ARMSTRONG: 'KARANLIK VE KORKUTUCU ZAMANLARI AYDINLATABİLECEK IŞIK HAZRETİ MUHAMMED'İN HAYATINDA SAKLI'

Karen Armstrong¸ yedi yıl Roma Katolik Kilisesi'nde rahibelik yapmış bir yazar. Salman Rüşdi adı nda bir İslâm düşmanı meczubun yazdığı “Şeytan Ayetleri”ne İslâm dünyasının gösterdiği tepki¸ arkasından 11 Eylül'de Amerika'da ikiz kulelere Müslümanların yaptığı iddia edilen saldırıyla¸ Batı'da yerleşmiş İslâm karşıtı görüşlerde ciddi kırılmalar oldu.

Karen Armstrong¸ yedi yıl Roma Katolik Kilisesi'nde rahibelik yapmış bir yazar. Salman Rüşdi adı nda bir İslâm düşmanı meczubun yazdığı “Şeytan Ayetleri”ne İslâm dünyasının gösterdiği tepki¸ arkasından 11 Eylül'de Amerika'da ikiz kulelere Müslümanların yaptığı iddia edilen saldırıyla¸ Batı'da yerleşmiş İslâm karşıtı görüşlerde ciddi kırılmalar oldu. Rüşdi'ye Müslümanların¸ kulelere yapılan saldırıya Batı'nın tepkisi bir önemli kavşakta buluşuyordu: Batı'ya göre İslâm fanatik bir din. Müslümanlara göre Batı¸ İslâm düşmanı bir kâfir topluluğu� Elbette bunun ikisinin de eleştirilecek tarafları çoktu. Özellikle Batı¸ karşı karşıya kaldığı bu İslâm imajını sorgulamaya başladı. Müslüman aydın ve din adamı kesiminin önemli bir kısmı da¸ İran'ın Salman Rüşdi için verdiği öldürülmesi fetvasını tanımadı. Daha sonra Danimarka'da ortaya çıkacak¸ kuşkusuz Hıristiyan ahlakından da yoksun bir sapığın Hz. Muhammed karikatürleri¸ Batı'da İslâm üzerindeki derin boşluklarla yüz yüze getirdi bizleri. Yazar Armstrong¸ karikatür olayından önce yazdığı eserinde¸ kuşkusuz karikatüre müsamahayla bakanlara da cevap olacak nitelikte “Muhammed (s.a.v)” adıyla bir Peygamber biyografisi ortaya koymaktadır. Bu kitabın önemi¸ yazarının rahibe olması ve Hıristiyanlığını koruyarak günümüzün aktüel realitesi içerisinde karşılaştığımız olaylara cevap vermesidir. Daha da önemlisi¸ özellikle Batı'ya¸ İslâm'a¸ Hz. Muhammed'e ve Müslümanlara bakıştaki olumsuzluklara ağır eleştiriler getirmesidir. Şu satırlar onun kitabının ön sözünde yer almaktadır: “Tamamen değişmiş olan şimdiki dünyamızda¸ nasıl yaşamamız gerektiğini öğrenmek için Hz. Muhammed'den alacağımız çok ders vardır.”(Karen Armstrong¸ Hz. Muhammed (Çev. Selim Yeniçeri)¸ s. 14¸ Koridor Yayınları¸ İstanbul 2005.)

Yazar bu dersin muhtevasını da bu cümlesinin altında izah eder: İslâm Peygamberi'nin o yıllarda¸ acımasız bir savaş ve şiddet ortamına rağmen barışı hedef almasının¸ sezgilerine kulak vermesinin¸ insanlarla uzlaşarak hareket etmesinin bu dersi gerekli kıldığını söyler. Günümüzün soğuk savaş ortamının silahlarına ve ideolojilerine bugün karşı durulamayacak bir noktada bulunan insanın gerçekten bunalımları aşacak büyük ders imkânlarını bize sunduğunu hatırlatır ve şunları vurgular:

“Hepimizin nasıl barış yapacağımızı ve bu barışı nasıl sürdürebileceğimizi ondan öğrenebiliriz. Onun bütün hayatı¸ öncelikle açgözlülüğün¸ nefretin ve başkalarını hakir görmenin önüne geçmemiz gerektiğini göstermektedir. Batı'da İslâmîyet'e karşı hoşgörülü olmayı beceremedik; bu inanç sistemiyle ilgili fikirlerimiz daima kabaca¸ baştan savma ve kibirliydi; ama artık bu tür cahilce ve ön yargılı bir tutumu sürdüremeyeceğimizin farkına varmamız gerekir. Eğer yirmi birinci yüzyıl Hıristiyan dünyasında daha [iyi] bir iş çıkarmak istiyorsak¸ Batılı halklar¸ gezegeni paylaştıkları Müslümanları anlamayı öğrenmeye çalışmalıdırlar. Onların inançlarına¸ ihtiyaçlarına¸ öfkelerine ve amaçlarına saygı duymalıdırlar. Eğer bunu yapmak istiyorsak¸ özgün dehası ve bilgeliğiyle bu karanlık ve korkutucu zamanları aydınlatabilecek Hz. Muhammed'in hayatını incelemekten daha iyi bir başlangıç düşünülemez.” (s.15.)

Ön sözünün son cümleleri bunlar. Armstrong¸ bu ifadelerinin arkasından hemen İslâm Peygamberi'nin hayatını anlatmaya başlamaz. Yaklaşık 40 sayfa¸ Batılı tarafından bugüne kadar anlatılagelen “düşman olarak Hz. Muhammed”i anlatır ve burada da çok düşündürücü tespitlerde bulunur. Ki bunlar¸ Batı düşmanlık ideolojisinin kısa bir tarihçesi olması bakımından da çok önemlidir. Oradan da bazı satırları buraya almanın yerinde olacağını düşünüyorum. Yazar konuya günümüzün bir olayıyla başlar: Salman Rüşdi'nin İslâmîyet'e hakaretlerle dolu romanının İngiltere'deki Müslümanlar tarafından sembolik olarak yakılışıyla konuya girer:

“İngilizler¸ Bradford'daki Müslümanların romanı (Salman Rüşdi'nin Şeytan Ayetli isimli kitabı) yakışını izlerken¸ asırlar önce Avrupa'daki Hıristiyanların büyük ateşler içine attıkları kitapları ne çabuk unuttular! Örneğin Roma Katolik Kilisesi tarafından bir aziz olarak değerlendirilen Fransa Kralı IX. Louiş Hıristiyan kâfirleri adalet önüne getirmek ve sadece kitapları değil¸ yüzlerce kadın ve erkeği yakmak için engizisyonu ilk kez harekete geçirendir. Louis aynı zamanda Müslümanlardan da nefret ediyordu ve İslâmî dünya üzerine iki kez Haçlı seferi düzenlemişti. Louis'in döneminde başkalarıyla var olmayı beceremeyen Müslümanlar değil¸ Batılı Hıristiyanlar idi.”(s.21.)

Birileri¸ bir insan ya da bir grubu düşman ilan ediyor ve onunla sürekli savaşmak arzusunu taşıyorsa¸ bu düşmanlığı besleyecek malzemeyi bulmaya mecburdur; çünkü onun ana gıdası budur. Bunu karşısındaki düşmanından temin edemezse kendisi üretir. Kendi vehimleri¸ böyle bir düşmanlığın malzeme üreten en verimli serasıdır. Tarih boyunca¸ bir kısım ama çoğunlukla Hıristiyan din adamları¸ böyle bir sosyal psikoloji içerisinde yaşadılar.

Bu görüşten besleniyor olmalı ki¸ Karen Armstrong¸ bu bölümün sonuna doğru bugün bile İslâm'a karşı yürütülen eleştirilerde Haçlı tarzının kullanıldığından(s.57.) söz etmektedir. Onun temel rahatsızlığı da budur. Ona bu kanaati sağlayan da sanırım¸ rahibelik gibi bir mesleği yerine getirirken dinî kültür ve şuuru almış olmasıdır. Bunda Hıristiyan taassubuna düşmemesi¸ bu mesleği devam ettirmediğinden ve daha önemlisi böyle bir eseri bu üslupla yazmış olmasındandır. Ve sanırım bunun için¸ Batılıya Hz. Muhammed'in doğru bir peygamber biyografisini sunmayı amaçlamaktadır. Üstelik bunu yaparken de bir hayranlık duygusu içerisinde olduğunu itiraf etmektedir: “Hz. Muhammed'e diğer önemli tarihsel kişilere yaklaştığımız şekilde yaklaşırsak¸ onun dünyanın tanıdığı en büyük dâhilerden biri olduğunu kolayca görebiliriz.”(s.69.) “Hz. Muhammed Hıra Dağı'nda ağır ama kesinlikle aydınlatıcı bir deneyim yaşamıştı.” Bu deneyimi Kur'ân'a dayandırırken¸ kendisine ilk vahiy geldikten sonraki durumu¸ “Tanrı daha önce böyle bir elçinin gelmediği Kureyşlilere bir peygamber göndermişti. 612'de misyonunun başlarında¸ Hz. Muhammed'in rolüyle ilgili mütevazı bir başlangıcı vardı. Kendini bir Mesih ya da bir kurtarıcı olarak görmüyordu; evrensel bir misyonu yoktur ve hatta o güne kadar yarımadadaki diğer Araplara vaaz vermesi gerektiğini düşünmemişti. Uzun peygamberler zincirinin son halkası olarak tek yapması gereken¸ mesajı Mekke'ye ulaştırmaktı: �Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için¸ sana böylece Arapça bir Kur'ân vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.'(42/Şûra¸ 7. ayet.) Politik fonksiyonu yoktu¸ kendisini sadece bir uyarıcı olarak görüyordu.”(s.127.) “(Hz.) Muhammed'in tek başarısı¸ sadece politik gelişme olsa bile¸ yine de hayranlığımızı kazanmaya yeterdi. Ama onun başarısı¸ Araplara aktarılan dinî vizyonundan ve imparatorluktaki insanlar tarafından şevkle kabul edilerek derin bir ruhsal ihtiyacı karşılayan İslâm doktrininden kaynaklanıyordu.”(s.61.) Kur'ân için söyledikleri de doğru bakış ve değerlendirme gayretinin sonucudur. Yazar Kur'ân'ın sıradan bir kitap olarak anlaşılmaması gerektiğini vurgular ve “Doğru bir zihin yapısıyla ele alındığında barındırdığı İlahî gücü anlamak hiç de zor değildir.”(s.66.) Çünkü “Kur'ân¸ asla önceki vahiyleri yalanlamamakta¸ gerçek Tanrı kavramına hizmet eden tüm kutsal dinleri bir saymaktadır.”(s.120.) Şimdi¸ İncil'le dinine hizmet etmiş bir eski rahibenin İncil konusundaki yaklaşımına bakalım: “Markoş İsa'nın ölümünden 40 yıl sonra¸ 70'lerde yazdı. Matta ve Luka 80'lerde¸ Yuhanna ise yaklaşık 100 yılında yazdı. Ama bu İncil kayıtları¸ Arap tarihçilerin Hz. Muhammed'in biyografisiyle ilgili kayıtlarından çok farklıdır. Tarihsel gerçekler yerine¸ daha çok İsa'nın yaşamının dinî anlamına odaklanmakta¸ gerçek olaylar yerine daha çok erken dönem kiliselerinin ihtiyaçlarını¸ meşgalelerini ve inançlarını ele almaktadırlar. Dolayısıyla Yeni Ahit araştırıcıları¸ İsa'nın tutkusu ve ölümüyle ilgili İncil kayıtlarının son derece karışık olduğuna dikkat çekmektedirler. Dolayısıyla gerçekler saptırılmıştır.”

Bu saptırılan gerçekler¸ aslında İncil'in mevcut dört metni için geçerlidir. Zaten yazar da peşinen bunu söylemektedir. Asırlardır Müslümanların söyledikleri ile Rahibe Armstrong'un söylediği farklı şey değildir: Hıristiyan topluma “İncil Metni” diye verilen kitaplar¸ Matta¸ Markoş Luka ve Yuhanna adında dört aziz tarafından yazılmış metinlerdir. Kur'ân'ın farklılığı da buradadır. Kur'ân¸ İncil metinleri gibi bir ya da birkaç şahsın kendi kişisel tercihlerine göre yazılmamış¸ Hz. Muhammed'in her Ramazanda tekrar ettirdiği ve vahiy kâtiplerince de kontrol edilen metinlerin sonradan yazılı metne dönüştürülmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir. İşte bu Kur'ân¸ Allah'ın Resulü'nün tebliğindeki dikkat ve Müslümanların sahiplenip korumaları sayesinde¸ “Hz. Muhammed'in ölümünden sonra¸ İslâm inancının süren mücadelesi politik çabaları haklı çıkardı ve bir toplum Tanrı'nın isteklerine göre kendini yapılandırdığında güçleneceğini kanıtladı. Arap (buna İslâm demek daha doğru olur) orduları¸ çok kısa bir süre içerisinde Himalayalar'dan Pireneler'e kadar uzanan bir imparatorluk kurdular. Bu olgu¸ Arap emperyalizminden çok¸ Kur'ân'dan güç alıyordu. Fethedilen yerlerde halk üzerine asla İslâm inancı empoze edilmedi ya da zorlama yapılmadı� İslâm inancı bölücü değil¸ toplumda bütünlük sağlayıcı bir güç olduğunu kanıtlıyordu�”(s.380.)

Yazarın kadın ve rahibelik tecrübesine sahip oluşu¸ onun Batılılarca sık sık istismar edilen “İslâm'da kadın”ın durumuna bakışı da önemlidir. Hıristiyan olan¸ Musevilik dersleri veren¸ İslâm'ı inceleyen böyle bir bakış tarzının bu alanda söyledikleri sanırım ilginç bulunacaktır. Gerçekten de Kur'ân toplum içindeki cinsiyet arasındaki ilişki hakkında daha olumlu bir resim çizmekte¸ kadınların ve erkeklerin eşitlikçi bir toplumda görevleri¸ sorumlulukları ve ayrıcalıkları paylaştığını göstermektedir:

“Hz. Muhammed'in evlilikleri dikkatle planlanmış politik ittifaklardı” diyerek şu âyeti nakletmektedir: “Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar¸ mümin erkeklerle mümin kadınlar¸ itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar¸ doğru erkeklerle doğru kadınlar¸ sabreden erkeklerle sabreden kadınlar¸ Allah'a derinden saygı duyan erkekler¸ Allah'a derinden saygı duyan kadınlar¸ sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar¸ oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar¸ namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar¸ Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya¸ işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(33/Ahzab¸ 35.ayet.)

“Gerçek şu ki¸ İslâm ve Batı dünyaları¸ ortak bir geleneği paylaşıyorlar… Hz. Muhammed'in zamanından bu yana Müslümanlar bunun farkındaydı¸ ama Batı bir türlü kabullenemedi. Eğer bugün Müslümanlar Batılı geleneklerimizi ve yapılarımızı anlamak zorundaysalar¸ biz Batılılar da kendimizi eski ön yargılarımızdan kurtarmak zorundayız. Belki de bunu başlatmak için en doğru nokta¸ bazen bizim için kabul etmesi zor olan şeyler yapmış olan¸ ama güçlü bir düzen ve din kurarak dehasını kanıtlayan karmaşık¸ tutkulu bir adamı¸ Hz. Muhammed'in kendisini anlamaktır. Sonuçta unutulmaması gereken bir şey var ki¸ Batılı efsanelerin aksine Hz. Muhammed¸ dini kılıç gücüne değil¸ barış ve uzlaşma kavramlarını vurgulayan �İslâm' anlayışına dayandırmaktadır.”(s.389.) Bir rahibenin¸ Hıristiyan öğretisi içerisinden gelen¸ kendi insanına/kendi dindaşına kendi dininin gereklerini öğreten bir rahibenin görüşleridir bunlar. Bu ifadeler arasında kıyısından köşesinden tutarak olumsuzluklar aranabilir; ama önemli olan¸ yapılan haksız bir saldırının tetiklediği iyi niyetli yaklaşımın ufkunu yakalamaktır. Bizim aydınlarımız içerisinde İslâm'ı ve İslâm Peygamberi'ni bu şekilde sıcak bir muhabbetle aramaya çıkan insanlar kuşkusuz çok daha başarılı ifadelerle metinler yazabilirler. Bize düşen görev¸ dışımızdakilerin eğilimlerini doğruya doğru yönlendirip değerlendirerek bu ışıktan kendilerini ve kendi insanlarını da nasiplendirmektir. İslâm¸ o zaman yazarın sözünü ettiği “Hz. Muhammed dini kılıç gücüne değil¸ barış ve uzlaşma kavramlarını vurgulayan �İslâm' anlayışına dayandırmaktadır” ifadesinin maksadına ulaşmış olur�

Sayfayı Paylaş