VAHDETTE KESRETİ KESRETTE VAHDETİ GÖRMEK

Somuncu Baba

İslâm’ın zâhirî hükümleri yanında derûnî hikmetlerini gerçekleştirebilme yetisi olan tasavvuf¸ toplumun her katmanında etki uyandıran bir düşünce sistemidir¸ bireysel kemâlin yanında sosyal ki

İslâm’ın zâhirî hükümleri yanında derûnî hikmetlerini gerçekleştirebilme yetisi olan tasavvuf¸ toplumun her katmanında etki uyandıran bir düşünce sistemidir¸ bireysel kemâlin yanında sosyal kimliğin de kazanılmasını öngörmektedir. Tasavvuf¸ “halvet der-encümen/halk içinde Hak ile beraber olmak” duygusunu şiâr edinmektedir. Halvet¸ uzlet¸ inziv⸠erbaîn¸ çile¸ tefekkür¸ tezekkür¸ zikir ve tesbîhât gibi görevler yükleyerek¸ kendine yabancılaşmayan¸ kendinden kaçmayan¸ bilakis kendi ile yüzleşebilen¸ kendinin farkında olan ve bireysel gelişim seyrini gerçekleştirebilen fertler yetiştirir. Kemâl yolculuğunda manevî donanıma eren sâlikler¸ diğer yandan hizmet¸ sohbet¸ celvet¸ îsâr¸ uhuvvet anlayışı ile de kendinden topluma bir şeyler vermeye çalışır. Dervişin halvet ve tekke hayatı daimî olmadığı için¸ onun aynı zamanda günlük hayatın her karesinde yer alabildiğini görmekteyiz. Dervişliğin gâyesi Hakk’a vuslat ve fenâ hâlinin gerçekleşmesidir. Derviş¸ yaratılmışa Hak nazarı ile bakmadan Hakk’a ulaşamaz. Halkın sıkıntılarını yüklenmeden Hakk’ın şarabını yudumlayamaz.
Fenâ Fi’l-ihvân
Dervişlik yolunun bidâyetinde sâlikin¸ “fenâ fi’l-ihvân/aynı
şeyhe intisap eden kardeşlerini candan benimsemesi” duygusuna
bürünmesi istenir. Farklı bedenlerde ortak rûhun tecellî etmesi
sağlanır. Bu duyguyla o¸ başkalarını sevebilmeyi¸ ötekini kendinden
bilmeyi¸ başkasını görebilmeyi¸ nefsânî arzular yerine
Rahmânî duygularla hareket edebilmeyi öğrenir. Sürekli
eleştiri oklarını başkalarına yöneltmek yerine¸ iç muhâsebe
eğitimi almaya ve onun sonucunda özeleştiri yapmaya başlar.
Ortada bir sorun varsa¸ öncelikli olarak kendi kusûrunu görmeye çalışır. “Eller
yahşi biz yaman” anlayışı ile başkasına karşı
optimist/iyimser olurken¸ kendisine karşı kuşku duygularını depreştirir.
Kendi benlik duygusunu/enâniyetini tatmîne koyulan günümüz
insanının iflah olmaz hastalığı yerine nefsini eğitmeyi¸ hatasını görebilmeyi
ve kendi kusûrunun farkında olabilmeyi öğrenir. Elindekini kardeşi
ile paylaşmayı¸ gönlünü ve sofrasını kardeşine açabilmeyi¸
verebilmeyi şiâr edinir. Karz-ı hasen (Allah rızası için
borç verme) usulüyle ya da gönüllü destekleri ile
kardeşinin ekonomik sıkıntılarına tercüman olduğu kadar¸ haldaşı¸
gönüldaşı ve sohbetdaşı bir dost olarak da onun iç sıkıntılarına¸
yalnızlığına ve her türlü bunalımına hayat iksîri olur. İncitmeyen
sözleri¸ yerinde uyarıları¸ dirilten muştuları ve güç veren
duaları ile kardeşini taşımaya çalışır. Zira onun
dünyasında bâr olmak/yük olmak değil¸ yâr olmak esastır.
Onlar¸ aynı şeyhin meclisinde ortak atan kalb ritimlerine sahiptirler.
Aralarındaki uhuvvet bilinci kendine değil kardeşine pâye vermeyi
gerektirir. Her biri bir diğerinin aynası ve dayanağı olmaları hasebiyle toplu
atan yürekler mesâbesindedirler. Dolayısıyla iki padişah koca
bir cihana sığmazken¸ kırk derviş bir postta oturur hâle gelmiştir.
Birbirinin gönlünde yer edinenlerin sığamayacakları mekân yoktur.
Herkesin hakkını gerektiği gibi yerine getirmeyi ilke edinen derviş¸
farklılıkları bünyesinde toplamaya¸ zıtların ahengini sağlamaya¸ yani câmiu’l-ezdâd
olmaya başlar.
Câmiu’l-Ezdâd / Zıtların Âhengi
Tasavvufun bir şartı teslimiyetse diğer bir şartı uhuvvettir.
Aynı tekkenin mensupları olarak acı ve tatlı hallerinde¸ mutlu ve kederli günlerinde
birbirinin destekçisi olan dervişler¸ dar planda gerçekleşen
tarîkat kardeşliğini ümmet planına taşıma eğitimi
almışlardır. Onlar aynı şeyhin dervişleri olarak beraberlik
rûhunu taşıdıkları gibi aynı peygamberin davet halkasında yer aldıkları
için tüm inananlar olarak ortak bilince sahip olmayı da şiâr
edinmişlerdir. Allah’ın kardeş kıldığı inananlar arasında
sorun olmayı değil sorunları gidermeyi esas almışlardır.
Tasavvuf¸ ilm-i zevk olduğu ve seçkinler yolu kabul edildiği için
bu yolda dışlamak¸ reddetmek¸ kovmak yoktur. Sûfîlerin gönülleri
engin¸ dergâhları esenlik vericidir. Onlar dar kalıplara¸ kendi kliklerine¸
kendi dünyalarına hapsolmayı değil¸ içinde bulunduğumuz dünyanın
yaşanabilir bir huzur adası hâline gelmesine öncülük
etmişlerdir. Sonsuzluk yolcusu olan bu şahsiyetlerin hakîkati
kendilerinden ve kendi düşündüklerinden ibâret görmeleri
söz konusu olabilir mi? Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmeye çalışanların
bağnazlığı¸ körlüğü ve taassubu olur mu? Hakk’ın ve haklının
yanında yer alan bu erdemliler¸ “Gel¸ ne olursan ol yine gel¸ bu dergâh
umutsuzluk dergâhı değildir.” diyerek buluşmaya¸ kaynaşmaya
ve birlikte yaşamaya davet etmişler¸ Hakk’ın ışığını
kararan kalblere taşımaya koyulmuşlardır. Ashâb-ı kirâmın
yolunu takip eden sûfî kitleler¸ orduların beldeleri fethe koyulmadan önce
belde halklarının gönüllerini fethetmeye¸ onların kalblerini İslâm’a
açmaya çalışmışlardır.
Hasan-ı Basrî (ö.110 / 728)¸ Cüneyd-i Bağdâdî (ö.
269 / 882)¸ Ahmed-i Yesevî (ö.562 / 1166)¸ Abdülkâdir-i
Geylânî (ö. 561/1166)¸ Hacı Bektaş-ı Velî (ö.669/1271)¸
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672 /
1273)¸ Eşrefoğlu Rûmî (ö. 874 / 1469)¸ Şemseddîn-i
Sivâsî (ö.1006/ 1597)¸ Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî (ö.1038/1628)¸
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö.1242/1826)¸ Abdülhakîm-i
Arvâsî (ö. l362/ l943) ve İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak
(ö.1393/1973) gibi her devrin çok özel isimleri farklılıkları
meclislerinde eritmiş şahsiyetlerdi. Onlar hiçlik ve mahviyet
duygusunu esas kabul etmişlerdi¸ özlerinde zıtlıklar tabiî olarak
barındığı halde¸ o zıtların âhengini sağladıkları için kendilerine
câmiu’l-ezdâd adı verilmiştir. Hâl dilinden anlarlar¸
her derdin devâsını fark ederler¸ herkese anlayacağı dilden konuşurlar¸
sözlerinde derinlik¸ yüzlerinde nûrânîlik ve nazarlarında
basîret vardır. Bu özellikleri nedeniyle onların kapısını çalan
herkeş o dünyadan bir şeyler alabilmiş¸ konumuna göre
istifade edebilmiş¸ meramını anlatabilmiş¸ sıkıntısını giderebilmiş ve
kendisini oraya ait görebilmiştir.
Bilhassa ümmetin çözülme yaşadığı; kıtlık¸ kuraklık¸
açlık¸ sefâlet¸ savaş¸ kargaşa¸ saltanat kavgaları¸
ekonomik buhranlar ve sosyal çalkantılar içinde kıvrandığı dönemlerde ümmetin
motive edici güçleri onlar olmuşlardır. Ahmed-i Yesevî’nin
Orta Asya’daki¸ Ahî Evran-ı Velî (ö. 659/1261)’nin
Anadolu’daki¸ İmâm Rabbânî (ö.1034/1624) nin Hindistan’daki¸
Ahmed Zerrûk (ö.899/1493)’un Libya’daki¸ Şeyh Şâmil
(ö. 1288/1871)’in Kafkasya’daki faaliyetleri bunun örneklerinden
birkaçıdır.
Tekkelerin Birlik Atmosferi
Tekkeler aslına sâdık kaldığı ve kendilerinden beklenen işlevi
yürüttükleri dönemlerde toplumun her kesimine hitâbetmişlerdir.
Onlar¸ köylüsü şehirlisi¸ kadını erkeği¸ yerlisi yabancısı¸
genci yaşlısı¸ âlimi cahili¸ fakiri zengini ile birlik mekânı
konumuna gelmişlerdir. Camilerde yaşanan ve yakalanan birlik rûhu¸
tekkelerdeki eğitimle daha da güçlendirilmiştir. İslâm
coğrafyasının her tarafına yayılan tekkeleri ile aynı tarîkatın mensupları¸
farklı mezhep ve coğrafyaya ait olsalar da rahatlıkla kaynaşabilmişlerdir.
Tahkîkî imana ermek isteyen dervişler¸ dinin merâsim
boyutundan ziyâde özünü yakalamayı gâye edinmişlerdir.
Bu nedenle mezhep farklılıklarını gündeme taşımamış¸ mezhep
taassubuna bürünmemiş¸ mezhep taklitçiliğine düşmekten
kurtulmaya çalışmışlardır. Örnek olarak¸ İslâm
birliği siyâsetini/İttihâd-ı İslâm düşüncesini
benimseyen II. Abdülhamid¸ bu hedefini gerçekleştirme yolunda¸
daha çok tekkelerin birleştirici ruhundan¸ tarîkat şeyhlerinin
saygın kişiliğinden ve derviş zümrelerinin hasbî gayretlerinden
faydalanmaya çalışmıştır.
Vahdette Kesreti Kesrette Vahdeti/Birlikte Çokluğu Çoklukta Birliği
Görmek
Tasavvuf düşüncesinde birlik esaş çokluk izâfîdir.
Var diyebileceğimiz¸ yok olma ihtimâli hiç düşünemeyecek
yegâne varlık Hak Teâlâ’dir. O’nun varlığı aslî¸
diğerlerinin mevcûdiyeti O’na bağlıdır. Çokluk aynasında
yansıyan Hakk’ın isim ve sıfatlarıdır. Kesret âlemine baktığımızda¸
her şey aslında Hak’tan geldiğini¸ Hakk’a ait olduğunu ve
Hakk’a işaret ettiğini göstermektedir. Varlıklar arasında
anlamsız¸ faydasız ve gereksiz olan yoktur. Zira Allah’ın yaratmasında
abes bulunmaz. Kozmik düzendeki bu ahengi fark ettikten sonra¸ insanoğlu
olarak bize düşen de bu birliği idrâk edebilmektir¸ zarfın
içindeki mazrûfu fark edebilmektir. O zaman tüm varlıkların
gereksinimlerini Allah’tan karşıladıklarını¸ çokluk olarak
gördüğümüz¸ farklılıklar diye bildiğimiz tüm ayrılıkların “Bir” olan
Allah’tan farklı yansımalar olduğunu bilmiş oluruz. Hakk’ın
celâl ve cemâl tecellîsini¸ kahrını ve lutfunu¸ O’dan
gelen mihnet ve nimeti bir gördüğümüz zaman kozmik gerçeği
idrâk etmiş oluruz. Eşyanın hakâkatini idrak edenler¸
insân-ı kâmillerdir.
Tasavvuf düşüncesine göre insân-ı kâmil toplayıcı
ve yol gösterici bir varlıktır. Hakk’a bakan yönü ile Hakk’ın
vasıflarını kazanmış¸ halka bakan yönü ile de yaratılmışların
vasıflarını yüklenmiştir. Âlemin tüm kodları insan denilen
sırda saklıdır. İnsan kendini bildiği¸ hakikatini idrâk ettiği takdirde
konumunu da belirlemiş olacaktır. O zaman kan döken¸ bozgunculuk çıkararak
fesada ve yıkıma yol açan değil; diriltmeye¸ yaşatmaya¸ düzeltmeye
ve düzenlemeye koyulan varlık olacaktır. Bu özelliği ile meleklere öğretmenlik
yapacak¸ gâye varlık özelliğini gerçekleştirecektir.
Yetkin insanların olmadığı¸ kalıbı ile değil adamlığı ile temayüz eden
şahsiyetlerin bulunmadığı zamanlarda insanlık kaos ve bunalıma sürüklenmiştir.
Sonuç Yerine
Kurtlar sofrasına dönen dünyamız¸ günümüzde artık küresel
kaosa sürüklenmekte¸ kargaşa yaşamaktadır. Farklılıklar
gündemde tutulmakta¸ ayrılıklar dillendirilmekte¸ menfaatler çatıştırılmaktadır.
En acısı da güç odaklarının¸ kendi menfaatlerini korumak ve kollamak
için bizleri birbirimize düşürmesi¸ bizleri kısır döngü içerisine çatışmaya çekmesi¸
bulanık suda bizleri avlamaya devam etmeleridir. Bunun sonucu olarak da terör
ve şiddetin kol gezdiği dünya coğrafyasında kardeş kanları
dökülmekte¸ kardeş halklar birbirine kırdırılmakta¸ tarihî kazanımlarımız
hebâ edilmektedir.
Milliyet¸ cinsiyet¸ âidiyet¸ cemiyet gibi farklılıklarımız bir gerçektir.
Ama bunlar çatışmanın değil¸ kaynaşmanın unsurlarıdır aslında.
Millî ve manevî değerlerimizi yıpratmadan farklılıklarımızı zenginlik
olarak kabul etmemiz gerekir. Bir kilimin desenleri gibi farklı renk tonlarını
ortak aşk potasında eriten tasavvuf düşüncesinin birlik
rûhuna bugün her zamankinden daha çok muhtacız. Kinlerinden
arınan¸ öfkelerini yutan¸ hasmâne davranışlarından kaçınan¸
menfaat avcılığına soyunmaktan uzaklaşan bir toplum vücûda
getirmemiz gerekmektedir.
Hasbî duygularla bir araya gelen¸ bir bedenin uzuvları gibi aynı acıyı
içinde duyan¸ ümmetin dertleri ile dertlenen¸ insanlığın iyiliğini
isteyen¸ dünyanın dört bir yanında kalender ruhlu bir yaşamla
başkalarını yaşatmaya koyulan “Kolanizatör Türk
Dervişleri”nin aşk mektebine kaydolmaya¸ insanlık denilen
cevheri yaşatmaya¸ kâinat kitabını okumaya ve Allah’ın Kur’ân’ını
hayatımızta tatbik etmeye çok muhtacız. Dirliğimiz birliğimizde¸ iriliğimiz
dirliğimizde saklıdır. Çünkü tasavvufî eğitimle kazanılan
fenâ fi’l-ihvân bilinci¸ ötekini anlamaya¸ kardeşimizi
sevmeye¸ inananlarla kucaklaşmaya ve tüm insanlıkla kaynaşmaya
sevk eder.

Sayfayı Paylaş