“ŞEHİT” HAKÎM/FİLAZOF ŞİHÂBETTİN SÜHREVERDÎ

Somuncu Baba

Sühreverdî hayatının son dakikalarına yaklaştığı zaman şu şiiri okuyor:
“Beni ölü gören ve mahzun sanarak ağlayan dostlarıma söyleyiniz ki beni ölü sanmayınız!

Sühreverdî hayatının son dakikalarına yaklaştığı zaman şu şiiri okuyor:
“Beni ölü gören ve mahzun sanarak ağlayan dostlarıma söyleyiniz ki beni ölü sanmayınız!
Ben bu ten kafesinde kurtulup uçan ve Allah’ı iyânen görmeye giden bir kuşum.” 1
İslâm’a ve Müslümanlara özgü ilk aklî (hikmetli) düşünceyi üretme ve ortaya çıkarma çabası¸ Fârâbî¸ İbn-i Sîn⸠Gazâlî¸ Şihâbeddîn-i Sühreverdî ve Fahreddîn-i Râzî gibi bilginlerimizin hepsinin elde etmek istedikleri hedef olmuştur. Bu hikmet çeşidi; Doğu¸ Aydınlık¸ Nûr gibi isimlerle ifade edilmiştir.
Gerçekleştirilmeye çalışılan düşünce¸ doğru ve İslâmî bir fikri hedeflemektedir. Bu¸ başta Yunan olmak üzere İran-Sâsânî ve Hind düşüncelerinden uzak İslâm kaynaklı¸ İslâm’a has ve özgün bir tefekkür birikimidir. Gazâlî de Kur’ân ve hadislerin kaynaklık ettiği İslâm’ın ruhuna uygun bir düşünce ve hikmet inşâ etmeyi amaçlamıştır. Ancak bu tür bir düşünceyi kurmak ve sistemleştirmek Sühreverdî’ye nasip olmuştur.2
“Işığın veya güneşin doğması¸ ışığın açılması’ anlamına gelen İşrâk düşüncesi¸ Sühreverdî’nin kurduğu özel bir düşüncenin adıdır. Bu fikir hareketine Hikmetu’l-İşrâk (İşrâk felsefesi) denilmiştir. İşrâkîlik¸ İslâm düşünce ve kültüründe yeni bir fikir hareketi ve İslâm’a ve Müslümanlara has tek özgün ekoldür.3 Kaleme alınan yazı da İşrâkîliğin en önemli temsilcisi olan Sühreverdî’yi konu edinecektir.
Doğu’nun Özgün Düşüncesi: İşrâk Felsefesi (Hikmeti)
İşrâkî düşüncenin kurucusu ve aynı zamanda bir sûfî olan Sühreverdî¸ 1155’de Sühreverd’de doğdu. Ailesi¸ çocukluk ve ilk tahsil hayatı hakkında geniş bilgiler bulunmamaktadır.4 Ancak Sühreverdî’nin çocukluk dönemini¸ düşünür ve bilginler arasında riyâzet ve mükâşefelere rehberlik yapan sûfîlerin içinde geçirdiği bilinmektedir.5
Çok seyahat eden birisi olarak Sühreverdî¸ İran’dan sonra¸ Diyarbekir havâlisi¸ Anadolu ve Suriye’ye yolculuklarda bulundu.6 Bu yolculuklar esnasında Anadolu Selçuklu hükümdarı ve valisi tarafından çok iyi bir şekilde karşılandı.7 Konya’da Sultan Kılıçarslan’la iyi ilişki içerisinde olan Sühreverdî¸ Sultan’ın sarayında ilmî birikimi olan şehzâdeler ve vezirlerin de dikkatini çekti. Bu kapsamda kendisinden yararlanıldı.8
1183’te Haleb’e gelen Şihâbeddîn¸ buradaki Halaviye Medresesi’nin Hanefî başkanı Şerîf İftihâruddîn’in derslerini takip etti. Zühd hayatını benimseyen Sühreverdî’nin o sırada sadece giydiği bir hırkası¸ bir ibrik ve bir ağaç bastonu bulunmaktaydı. Sühreverdî’nin farklı bir kişiliğe sahip olduğunu hisseden İftihâruddîn¸ oğlu vasıtasıyla ona bir elbise gönderdi. Elbiseyi götüren çocuğa Sühreverdî¸ yumurta büyüklüğünde güzel bir yüzük taşı verdi. Ona¸ çarşıda bu taşı açık arttırmaya çıkarmasını tembihledi. Taşın fiyatı 25.000 dirheme kadar yükseldi. Bu sırada Sultan Salâhaddîn’in oğlu Melik Zâhir’in değerli taştan haberi oldu. Çocuk¸ taşı Sühreverdî’ye geri getirdi. O da değerli taşı alarak iki taş arasında parçalara ayırdı. Bu olanların bir kısmına şahit olan ve bir kısmını da haber alan Melik Zâhir¸ medreseye gelerek¸ Müderris İftihâruddîn’e hâdiselerin mahiyetini sordu. Müderriş taşın sâhibinin fakir bir adam olduğunu söylediğinde¸ Zâhir¸ onun Şihâbeddîn-i Sühreverdî olduğunu tahmin etti. Bu olayla birlikte Sühreverdî daha çok tanındı. Fakihlerle ve âlimlerle girdiği tartışmalar¸ onun ününü daha da arttırdı.9
Riyâzet¸ Halvet ve Tefekkür Yolculuğu
Sûfîlerle çok iyi bir sohbet ilişkisi içerisinde bulunan Sühreverdî¸ seyâhatler neticesinde büyük mutasavvıflarla konuşma imkânı elde ederek onlardan önemli ölçüde yararlandı. Bununla birlikte halkla da görüşen filozofumuz¸ onların rûhî hayatlarını inceledi. Yolculuklar ve halkla temaş Sühreverdî’de kemâlât yoluna girmeye vesîle oldu. Nihayetinde başladığı rûhî yolculukla birlikte¸ riyâzete girdi¸ halvete çekildi ve kendisini tefekkür evreninde buldu. Ondaki mükâşefe gücü bu aşamadan sonra başladı. O artık tasavvuf ve felsefenin bitmeyen ve tükenmeyen okyanusunda seyâhate koyuldu.10
Sühreverdî¸ genç denilebilecek bir yaşta¸ aklî düşüncelerle donanımlı ve anlatılamaz bir aşk ve istiğrak hâli yaşayan bir sûfî hâline geldi. Onun bu hâle ulaşması erken zamanlarında aldığı rûhî tasavvufî eğitim ve felsefe yeteneğiyle gerçekleşmiştir.11 Bu kapsamda Sühreverdî’nin ilk eğitim ve öğretimini aldığı Mecdüddîn el-Cîlî’yi hatırlamak gerekmektedir. Nitekim el-Cîlî’nin yaşadığı bu şehir¸ Moğol hükümdarı Hülâgu’nun himayesinde bulunan Nasîrüddin et-Tûsî’nin başkanlığını yaptığı ve zamanın en büyük astronomlarının bir araya gelmesiyle dünya çapında ün kazanan Merağa’dır.12
Sühreverdî bir müddet burada fıkıh tahsil ettikten sonra¸ İsfahan’a geçti. Orada Zâhirüddîn el-Fârisî’nin yanında İbn-i Sahlân es-Sâvî’nin Basâir isimli eserini okudu. Dinî ilimler alanındaki tedrîsâtını tamamladıktan sonra¸ onun sûfîlerle sohbette bulunduğu ve tasavvufî bilgilerini burada kemâle erdirdiği görülür. Nefsini terbiye etmek amacıyla girdiği riyâzetle birlikte felsefî meselelere ilgisi yüksek olan Sühreverdî¸ sûfîlerin keşif yolunu elde etmeye gayret etti.13
Âlimlerle Tartışan “Şehit”
Halep’te bulunduğu sırada Sühreverdî¸ sonucunda başarılarla çıktığı tartışmalar yaptı. Hatta büyük fakih ve bilginlerle yaptığı tartışmalar¸ Melik Zâhir’in huzurunda da devam ettirildi. İlmî tartışmalarda üstünlüğünü ve bilgeliğini gösteren Sühreverdî’nin sarayda konumu arttı; kendisine özel bir mekân tahsis edildi. Ancak bu itibar¸ bir müddet sonra aleyhinde çeşitli iftira ve ithamlara kapı araladı. Öyle ki¸ Şam’da bulunan Sultan Salahaddîn-i Eyyûbî’ye öfke ve kin dolu şikâyet mektupları iletildi. Ona¸ bu mektuplarla Sühreverdî’nin Melik Zâhir’in inanç ve itikadını bozacağı; başka bir yere giderse oraya da fitne ve fesadı yayacağı şeklindeki şikâyetler bildirildi. O da Melik Zâhir’e Kadı Fâdıl yoluyla bir mektup göndererek Sühreverdî’nin serbest hareketine izin verilmemesini ve öldürülmesini emretti. Rivayetlere göre¸ Zâhir’le iyi ilişkisi sebebiyle sonu hakkında kendisi tercihte bulundu. Buna göre o¸ yemek ve içmekten mahrum bırakılarak bir odada hapis hayatını seçti.14
Bu görevi yerine getirmediği takdirde Melik Zâhir’i tahttan mahrum etmekle tehdit eden Salahaddîn’in emri¸ Sühreverdî’nin 29 Temmuz 1191 yılında 36 (kameri aya göre 38) yaşında Halep Kalesi’ne hapsedilmesiyle yerine getirildi.(Şehrezûrî¸ Nüzhetü’l-Ervâh) Melik Zâhir ise¸ çok sevdiği Sühreverdî’nin ölümünden sonra ona karşı olan bilginlere hapiş uzaklaştırma ve mallarına el koyma şeklinde cezalar verdi.15
Sühreverdî’nin ölüm şekli hakkında yukarıdaki rivayetle birlikte çeşitli nakiller mevcuttur: Kimi hapsedilip¸ yemek verilmemesi; kimi kendisinin yemek yememeyi seçmiş olması(Molla Câmî¸ Nefahâtü’l-Ünş 659); bazıları boğulmuş olması; bazıları kılıçla kesilmek suretiyle hayatına son verilmiş olması suretiyle olduğunu söylüyor. Kaleden atılıp¸ yakıldığını nakledenler de vardır. Melik Zâhir’le olan dostluğu¸ Sühreverdî’nin hayatının sonlandırılması ile ilgili kararı kendisinin seçtiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.16 Düşünce tarihçileri¸ onu¸ Şeyh-i Maktûl (katledilmiş¸ öldürülmüş şeyh) ismiyle anarken¸ müridleri Şeyh-i Şehîd (şehit edilmiş şeyh) şeklinde hatırlamayı uygun görürler.17
Hem okul arkadaşı¸ hem de fikirlerine karşı olan Fahrüddîn er-Râzî¸ ölümünden uzun bir müddet sonra filozofumuzun Telvîhât isimli eseri kendisine verildiğinde¸ onu öper ve Sühreverdî’nin arkasından gözyaşı döker.18
Yirminci yüzyılın İslâm Filozofu Muhammed İkbâl ise onun hakkında şöyle der: “Genç İran düşünürü ömrünün erken yaşlarında kendisini hakîkatın bir şâhidi yapan ve adını ebediyen ölümsüzleştiren darbeye maruz kaldı. Kâtiller ölüp gittiler¸ fakat ücreti kanla ödenmiş olan felsefe hâlâ yaşıyor ve nice ateşli hakîkat arayıcısını kendine çekmeyi başarıyor.”19
Böylece genç bir yaşta “şehit edilen” hakîkat arayıcısı Sühreverdî¸ çok sevdiği ve eserlerinde sık sık düşüncelerine başvurduğu büyük sûfî Hallâc-ı Mansûr’la aynı kaderi paylaşmıştır.20 Onun Halep şehrinin dışındaki kabrinin üzerinde bir mektup bulunduğu söylenir. Mektupta şu sözler yazılıdır:
“Bu kabrin sahibi¸ Allah’ın şereften yarattığı gizli cevherdi
Devir kıymetini bilmedi ve kıskançlık inciyi sedefe çevirdi.”21
Tasavvufa Hâkim Filozof
Açık sözlü tutumuyla Sühreverdî¸ hem keskin bir zekâya¸ hem aklî düşünceye¸ hem de tasavvufa hâkim bir filozoftur.22 O¸ kendisine ünlü filozoflardan ziyade ilk büyük sûfîleri rehber ve örnek alır.23
Orta boylu¸ kırmızı sakallı olan Sühreverdî¸ dinî ve felsefî konularda düşünme ve konuşma vasfını kendisinde taşırdı. O¸ Şâfiî mezhebinden olup¸ fıkıh ve hadis konusuna hâkimdir. Fikirlerini çekinmeden serbest bir şekilde ifade ederdi. Haftada bir defa iftar eden ve yemeği elli dirhemi geçmeyen Sühreverdî¸ zâhid bir filozoftur. Dünyaya aşırı bağlanmaz¸ giyecek ve yiyeceğe önem vermez; bazen ceket giyinir¸ kırmızı uzun bir başlık takar¸ bazen de yamalı bir hırka parçası örterdi. Sûfî kıyâfet giyer¸ ibâdet ederek aç bir şekilde sabahlar¸ görünmeyen âlemi tefekkür ederdi. Şöhretten kaçar¸ sessiz kalır¸ başkasıyla uğraşmazdı. Ahengi¸ semâ ve musıkîyi seven¸ kerâmet ve keşf ehli bir kimseydi.24
Sühreverdî’ye “Sen mi üstünsün yoksa İbn-i Sînâ mı?” diye sorduklarında¸ “Bahse dayalı konularda İbn-i Sînâ ile ben¸ ya eşitiz¸ ya da ben ondan daha büyük olacağım. Fakat keşfe ve zevke dayalı ilimlerde ben ondan çok üstünüm.” diye cevap verir.25
Şeyh Fahreddîn-i Mardinî’nin Sühreverdî’ye karşı sevgi ve muhabbeti vardı. O¸ Sühreverdî hakkında şu sözleri söyler: “Bu gencin zekâsı ve anlayışı hayret edilecek düzeydedir. Zamanımızda bunun benzeri yoktur; korkarım ki fazlaca atılgan olması¸ aşırı söz söylemesi ve taşkınlıklar yüzünden hakkında söylenilen sözlere kulak asmaması ve az korunması¸ onun helâk olma nedeni olacaktır.” Şam’a oradan da Haleb’e gidip yerleştikten sonra ölüm haberi¸ bunları söyleyen Mardinî’ye ulaşınca¸ o Sühreverdî’nin ölümüne çok üzülür.26
Ömrünü “Arkadaş” Aramakla Geçiren Sûfî
Çok çeşitli coğrafyalarda bulunup birçok şehri gezen Sühreverdî¸ sürekli kendisi gibi bir arkadaşın arayışı içerisinde oldu. Hatta Mutarahat’ında şu sözleri söyler: “Su üzerinde yürümek¸ havaya uçup¸ semaya kavuşmak¸ yer değiştirmek (tayy-ı arz etmek). Bunlar aydınlanma nûru ile süslenen ilâhî yolcular içindir. Maalesef bilginler buna iltifât etmiyorlar. Meşşâîlik felsefesine bağlı kişilerden teellühe¸ yani nurların derin bilgisine (fıkhına) vâkıf hiçbir kimse bilmiyoruz. Eğer bu zamanda ‘Allah’a yürümek’ (seyr ila’llâh) kesilmiş olmasa idi¸ bu derece gamlı ve üzüntülü olmazdık. Yazık! Fakat hakîkat budur. Yaşım otuza yaklaştı. Ömrümün çoğu¸ yollarda bir ortak arayıp sormakta geçti. Bu değerli bilgilerden haberi olan ve onlara inancı olan hiçbir kimse bulamadım. Vasiyet ederim ki size ey kardeşler! Allah’a yönelmeye ve tecrîde devam ediniz. Bu şeylerin anahtarları¸ Hikmetü’l-İşrak adındaki esere konulmuştur.”27
Uzun olmayan ömrüne rağmen Sühreverdî¸ çok sayıda eser telif etmiştir. Arapça ve Farsça elliye yakın eseri bulunmaktadır. Güzel bir üsluba ve büyük edebî değere sahip bu eserlerin Farsça olanları¸ düzyazının şâheserleri arasındadır. Bugüne geldiğimizde¸ eserlerinin bir kısmının kaybolmuş¸ bir kısmının basılmış¸ bir kısmının da el yazmaları şeklinde İran¸ Hindistan ve Türkiye’deki kütüphanelerde varlığını koruduğu bilinmektedir.28
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki¸ Sühreverdî’nin yaşadıkları da göstermektedir ki¸ İslâm tarihinde hiçbir öldürme/şehit edilme olayını dinî kaygılar ve gerekçelerle izah etmek mümkün değildir. Gerçekte siyasî ve sosyal olaylar¸ insanların konumlarını¸ geleceklerini ve sonlarını belirlemektedir. Siyasî entrika ve çıkarlar¸ her türlü değer ve erdemi kurban edebilmektedirler. Dolayısıyla Hallâc-ı Mansûr’un şehit edilmesinde olduğu gibi Sühreverdî hadisesinde de çıkar¸ menfaat ve ikbâl uğruna erdemli “bilgelerin” hayatlarına bir kast söz konusudur. Bir başka açıdan bakıldığında¸ fikir¸ düşünce ve sahip olduğu donanımlı hallerin uğruna kâmil insanların¸ hayatlarını feda etmeleri gerçeğinin bulunmasıdır. Faydalı bilgi¸ ilim ve tefekkür karşısında¸ her türlü çıkar¸ menfaat ve bağnazlık yok olmaya mahkûmdur.

Dipnot

1- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ tah: Nizâr Rız⸠Beyrut trz.¸645; Yusuf Ziya Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ çev: A. Kamil Cihan¸ İstanbul 1998¸ 39.
2- Mehmet Bayrakdar¸ İslâm Felsefesine Giriş¸ Ankara 1988¸ 127-129.
3- Bayrakdar¸ İslâm Felsefesine Giriş¸ 120-121.
4- S.Van Den Berg¸ “Sühreverdî” mad. Haz: Tahsin Yazıcı¸ İslâm Ansiplopedisi¸ İstanbul 1993¸ XI¸ 88; S. Hüseyin Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ çev: Ali Ünal¸ İstanbul 1985¸ 69
5- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 13.
6- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 35-36.
7- Henry Corbin¸ İslâm Felsefesi Tarihi (Başlangıçtan İbn Rüşd’ün Ölümüne)¸ çev: Hüseyin Hatemi¸ II. baskı¸ İstanbul 1994¸ 356.
8- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 19.
9- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 643-644; Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 22-23; John Walbridge¸
10- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 13.
11- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 13.
12- Muhammed İkbal¸ İslâm Felsefesine Bir Katkı¸ çev: Cevdet Nazlı¸ II. baskı¸ İstanbul 1997¸ 93; Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 69.
13- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 35-36.
14- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 641-642; Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 35-36.
15- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 642; Seyyid Hüseyin Nasr¸ “Şihâbeddin Sühreverdî Maktûl”¸ çev: M. A. Tuğsuz¸ İslâm Düşünce Tarihi (M. M. Şerif) içinde¸ İstanbul 1990¸ I¸ 412; Corbin¸ İslâm Felsefesi Tarihi¸ 356.
16- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 38 (Naklen; Şemseddin Şehrezurî¸ Tarihu’l-Hukema¸ Nüzhetü’l-Ervâh¸ tah: A. E. Şuveyreb¸ Trablus 1988¸ 380.
17- Corbin¸ İslâm Felsefesi Tarihi¸ 356.
18- Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 69.
19- Muhammed İkbal¸ İslâm Felsefesine Bir Katkı¸ çev: Cevdet Nazlı¸ II. baskı¸ İstanbul 1997¸ 93.
20- Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 70.
21- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 644; Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 39.
22- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 642; Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 70.
23- Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 74.
24- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 14-15; S. Van Den Berg¸ “Sühreverdî” mad. Haz: Tahsin Yazıcı¸ İslâm Ansiplopedisi¸ İstanbul 1993¸ XI¸ 88; İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 641-642; İkbal¸ İslâm Felsefesine Bir Katkı¸ 93; Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 69-70.
25- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 33 (Naklen; Şemseddin Şehrezurî¸ Tarihu’l-Hukema¸ Nüzhetü’l-Ervâh¸ tah: A. E. Şuveyreb¸ Trablus 1988¸ 381.
26- İbn Ebî Useybia¸ Uyûnu’l-Enbâ fî Tabakâti’l-Etıbba¸ 641-642; Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 17-18.
27- Yörükan¸ Şihâbeddin Sühreverdî ve Nur Heykelleri¸ 15¸ 48 (9 nolu dipnot) (Naklen: Sühreverdî¸ Kitabu’l-Meşari ve’l-Mutarahat¸ neşr: Henry Corbin¸ Ouevres Phlosophiques et Mystiques içinde¸ Tahran 1993¸ I¸ 505).
28- Eserlerinden bazısının isimleri şunlardır: Telvihat (Levhalaştırmalar)¸ Mukavemat (Karşı Çıkmalar)¸ Mutarahat (Konuşmalar)¸ Hikmetü’l-İşrak (İşrak Felsefesi)¸ Heyâkilü’n-Nur (Nur Heykelleri) Pertev-Name (Aydınlanma Risâlesi)¸ Bostanü’l-Kulûb (Kalpler Bahçesi)¸ el-Gurbetü’l-Garbiyye (Batı Gurbeti)¸ Ruzî ba Cemaat’i Sufiyan (Sufiler Topluluğuyla Bir Gün)¸ Risâle fi’l-Mirac (Mirac Risâlesi)¸ Risale fi Hakikati’l-Işk. Bkz. Nasr¸ Üç Müslüman Bilge¸ 70-72..

Sayfayı Paylaş