PROF. DR. H. KÂMİL YILMAZ: TASAVVUFUN TEMEL FELSEFESİ BİRLİKTİR.

Somuncu Baba

1952 İzmit (Karaabdülbaki) doğumlu. 1963’te Akmeşe Bölge İlkokulu’nu¸ 1970’te Adapazarı İmam Hatip Lisesi’ni¸ 1974’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi.

1952 İzmit (Karaabdülbaki) doğumlu. 1963’te Akmeşe Bölge İlkokulu’nu¸ 1970’te Adapazarı İmam Hatip Lisesi’ni¸ 1974’te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi. 1977’de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Tasavvuf ve Tarihi alanında asistan oldu. Mayıs 1983’te “Doktor” unvanını aldı. Aynı yıl “Yardımcı Doçent” oldu. 1989’da “Doçent”¸ 1996’da “Profesör” oldu. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanıdır. Neşredilmiş yirmi kadar eseri¸ muhtelif dergilerde yayınlanmış makaleleri¸ ansiklopedi maddeleri ve çeşitli bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır. Evli ve beş çocuk babasıdır.
Eserlerinden Bazıları:
Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Celvetiyye Tarîkatı
/Tasavvufî Hadis Şerhleri /Nefs Terbiyesinde Açlık ve Az
Yemek /Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar /Peygamberimiz ve Günlük
Hayatı /Gönül Erleri 1-2 /Altın Silsile /Tasavvuf Meseleleri /Rûhânî Hayat
/Tasavvufî Bakış /Gönül Penceresinden /İslâm Tasavvufu/Avârif
Tercümesi /İlim¸ Amel¸ Seyr u Sülûk /Delilleriyle Marifet Yolu.
Tasavvufta birlik beraberlik anlayışı nasıldır?
Tasavvuf zaten birlik için vardır. Tevhîd ve vahdet kâinattaki
birliği anlatan bir sistemdir. Tasavvuf ontolojik mânâda tevhîdi
birliği merkeze almış varlığın birliği noktasında fikirler geliştirmiştir.
Tasavvufun temel felsefesi birliktir diye sözlerime başlamak isterim.
Birliğin bir inanç ve ontolojik boyutu olduğu gibi bir de sosyolojik
ve psikolojik boyutu var. Yâni toplum hayatına yansıyan birlik ve beraberlik
var. Bu mânâda tasavvuf insanları ve kitleyi âile sıcaklığı
içerisinde kucaklamayı hedefleyen ve Müslümanları büyük
bir âilenin fertleri olarak gören yapıya sahiptir. Tasavvuf her insanı
potansiyel Müslüman olarak görür.
Bireyselcilik¸ ferdiyetçilik tasavvufun açılımında elbette vardır. Çünkü insanlar
tek tek toplumu oluşturur. Dolayısıyla yukardan baktığımız zaman toplumu;
aşağıdan baktığınız zaman fertleri görürüz. Ferdî planda
aslolan fertlerin de birebir kendi kendini inşa etmesi¸ gönüllerini
ve kendi manevî dünyalarını yüceltmesidir. İnsan projeksiyonu önce
kendisine çevirmeli¸ kendinin farkında olmalı¸ kendini tanımalı ve ondan
sonra Rabbına giden yolu bulmalıdır. Kur’ân’ın ilk emri insanın önce
kendisini tanımasıdır. Allah Teâlâ buyurmaktadır:

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O¸ insanı ana rahminde tutunan embriyomdan yarattı.
Oku! Kalemle öğreten¸ insana bilmediğini bildiren Rabbin¸ en büyük
kerem sahibidir.” Yâni sen nerden geliyorsun¸ yaratılışın
nedir? Bu sürece insanın kafa yorması gerekmektedir. Kendini sorgulamaya
yönelik bir hedef gösteriyor Allah Teâlâ insana…
Madem ki tasavvuf diyoruz¸ Hz. Mevlânâ’dan bahsetmemek olmaz.
Hz. Mevlânâ Kur’ân’ın tefsîri mânâsındaki
Mesnevî’sinde: “Dinle¸ ney ne şikâyetlerde bulunuyor.
Ayrılık derdini anlatıyor” diyor. Orada insanın yolculuğu¸ âlem-i
ervâhtan dünyaya gelişi anlatılır. İnsanın gönül
dünyasını inşâ etmesi¸ orayı dünyaya âid kirlerden¸
paslardan arındırıp Rabbına layık hâle getirmesi için öğütler
verir Hz. Mevlânâ.
Mevlânâ rûhun bu dünyaya yabancılaşmasından bahseder.
Dolayısıyla burada bireyin kendi kendini inşâ etmesi önemlidir.
Burada insanın bir başka elden tutunmaya ihtiyâcı vardır. İnsan
o elden tuttuktan sonra o elle birlikte artık ferdiyetten¸ bireysellikten kurtulup
cemâate¸ cemiyete¸ birliğe¸ topluma doğru kucak açar. Önce
bir olarak başlar ondan sonra bütün olur. Vahdet deryâsına
hem ontolojik mânâda hem de sosyolojik mânâda ulaşır.
Cemaatin içerisine girer¸ halkın arasına karışır¸ toplumla beraber
olur ve halkın bütün acılarını ve sancılarını dertlerini yüreğinde
hisseder.
Efendimiz’in (s.a.v) buyurduğu: “Müslümanların genel yapısı
bir tek vücut gibidir. Birinin başı ağrıdığı zaman diğerinin başı
ağrır. Birinin uzvu hastalandığı zaman diğerinin de uzvu hastalanır.” Bütün
bir toplum bir vücut gibidir. İnsanlar da o bedenin organlarıdır. Tasavvufta
da durum böyledir. Tasavvuf erbâbına göre insanlar birbirlerinin
derdleri ile derdlenmek¸ acılarını paylaşmak durumundadır. Nitekim Ebu’l-Hasan
Harakânî Hazretleri IV. ve V. asırda yaşamış bir büyük
velîdir. O diyor ki:

Şam’da bir Müslümanın ayağına bir diken batsa benim ayağım
kanar. Horasan’da bir Müslümanın ayağına bir taş çarpsa
benim ayağım sızlar.” İşte kendi gönlünü inşâ etmiş ve
arındırmış bir insanın anlayışı budur. Hatta Bâyezîd
Bistâmî için anlatırlar: Bir gün talebeleri ile beraber
halka olmuş sohbet ederken bir densiz gelip en başta oturan talebesine
bir şiş saplıyor. O anda öylesine bir empati oluşuyor
ki¸ en sondakinin bacağından kan çıkıyor. Hatta halkada bulunanların
her birinin baldırından kan akıyor. Bu empatiyi gösteriyor¸ birliği beraberliği
gösteriyor.
Tasavvufta insan bir yola girdikten sonra ben yoktur¸ artık benlikten çıkmıştır.
Biz vardır¸ kardeşler vardır. Zaten o yüzden dikkat ederseniz tasavvufta
fenâ mertebeleri vardır. Bu fenâ mertebeleri önce “fenâ fi’l-ihvân” ile
başlar; yâni sâlikin kardeşlerinde fâni olmasıdır.
Onların hizmetinde¸ sevgisinde¸ ihtiyaçlarını görmede fânî olmasıdır.
Kendini görmezden gelip onlarla beraber olmak¸ onların derdleriyle derdlenmek.
Sonra “fenâ fi’ş-şeyh” vardır; yâni
kendi şeyhinin hizmetinde ve sevgisinde fânî olmak. Ondan
sonra “fenâ fi’r-Rasûl”; yâni Peygamber Efendimiz’de
(s.a.v) fâni olmak ve en sonunda da “Fenâ fillâh”;
yâni vahdet deryâsında birliğe erişmek; kendinden ve varlıktan
geçip¸ gerçek varlığı bulmak. “Attığın zaman sen atmadın
Allah attı. Öldürdüğünüz zaman siz öldürmediniz öldüren
Allah’tır” âyetindeki anlayış gerçekleşiyor.
Sevgi ikiliği ortadan kaldırır. Leylâ Mecnun hikâyelerinde hep geçer:
Mecnun bir süre sonra kendini Leylâ zannetmeye başlar ki doktor
tedâvisi sırasında Leylâ’yı incitirsin diyerek kendisini¸ Leylâ olarak
görmesi bundandır. Fuzûlî’nin şiirlerinde de vardır:
Ger ben isem¸ nesin sen ey Yâr?
Ver sen sen isen neyim men-i zâr?
Yâni eğer sen sen isen¸ ağlayan ben kimim o zaman? Senlik benlik olmamalı.
Ben sensem¸ sen bensin. Sevginin yukarı boyutu budur. Dolayısıyla tasavvuf bu
mânâda fena fi’l-ihvân boyutuyla aslında sosyolojik birliği¸
beraberliği¸ kaynaşmayı ve dayanışmayı hedeflemektedir.
İslâm’da bütün Müslümanlar genel mânâda
bir âile gibi görünmüştür. Bazı Kur’ân âyetleri
ile bazı hadîsleri yan yana değerlendirdiğiniz zaman bu tablo ortaya çıkmaktadır.
Efendimiz’in (s.a.v) hanımları¸ Ahzâb sûresindeki âyet-i
kerîmeye göre: “Ümmetin anneleri” olarak ifâde
edilmektedir. Ebû Dâvud’un rivâyet ettiği bir hadiste. “Ben
sizin babanız makamındayım” buyurmaktadır. Hucurât sûresindeki âyet-i
kerîmede de: “Mü’minler kardeştirler” buyurulur.
Bu duruma göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) baba¸ hanımları anne ve müminler
evlat durumundadır. Tasavvufta da böyledir. Mürşid baba¸ hanımı
vâlide/anne¸ mürîdler de ihvân; yâni o anne-babanın çocuklarıdırlar.
Hedef toplumda sıcak bir âile ortamında fedakârlık anlayışı
ile insanların birbirlerine sevgi ile yaklaşmalarını sağlamak. İnsanlar
ben ben dememeli¸ benden geçmelidir. Eskiden dergâhlarda “benim
nalinim nerde kaldı?” diye kendilerine âid bir şey soranların
hemen ayakkabılarını çevirip¸ kendilerini dışarı çıkarırlarmış.
Burada bana âid bir şey yok¸ düşüncesi hakîmdir.
Şerîatta benim malım benim malım¸ senin malın senin malındır. Tarîkatte
senin malın senin malın¸ benim malım da senin malındır. Hakîkatte ise ne
senin malın senin¸ ne de benim malım benim malımdır¸ hepsi Allah’ın… Bu
duyguya erdikten sonra insanoğlu kendisinin bu dünyada mal bakımından bir
emanetçi olduğunu düşünür ve bunları nasıl olsa
vakti geldiğinde geri vereceğini düşünerek düzenli ilişkiler
kurar. Birlik¸ berberlik ve ferâgat daha kolay olur. Sevgi ve ferâgat
birbirini tetikler.
Asr-ı Saâdet’te Efendimiz (s.a.v) ile Mekke’den beraber giden
muhâcirlere Medîneli ensar¸ ihtiyacı olduğu halde ikrâmda
bulunurdu. Medîneliler ihtiyaçları olduğu halde evlerini¸ her türlü ihtiyaçlarını
böldüler¸ onlara verdiler. Bu paylaşım Rasûlallah’a
olan sevginin eriştirdiği bir paylaşımdır.
Dergâhta da durum böyledir. Dergâha gelen bir tâlibe mürşîd önce
mal ve can sevgisinden soyutlamaya çağırır. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri
Bursa kadısı iken Üftâde hazretlerine gittiğinde Üftâde
hazretlerinin ilk teklifi: Bu zor bir iştir. Bunu yapabilecek misin evladım?
diye olmuştur. Bu işin şartları vardır. Bunları kabul etmen
lazım. Önce resmi vazîfeni bırakacaksın¸ sonra sahip olduğun maddî değerleri
infâk edeceksin¸ fakirlere dağıtacaksın. Sonra da buraya gelip hizmet
edeceksin demiştir. Bütün bu sayılanlar ben ben demekten kendini
alıkoymayı sağlıyor. Tasavvufa dâhil olmuş iseniz nîmet peşinde
koşmayacaksınız. Kahır çekme ve zorluğa râzı olacaksınız.
Yûnus çok güzel ifâde eder:
Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek
Dervîş gönülsüz gerek / Sen dervîş olamazsın
Dervîş olabilmek için kızana kızmamak lazım¸ vurana vurmamak
lazım¸ en keskin kılıç hilm kılıcıdır. Dolayısıyla tasavvuftaki kılıç hilm
kılıcıdır.
Ferdî planda halvet döneminde insanlar¸ yalnızlığa rızâ gösterebilirler.
Ama genelde toplum içinde olmak esastır. Hatta halvete giren dervîş başkalarına
zarar vermemek ve nefsi terbiye etmek için bu işi yapar. Sonuçta
ferdiyetçilik de yalnızlık da tasavvufta yoktur. Tasavvufun özünde
birlik vardır. Varlığın birliği¸ toplumun birliği ve gönüllerin
birliği vardır. Tasavvufta aynı işleri yapanlar bir süre sonra kalblerini
buluştururlar. Kalblerin buluşması için insanların câmide
aynı heyecanla¸ aynı safta durmaları¸ aynı sokakta yürümeleri¸ aynı
bayrağın altında toplanmaları ve aynı ülkenin topraklarını paylaşmaları
gerekir.
Gönüller Sultanı Hüdâyî hazretlerinin birlik beraberliğe
verdiği önem ve yaşantısında buna verdiği yer nasıldır?
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri yaşadığı XVI.
ve XVII. yüzyılın önemli mânâ sultanlarından birisidir.
Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bir ilim adamı ve gönül adamının
mazhar olabileceği mertebelere ulaşmıştır. Müderris olmuştur¸
kadı olmuştur. En sonunda da gönüllere ve sultanlara sultan
olmuştur. Onun gönüllere sultan olması aslında insanları önemsemesi
ile insanlara değer vermesi ve her insana yaklaşması ile sorunlarına
ortak olması iledir. İnsanlara lider olmayı sağlayan çok önemli
iki özellik vardır: Bunlardan biri tevâzû¸ öbürü cömerdlik.
Bir insanda tevâzû varsa bu mıknatıs gibi insanları çeker.
Tevâzû ehli insanlar her zaman etrafındakiler tarafından sevilirler.
Kibir dolu insanlar ise sürekli iticidirler. Hüdâyî hazretleri
ilmi¸ irfânı ve mânevî konumuna rağmen halkın içerisinde
herkesle oturup kalkan¸ herkese değer gösteren ve son derece mütevazi
biridir. Mütevazi kimliği ile toplumun kaynaşmasına¸ birliğine
son derece önemli hizmetleri olmuştur. Allah ona maddî imkânlar
lütfetmiştir. Ama o¸ bu malını ümmetin refâhına¸ milletin
huzûruna vakfederek kullanmış¸ şahsî hesapları için
kullanmamıştır. Cömerd davranmıştır. Bu cömerdlik onun
insanların gönüllerinde taht kurmasını sağlamıştır. Hüdâyî hazretleri
malıyla¸ diliyle¸ gönlüyle ve eserleriyle insanlara sürekli ihsânda
bulunmaktadır. Sahip olduğu tüm malı ümmete kullanarak ihsânda
bulunmaktadır. Bütün bunlar sâyesinde o toplumun sevgilisi olmuştur.
Hüdâyî hazretleri ile aynı dönemde yetişmiş olan
Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sinde Hüdâyî hazretlerinin
elini öptüğünü ve yetmiş bin mürîdi olduğunu
söylüyor. Bu günün şartlarına göre gerçekten
bu rakam çok büyük bir rakam. Sayıyı biraz abartılı olduğunu
düşünsek bile binlerce insan tarafından her gün ziyâret
edildiğini biliyoruz. Bu da onun bir gönül insanı olması¸ insanlara
değer vermesinden dolayıdır. Herkese insan olduğu için saygı ve sevgi
göstermesidir. Ne sohbette cimrilik yapıyor¸ ne de infakta cimrilik yapıyor.
Sürekli şiirlerinde de insanları birliğe¸ kardeşliğe çağırıyor.
Nitekim bir şiirinde:
Buyruğun tut Rahmân’ın¸ tevhîde gel tevhîde
Tazelensin îmânın¸ tevhîde gel tevhîde.
Yine tevhîd ile alakalı güzel bir şiiri şöyledir:
Tevhîd ile olur her derde dermân
Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler
Tevhîd ile olur her müşkil âsân
Hakk’a tevhîd ile ermiş erenler.
Sevgi ile insanları cem’ etmeye çalışmış ve yeri geldiğinde
herkesin ayağına gidecek kadar tevâzû sahibiydi. Zamanında İstanbul’un
büyük bir kısmı tâun hastalığına yakalanmıştı. Büyük
sayıda ölümler söz konusu idi. O da iki oğlunu kaybetmişti
bu hastalık yüzünden. Hüdâyî hazretleri Okmeydanı’nda
geniş bir alanda yoğun kalabalık ile duâya çıkmıştı.
Oğullarının vefâtından sonra şöyle demişti:
Veren Sensin¸ alan Sen¸ kılan Sen¸
Ne verdinse odur¸ dahi nemiz var.
Yâni bunları Sen verdin¸ Sen aldın¸ bize neyi nasîb ettinse elimizdeki
odur. İnsan emanetçidir. Dolayısıyla Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin
toplumun birliği ve düzeninin kurulması açısından çok faydası
olmuştur. Toplumun huzûrunu bozacak olan çıban başlarına
karşı da müdâhaleleri söz konusudur. Devletin manevî yapısının
yanında siyâsi yapısının da korunmasına katkı sağlamıştır.
Tasavvuf bireyselliği ne derece önemsiyor ?
İlk olarak tasavvuf bireyselliği önemsiyor. Her insan tasavvufta kâinatın
göz bebeğidir. Dolayısıyla insan fert olarak her şeyden üstündür.
Her insan da aynı zamanda potansiyel Müslümandır. İster Hristiyan
olsun¸ ister Ermeni olsun¸ Rum olsun potansiyel Müslümandır. Ve her
insan saygındır. Bu gözle baktığı için tasavvuf bireysel insanı
da önemsemiştir. Toplumu oluşturan bireydir. Hayat tarzı olarak
ise tasavvuf ferdiyetçiliğe¸ bireyselciliğe sıcak bakmaz. Sâdece
bireyin mutluluğunu düşündüğünüz zaman toplumsal
barışı sağlamak çok zor olur. Komünist sistemde sâdece
toplum önemlidir. Bireyin hiçbir değeri yoktur. Batı medeniyetinde
bugünkü sosyal anlayışta ise ferdiyetçilik önemlidir.
Bu da çok yanlış. Doğrusu ferdi fert olarak¸ toplumu toplum olarak
görmek ve her ikisi için de çözümler üretmektir.
İslâm ve tasavvuf aslında bunu yapmışlardır. Tasavvuf İslâm’ın
bir parçasıdır.
Verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ederiz
Hocam…
Ben teşekkür ederim.

Sayfayı Paylaş