı¸ şefkat ve merhametini sadece insana değil cümle mahlûkata teşmil etmiştir.”
Osmanlı Medeniyeti’nin ve Osmanlı toplumunun en bâriz özelliklerinden biri de hayır ve hasenatta¸ yardımlaşma ve dayanışmada yarışma melekesidir. Öyle ki¸ bu sayede Osmanlı ülkesi bir “Vakıf Medeniyeti” ve “Vakıf Cenneti” haline gelmiştir. Bu çerçevede Osmanlı¸ şefkat ve merhametini sadece insana değil cümle mahlûkata teşmil etmiştir. Kimsesiz¸ yardıma ve bakıma m

“Osmanlı ülkesi bir “Vakıf Medeniyeti” ve “Vakıf Cenneti” haline gelmiştir. Bu çerçevede Osmanlı¸ şefkat ve merhametini sadece insana değil cümle mahlûkata teşmil etmiştir.”
Osmanlı Medeniyeti’nin ve Osmanlı toplumunun en bâriz özelliklerinden biri de hayır ve hasenatta¸ yardımlaşma ve dayanışmada yarışma melekesidir. Öyle ki¸ bu sayede Osmanlı ülkesi bir “Vakıf Medeniyeti” ve “Vakıf Cenneti” haline gelmiştir. Bu çerçevede Osmanlı¸ şefkat ve merhametini sadece insana değil cümle mahlûkata teşmil etmiştir. Kimsesiz¸ yardıma ve bakıma muhtaç insanlara darülacezeler¸ imarethaneler ve aşevleri inşa eden; sahipsiz kedilere¸ dağ başlarındaki aç kurtlara yiyecek hazırlamak ve sakat leylekleri tedavi etmek maksadıyla bile vakıf müesseseleri kuran ecdat¸ bu mevzuda erişilmez numuneler sergilemesini bilmiş ve tarihin iftihar madalyasını hak etmiştir. Burada¸ Osmanlı Medeniyeti’nin en mükemmel ürünlerinden birisi olan vakıfların¸ dinî kaynakları¸ esasları¸ tarihçesi¸ fonksiyonları¸ devlet¸ toplum ve medeniyet hayatındaki eşsiz yeri ve önemi üzerinde duracağız.
Vakıf Bilinci ve Kültürünün İslâmî Kaynağı
Vakıf¸ hayır yapma ve yardımlaşma anlayışının kurumlaşmış bir ifadesi ya da mahsulüdür. İslâm inancına göre¸ her şey fânî¸ yalnız Allah (c.c.) ebedîdir. Mutlak hâkim O’dur¸ mülkün gerçek sahibi de O’dur. Bu sebepledir ki¸ Allah’ı seven ve O’na hakikî anlamda kulluk eden¸ başta insanı sonra da tüm mahlûkatı¸ yaratandan ötürü sever. Bu anlayışla hareket eden bir mü’min¸ “İnsanların en hayırlısı¸ insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan; Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır.” düsturunu da kendisine mutlak mânâda kılavuz yapmış demektir. Bu inanç ve anlayışı kuşanmış bir inanan aynı zamanda¸ “İnsan ölünce üç şey¸ yani Sadaka-i cariye (sevabı devam eden sadaka)¸ faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat dışında ameli kesilir.” (Müslim¸ Sahîh¸ Vasiye¸ 14; Ebû Dâvûd¸ Sünen¸ Vesây⸠14; Nesâî¸ Sünen¸ Vesây⸠8.) hadîsini ve “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz.” (3/Âl-i İmrân¸ 92.) âyetini de kendisine mutlaka ebedî rehber ve azık edinmekten mahrum kalmayacaktır.
Yukarıda ana çerçevesini ortaya koyduğumuz dinî esas ve anlayışlarla itikadını kuvvetlendiren ve bunlarla hareket eden Osmanlı Devleti ise vakıf işlerini ve hizmetlerini devletinin esas kâidelerinden¸ kurduğu medeniyetin şâhikalarından birisi seviyesine yükseltmiştir. Devlet¸ toplum ve medeniyet hayatında vakıfları hep ön planda tutan Osmanlı¸ onları hem dünyaya hem de âhirete bir hizmet vasıtası olarak görmüştür. Yedi iklim¸ üç kıtaya adeta çil çil serptiği on binlerce vakıf müessesesi ile “diğerkâmlığın zirvesini” yakalayan Osmanlı¸ 26 bini aşkın vakıf kurarak insanlara ve cümle mahlûkata hizmet etmeyi kendisine ulvî bir şiar ve aslî gaye edinmiştir.
Hayırda yarışınız.” (2/Bakara¸ 148; 5/Mâide¸ 48.) emrini ve “İnsanların¸ canlıların yaşadığı yerlerde mutlaka onlara yapılacak bir yardım¸ bir hizmet vardır.” anlayışını baş tacı eden Osmanlı¸ Kur’an ve Sünnet ölçüleri istikametinde Asr-ı Saâdet’te başlayan ilk vakıf faaliyetini emsal alarak¸ büyük hizmetlere vesile olmuş¸ günümüze kadar ulaşan muazzam eserlere mührünü vurmuştur. İnsanların ihtiyacına¸ çevrenin şartlarına göre sürekli değişen ve gelişen¸ çok farklı hizmet alanlarını bünyesinde taşıyan vakıf müessesesi¸ Osmanlı’da gâyet dinamik bir yapıya ve geniş bir yelpazeye sahip olmuştur. Osmanlı’nın gönülden benimsediği¸ “İnsanların en hayırlısı¸ insanlara faydalı olandır.” prensibi dâhilinde¸ devlet ve toplum el ele vererek birbiriyle hayırda kıyasıya rekabet etmiştir. Bu özelliğiyle Osmanlı¸ tarihte eşine az rastlanır bir rekora imza atmış ve tüm zamanların en ideal numunelerinden/modellerden birisini teşkil etmiştir.
Osmanlı’da Vakfın Esasları ve Tarihçesi
Osmanlı’da vakıf yapmak isteyen herhangi bir şahış bir vakfiye yazarak kadıya müracaat ederdi. Vakıf senedi denilen vesika¸ mahkeme tarafından tescil edilirdi. Vakıf senedine¸ padişah dâhil olmak üzere herkes uymak zorundaydı. İslâm hukukuna göre vakfın ve vakfedenin şartı¸ kanun koyucunun kat’î hükmü seviyesindeydi¸ kesinlikle değiştirilemezdi. Bir vakfiyede¸ kurucusunun adı¸ künyesi¸ lakabı¸ şöhreti¸ unvanı gibi kendisini tanıtıcı bilgiler yer alırdı. Daha sonra vakfın; hangi maksatla kurulduğu¸ yerine getireceği hizmetler¸ ihtiyaçlar için lüzum eden gelirin nereden sağlanacağı ve nasıl harcanacağına dair hükümlerden başka¸ bunları bozan ve değiştirenlere ilişkin beddua içeren sözler bulunurdu.
Başta padişahlar ve sadrazamlar başta olmak üzere¸ bütün devlet ricâli ve varlıklı kişiler¸ az veya çok güçlerine ve imkânlarına göre vakıflar tesis etmiş veya mallarından bir kısmını vakfetmişlerdir. İtikadî anlamda¸ öldükten sonra bu dünyada amel defterini mütemâdiyen açık tutacak ve öbür âlemde de sonsuz lütuf ve ihsana kavuşmaya vesîle olacak hayır ve hasenâta büyük önem veren Osmanlı¸ devlet ve toplum bazında¸ ebedî hayır¸ bereket ve sevap kapısı olarak gördüğü vakıfları ayakta tutmaya¸ desteklemeye ve yaygınlaştırmaya özel hassasiyet göstermiştir. Osmanlı¸ diğer müesseselerde olduğu üzere vakıf konusunda da kendinden önceki¸ başta Selçuklular olmak üzere birçok Türk ve İslâm devletini emsâl kabul etmiştir. Daha beylikler döneminden başlayan¸ devletin siyasî ve malî gücünün artmasına paralel olarak gelişen vakıfların¸ Osmanlı’da ilk teşekkül etmeye başlaması Orhan Gazi devrine rastlamıştır.
Orhan Gazi¸ İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurarken¸ idaresi için gerekecek geliri temin edecek gayrimenkul de vakfetmişti. Bu cümleden olarak¸ Orhan Gazi’nin Adapazarı¸ Kandıra ve Bursa’da vakıf esasına göre inşa ettirdiği cami¸ medrese¸ zâviye¸ imâret¸ aşevi ve misafirhanelerin¸ “ilk Osmanlı vakıfları” olduğunun altını önemle çizmemiz gerekir. Yıldırım Beyazıt zamanında¸ şahıslar tarafından kurulan vakıflar¸ mütevelli heyetleri vasıtasıyla yönetilmiş; kadılar tarafından tayin edilen ve şer’i hükümleri esas alan müfettişlerce de teftiş edilmiştir. Bazen kadının kendisinin de teftiş ettiği görülür; İstanbul kadısı ise bütün vakıfları teftiş ederdi.
Osmanlı Devleti’nde¸ 1826’da kurulan Evkâf Nezâretinden (Vakıflar Bakanlığından) önce vakıflar¸ her vakfın kendi şartına göre idare ediliyor¸ bunlar ayrı nezaretlerce denetleniyordu. 1924 yılında çıkarılan 429 sayılı kanunla Evkâf Nezâreti kaldırılmış¸ başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük hâline getirilmir. Bu tarihten sonra da vakıflar¸ tarihte eda ettikleri emsalsiz fonksiyonlarını ve mevkilerini de maalesef hızla kaybetmeye başlayacaklardır. Saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı Devleti’nin hukuken sona ermesi ve Osmanlı hanedanının son temsilcilerinin ülke dışına çıkarılması ile sahipsiz kalan vakıflar¸ vakfetme anlayışından¸ ruhundan ve vakfiyelerdeki beddualardan ve anlamlarından bîhaber olan¸ âhiret hayatını unutup maneviyata kapanmış olan kimi insanlar ve yöneticiler tarafından ne yazık ki hoyratça talan edilecektir.
Vakıfların Emsalsiz Fonksiyonları
Osmanlı’da devlet¸ vatandaşın canını ve malını korumak¸ barış ve asayişi sağlamak¸ düzen ve adaleti tesis etmek¸ sınırları korumak¸ fetihlerde bulunmak ve devletin bekasını temin etmekle mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında¸ devletin temel görevlerinden sayılan eğitim¸ sağlık¸ bayındırlık¸ diyanet ve sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da¸ devlet görevleri arasında sayılmıyor¸ bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara¸ bu işleri yürütmek için zengin gayrimenkuller bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed-Müddet” çerçevesinde tanımlandığından ötürü vakıflara da ebedîlik vasfı getirilmiş¸ devlet yetkilileri vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarf etmişlerdir.
Vakıfların¸ bu karşılıksız yardıma yönelik hizmetleri¸ toplumun psiko-sosyal yapısı üzerinde derin tesirler meydana getirmiş ve toplum nazarında devlet kurumu lehine olumlu bir etki ya da hava hâsıl etmiştir. 18. yüzyıl sonlarında vakıf gelirlerinin¸ tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısını teşkil ettiğini göz önüne aldığımızda¸ geleneksel kültürümüzde¸ Osmanlı yönetiminin halka yaklaşımının neden “Devlet Baba” olarak algılandığı ve yorumlandığı daha iyi anlaşılacaktır.
Vakıflar yalnız ibadet¸ eğitim¸ sağlık¸ bayındırlık ve ulaşım gibi toplumsal ihtiyaçları konu almazdı. Yolculara yardım etmek¸ esirleri azat etmek¸ mektep çocuklarını gezdirmek¸ fakir kızlara çeyiz temin etmek¸ hayvanlar için çayır ayarlamak; sel¸ yangın¸ deprem¸ hastalık¸ fakirlik¸ borçluluk gibi zaruri halleri gidermek¸ acizleri doyurup giydirmek ve tedavi ettirmek¸ iş yapacaklara iş ve sermaye bulmak¸ borçtan mahkûm olmuşların borcunu ödemek gibi iş ve hizmetleri görmek için de “Avârız Vakıfları” adıyla vakıflar kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut Vakıflar”¸ diğer ismiyle “Selâtîn Vakıfları” denmiştir.
Fransız Seyyah Du Loir¸ Osmanlı’daki misafirperverlik¸ misafirhaneler¸ yolculara¸ kimsesizlere¸ fakirlere¸ mahkûmlara ve hastalara karşı aklın ve hayalin sınırlarını aşan¸ toplumun geniş kesimlerini cinnet derecesinde kuşatan bu hayırseverlik ve hayırda yarışma furyası hakkında şaşkınlık ve hayranlığını gizleyemeyerek bu konuda şu çarpıcı tespit ve izlenimlerde bulunmuştur:
İnsan cinsine ait olan Türk hayratı cemiyet ile ferdi ve ölüler ile dirileri kapsar. Bütün Türkiye’de imaret denilen misafirhaneler vardır. Buralarda hangi dine mensup olursa olsun bütün fakirlere ihtiyaçları nisbetinde yardım edilir. Hiçbir ayrıma tâbi tutulmaksızın bütün yolcular imaretlerde üç gün kalabilirler ve kaldıkları müddetçe de her öğün yemekte¸ vakıf şartı gereğince birer tabak pilavla ağırlanırlar. Şehirler ile yol boylarında imaretlerden başka her türlü şahsa kapıları daima açık duran kervansaraylar da vardır.
Bazı Türkler de hayrat olarak yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yaptırırlar. Bazıları da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller yaptırır. Bunlar için de tıpkı dairelerde olduğu gibi aylıklı memurlar vardır; vazifeleri isteyenlere su vermektir. Gene aynı hayrat ve hasenat duygusu kimisinin de yolları düzenlemelerine¸ temizletmelerine ve kaldırım döşetmelerine sebep olur. Bütün bunlardan daha fevkalade ve daha takdire değer olanı da bütün bu binalarda¸ kurucularının hodbinliklerini (bencillik ve menfaatçiliklerini) gösterecek alâmetler görülmemesidir.
Fertlere ait sadakalar da aynı nispette dindarânedir. Zenginler¸ hapishanelere gidip borç yüzünden hapsedilmiş olanları kurtarırlar. Türklerin felâketzedelerle alakaları¸ yalnız tesellî sözleriyle sınırlı kalmayıp¸ imkân buldukça fiiliyata da geçerler. Yalnız sözle tesellî verebilecekleri vaziyetlerdeyse¸ mantık oyunlarına veya tumturaklı lakırdılara kalkışmayıp¸ takdir-i ilâhiye karşı tevekkül telkin ederler. Mukadderata iman ettikleri için¸ vebalılar bile dâhil olmak üzere bütün hastaları büyük bir şefkatle ziyaret edip muhtaç oldukları ilaçları gönderirler. Zaruretlerini söylemekten utanan fakirlerin ihtiyaçlarını misli görülmemiş bir özen ve gizlilikle inceleyip hemen yardım ederler.”
Monsieur de Thevenot’un aynı paraleldekiş müşâhedeleri de Osmanlı toplumunun vakıf ruhunu kavrama ve tatbik etmede hangi muallâ noktaları yakaladığının¸ Batı’nın -ve modern dünyanın- bu mevzuda Osmanlı’nın neresinde olduğunun müthiş göstergelerinden biridir:
Türkler¸ çok dindar ve merhametlidirler. Türkler arasında fukarâya pek az tesadüf edilir. Türkleri dilencilikten men eden yegâne faktörün zenginlerde görülen şefkat ve merhametten ibaret olduğunu söylemek istemiyorum. Türklerin şefkatleri hayvanlar ile kuşları bile kapsadığı için¸ pazar kurulan günlerde birçok kimseler gidip kuş satın aldıktan sonra derhâl azat ederler ve bu kuşların ruhları mahşer gününde huzûr-ı ilâhîye gelip kendilerinden iyilik görmüş olduklarına şehâdet edeceklerinden bahsederler.
Bazıları da ölürken haftada şu kadar defa şu kadar köpeğe ve şu kadar kediye yiyecek verilmek üzere birçok îrâdlar (miraş nafaka) bırakırlar yahut bu hayrın işlenmesini temin için fırıncılarla kasaplara para verirler ve onlar da bu gibi vasiyetleri büyük bir sadâkatle ve hatta dindarâne bir riâyetle yerine getirirler. Onun için her gün et taşıyan birtakım kimselerin vakıf şartına göre ya köpekleri veya kedileri çağırıp etraflarına toplanan hayvanlara et parçaları atışları görülecek şeydir. Bunlar bizim nazarımızda çok gülünç olmakla beraber onlarca öyle değildir.”
Vakıfların yukarıda sözünü ettiğimiz fonksiyonlarından başka¸ vakıf hastahanelerde her dinden ve ırktan insanların tedâvî edildiğini¸ doktor temin edildiğini ve gerekirse ücretsiz ilaç verildiğini de görmekteyiz. İmaretlerde yoksullara¸ yolculara ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek veriliyordu. O kadar ki¸ İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş öderken¸ bir yandan da yüz binlerce insana hizmet götürüyordu. Aynı zamanda vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgarîye indiriliyor¸ toplumsal adalet sağlanarak sosyal patlamaların ve sınıf çatışmalarının da önü alınıyordu.
Vakıfların¸ ülke ticaretine ve ekonomik hayatın gelişmesine de çok olumlu etkileri olmuştur. Hemen hemen bütün şehirlerde¸ vakıflarca ticaret hanları kurularak¸ ticârî hayatın canlanması ve zenginleşmesi hedeflenmiştir. Şehirlerarası yollara¸ önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak da¸ ticaret yollarının emniyeti ve işlerliği temin edilmiş ve böylece yolcu ve tüccarlara güvenli ticaret yapma ve konaklama imkânı sunulmuştur. Kervansarayların vakfiyelerinden¸ buralara gelen yerli-yabancı¸ hür-köle¸ erkek-kadın¸ Müslim-Gayrimüslim herkesin kabul edildiğini; yolcuların gıda¸ ilaç ve hatta ayakkabı ihtiyaçlarının dahi karşılandığını ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz. Kervansaraylar vakfedenlerin bıraktığı gelirle bu fonksiyonlarını yüzyıllar boyunca sürdürmüşlerdir.
Ayrıca vakıflar¸ büyük sanat eserlerinin¸ hat¸ taş¸ ağaç¸ maden işçiliği¸ tezhip¸ çini¸ kitap¸ cilt¸ ebru gibi sanat dallarının gelişmesine¸ bu alanda şaheserler verilmesine de katkıda bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil¸ kültür¸ tarih¸ hukuk¸ iktisat tarihi ve sosyoloji açısından taşıdığı önem de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.
Çevreci Şehirleşme ve Vakıfların Rolü
Osmanlı Devleti¸ halkın rahat ve huzurunun sağlanması¸ hayat standardının yükselmesi yanında¸ fizikî çevrenin yaşanabilir bir mekân haline getirilmesi için de yoğun uğraş vermiştir. Osmanlı Medeniyeti’nin modern dünyaya bıraktığı en mühim miraslardan biri de çağdaşlarının çok fevkinde bir çevre kültürü idi. Osmanlı insanı ve yöneticisi kendisini tabiata göre şekillendirmişti. Bu noktada Osmanlı Devleti¸ II. Beyazıt devrinde çıkan ihtisap (belediye) kanunnameleri ile dünyada ilk defa en geniş belediye kanununu hazırlayan; yanı sıra dünyada ilk tüketici haklarını koruma kanunu¸ ilk gıda maddeleri nizamnamesi¸ ilk standartlar kanunu ve ilk çevre nizamnamesini de düzenleyen ülke olmuştur.
Osmanlı’da genelde şehirler ve mahalleler vakıf bir külliye¸ cami¸ hamam¸ çeşme gibi yapıların etrafında düzenli bir çevreci anlayışla kurulmuştu. Osmanlı Medeniyeti¸ sistemli bir yerleşme¸ şehirleşme ve çevreci metotla vakıflardan faydalanmıştı. Vakıflar bu safhada¸ coğrafyayı ve yerleşim yerlerini¸ çevre ve ekonomik olarak insanlara cazip hale getiren unsurlardan olmuştu.
Osmanlı¸ bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan azamî ölçüde faydalanmıştır. Bu anlayış ve metotla yapılan yüzlerce eser sayesinde yeni fethedilen bölgelerdeki pek çok şehir İslâmî bir çehreye büründürülmüştür. Misal vermek gerekirse¸ Lale Devri’nin meşhur sadrazamı Damat İbrahim Paşa doğduğu köy olan bugünkü Nevşehir’in bulunduğu yerdeki Muşkara’yı genişletmek ve geliştirmek için sayısız eser yapmış ve yaptırmıştır. Muşkara¸ bu eserler vasıtasıyla kısa zamanda büyümüş ve kalkınmıştır. Devrine göre oldukça önemli bir gelişme kaydeden Muşkara’ya¸ zamanla “Yeni Şehir” anlamına Nevşehir adı verilmiştir. Bu mânâda¸ vakıfların Türk şehir hayatında oynadığı rol bakımında Nevşehir çok güzel bir örnektir.
Ayrıca¸ belediye teşkilatının kurulduğu 1856 yılına kadar şehirlerde su¸ ulaşım¸ aydınlatma¸ temizlik ve asayiş gibi belediye hizmetlerinin de hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği tarihi bir gerçektir. Osmanlı’da¸ su kanalları¸ su kemerleri¸ çeşmeler¸ sebiller¸ kuyular¸ hamamlar¸ köprüler¸ yollar¸ kaldırımlar vs. neredeyse tamamen vakıflar tarafından yaptırılmış eserlerdir. Bazı hayır sahipleri¸ kurdukları vakıflar kanalıyla “kandilciler” tutuyor¸ yine vakıf geliriyle kandil ve yağ alarak sokakların aydınlatılmasıyla uğraşıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için de vakıflar kurulmuştu. Sokak bekçilerinin ücretleri ise yine vakıflarca ödeniyordu.
Osmanlı’da vakıflar¸ yukarıda da temas ettiğimiz gibi sadece ibadet¸ eğitim¸ sağlık¸ bayındırlık ve ulaşım alanlarında toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmezdi. Ne kadar enteresandır ki¸ hayvanlar için çayır bulmak¸ sel¸ yangın¸ deprem gibi çevreyi tahrip eden doğal afetlerle mücadele etmek gibi işler de vakıfların ilgi alanına girerdi.

Sayfayı Paylaş