BİR OLANIN ADI İLE

Somuncu Baba

Arapçada ‘tek’ anlamına gelen “ehad” sözcüğü¸ iki anlamda kullanılır: Bunlardan ilki¸ nefiy¸ diğeri ise¸ isbât içindir.

Arapçada ‘tek’ anlamına gelen “ehad” sözcüğü¸ iki anlamda kullanılır: Bunlardan ilki¸ nefiy¸ diğeri ise¸ isbât içindir. Nefiyle ilgili olanı o cinsin hepsini kapsamı içine alır; azına ve çoğuna; gerek toptan ve gerekse teker teker şâmil olur. Bu mânânın isbât için kullanılması doğru değildir. Nitekim “Evde hiç kimse yok.” dendiği zaman bir¸ iki veya daha fazlası topluca ya da ayrı olarak yoktur demek istenir. İşte bu anlamda müsbet olarak kullanılması doğru değildir. Çünkü iki sayısı olumsuz cümlede doğru olursa da¸ olumlu cümlede doğru olmaz. Buna göre¸ “Evde bir kişi var.” denilince¸ burada bir kişinin isbâtı bulunduğu gibi¸ bunun üzerinde olanların da topluca veya ayrı ayrı varlığı isbât edilmiş olur.1
İsbât için kullanılan “bir”e gelince; bu da üç şekildedir. İlki¸ onlar basamağına eklenen birdir; onbir¸ yirmibir gibi.. İkincisi tamlayan ve tamlanan gibi evvel anlamına kullanılan birdir. Nitekim bu mânâda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Biriniz efendinize şarap içirecek¸ diğeri de asılacak¸ kuşlar onun başından yiyecektir.”2 Arapça’da Pazartesi günü için de “ehad” kullanılır. Üçüncüsü ise¸ mutlak sıfat olarak kullanılır ve ancak Allah’ın vasfı olarak ifade edilir: “De ki O Allah tektir”3 âyetinde geçtiği gibi.4
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın tek oluşunu ifade eden birçok âyet vardır. Bu âyetlerden bir kısmı şöyledir:
“ Her halde hepinizin ilâhı¸ bir tek ilâhtır. Ondan başka bir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîmdir.”5
“ ..O¸ ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve gerçekten ben¸ sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım” de. 6
“ ..O tek ve kahredici olan Allah’tan başka tanrı da yoktur.”7
“ ..Ki sizin ilâhınız birdir.”8
Her ne kadar “ehad” ile “vâhid” arasında farklılıklar varsa da “ehâd” kelimesi¸ “vâhid” anlamına da gelir. Vâhid¸ tek ve eşsiz demek olup; zâtında¸ sıfatlarında¸ fiillerinde¸ isimlerinde ve hükümlerinde ortağı ve benzeri olmayan demektir. İşte bütün bu özelliklerle nitelendirilen zât¸ Cenâb-ı Hak’tır. Vâhid¸ Allah’ın bir vasfı olduğu zaman; bölünme¸ çoğalma ve üreme kabul etmeyen anlamınadır. Bu vahdetin ağırlığından dolayı Allah (c.c)¸ “Allah bir olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların yürekleri burkulur da¸ O’ndan başkaları anıldığı zaman derhal yüzleri güler.”9 buyurmuştur ki¸ bu anlamda vâhid¸ tek¸ yalnız demektir. O halde vâhid sözcüğünün iki anlamı vardır. Birisi¸ vahdet kendisiyle kaim olan; asla bölünme ve parçalanma kabul etmeyen; diğeri ise¸ zâtında ortağı¸ fiil ve sıfatlarında benzeri olmayandır.10
Arapçada elif-lamlı şekliyle el-Ehad tabiri¸ mutlak vasıf olarak sadece Allah hakkında kullanılır. O zaman¸ mânâsı parçalanmayan¸ ikilenmeyen¸ ikincisi bulunmayan anlamına gelir. Dolayısıyla bölünmeyene vâhid denilir. Bu¸ parçası ve boyutu yok mânâsınadır. Nokta da böyledir. Boyutu olmadığı için¸ bölünme¸ parçalanma kabul etmez. Bu anlamda Yüce Allah da birdir¸ zâtında kısımlara ayrılması muhaldir. İkilenmeyen demekse¸ bir eşi bulunmayan demektir. Güneş gibi. Her ne kadar güneş bir cisim olarak bölünebilir¸ parçalanabilir özelliklerine sahipse de evrenin görülebilen kısmında bir benzeri dahi mevcut değildir. Ama buna rağmen mümkinü’l-vücûd olduğu için bir benzerinin bulunması her zaman imkân dâhilindedir. Var da olabilir yok da olabilir. Yüce Allah ise¸ vâcibu’l-vücud olup¸ varlığı kendi zâtının gereği olduğu için¸ bir benzeri mümkün değildir.11
Ahlâkımızı Güzelleştirmekte Vâhid Olmak
Acaba¸ “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız.” rivâyetinden hareket edecek olursak insanın ahlâkî hayatında Allahu Teâlâ’nın el-Vâhid ism-i şerîfi nasıl anlam bulacaktır? İnsanın vâhid olması nasıl mümkün olabilir? Bu¸ eğer hayırlı hasletler ve övülmüş ahlâkî meziyetler konusunda insanlardan hiçbirisi o kimsenin sahip olduğu ahlâkî güzellik düzeyine çıkmamışsa¸ işte o zaman bu isimden bir nebzecik hisse almış anlamınadır. Çünkü insanlık tarihinin başka dönemlerinde onun benzerinin ortaya çıkmış olması veya benzerinin bulunması mümkündür. Yine bu benzeri bulunmayış¸ bütün hasletlere nisbetle değil¸ bazı hasletlere nisbetledir.12
Ö te yandan¸ el-esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın en güzel isimleri¸ bize O’nu tanıtan ve O’nun bu isminden hisse almamızı sağlayan¸ bu mânâda her birisi ahlâkî hayatımızda anlamlandırılması gereken niteliklerdir. Aynı zamanda Yüce Allah’ın “el-Vâhid” ism-i şerîfi bize hayatımızın her alanında tevhîd aramamız gerektiğini de öğretiyor. Çünkü İslâm Dini’nin özünü¸ tevhîd inancı oluşturur. Tevhîd¸ her şeyden önce Allah Teâlâ’yı zatında¸ sıfatlarında ve fiillerinde bir kabul edip; zatında¸ sıfatlarında ve fiillerinde O’na bir baş-kasını denk¸ emsal ve ortak tutmamak demektir. İnanan insana gerekli olan¸ Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilmesi ve O’na yürekten inanıp bağlanmasıdır.
Tevhîd¸ bir binanın su basmanı gibidir. Nasıl ki binaların zemin etütleri iyi tesbit edilmeden¸ kaç nokta şiddetindeki bir depreme dayanıklı olacağı matematiksel mânâda iyi hesaplanmadan yapılırsa¸ böyle bir bina her zaman risk faktörü taşır. İşte tevhîd inancı da buna benzer. Evvel⸠kişilik etütleri iyi yapılmalı¸ insanımız tevhîd inancı doğrultusunda yetiştirilirken kaç derecelik bir şirk¸ küfür ve inkâr şiddetindeki fikir depremine dayanabileceği önceden iyi tesbit edilmeli ve buna göre tevhîd eğitimi verilmelidir. Dolayısıyla¸ birey ve toplum yapısında tevhîd inancı¸ sağlam temeller üzerine oturtulmadan sağlam duruşların ve şahsiyetli kişiliklerin ortaya çıkması veya sürdürülmesi kolay değildir.
Müslümanda hayatın her alanıyla ilgili tevhîde dayalı bir bakış açısı netleşmediği zaman¸ zihnî yapıda ikilem ve parçalanma gibi derin fay hatları oluşur. İslâmî literatürde orijinal ifadesiyle bu fay hattının ve parçalanmanın adı¸ şirktir. Şirk¸ kişinin; Allah’a¸ kendisine ve kader birliği ettiği toplumunun değer yargılarına yabancılaşmasını beraberinde getirir. Zihnî ve ruhî hayatta meydana gelen bu parçalanma/ikilem¸ değerler alanındaki savrulmalara yansır¸ fert bazında tek bir insanla da sınırlı kalmaz¸ sosyal hayatta insanın konumuna ve itibar derecesine göre; “kan dökücü ve ayrılık çıkarıcı”13 özelliğini de ön plana çıka rır. Çünkü tevhîdî bakış açısında insana büyük değer verilir. “Bir insanı öldüren bütün insanlığı¸ bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir.”14 Görüldüğü gibi parçalanmış bir düşünce yapısının faturasının¸ kişinin kendi özel hayatıyla sınırlı kalmayıp¸ bu ayrılık çıkarıcı ateş¸ cemiyeti ve hatta kişinin statüsüne bağlı olarak küresel ölçekte dün yayı bile sarsacak bir sonuca gitmesi her zaman için kaçınılmazdır. İşte bu maksatla dinimiz İslâm¸ mensuplarının hangi dile¸ hangi renge ve hangi bölgeye ait olursa olsunlar -ki ırklar ve renkler mozaiği Allah’ın bir sünnetidir15- insana saygı ve kardeşlik ruhu içerisinde olmalarını tevhîdin bir gereği olarak görür.16 Bu sebeple İslâm¸ tevhîdi bozucu her türlü davranış ve hareketler den kaçınmamız gerektiğini her halükarda hatırlatır.17
Hayatımızın Her Alanında Tevhîdi Korumalıyız
Tevhîd inancı insana gönülde¸ dilde ve davranışlarda istikamet alışkanlığı kazandırır. Bu sebeple kıldığımız namazların her rek’atında okuduğumuz Fatiha Suresi’nde: “Bizi doğru yola ilet”18 şeklinde geçen âyet; insanın hakka¸ iyiye¸ güzele yönelmesinin ve her türlü sapık lıktan uzak kalmayı isteme arzusunun bir yansımasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in¸ “Doğru yol” (es-Sırâtü’l-Mustakîm) ifadesini bir şekilde sahabeye bizzat açıkladığını Cabir İbn Abdullah şöyle rivayet ediyor:19
“ Rasûlullah (s.a.v)’ın yanında idik. O¸ yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki¸ soluna da iki paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizginin üzerine koydu ve dedi ki: Bu¸ Allah’ın yoludur. Sonra şu âyeti okudu: “Bu benim dosdoğru yolumdur¸ ona uyunuz; başka yollara uymayınız ki¸ onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır.”20 Sırât-ı Müstakîm¸ ifrat ve tefritten uzak dengeli/vasat bir yaşam biçimidir. Bir başka ifade ile bu yol; Allah Rasûlü’nün ve onun ashabının izlediği yoldur. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın yo luna uymayı¸ topluca O’nun ipine sarılmayı¸ çözülüp parçalanmamayı¸ birlik ve beraberlik içinde yaşamayı” korumamız gerektiği dile getirilir. Bu âyetlerden birkaçı şöyledir:
“ Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın¸ parçalanıp ayrılmayın.”21
“ Allah’a ve Rasûlüne itâat edin. Birbirinizle çekişmeyin¸ aksi takdirde zaafa düşer¸ kuvvet ve devletinizi elden kaçırırsınız.”22
Yüce Allah birinci âyette geçen ilâhî uyarıya kulak vermemenin neticesini¸ açıkça¸ ikinci ayette beyân eder. Gökten yere uzatılmış olan kurtuluş ipi Kur’ân’a sarılıp tutunmadığımız zaman İslâm toplumunun çözülüp dağılacağını¸ kuvvet ve iktidardan olacağını vurgulamaktadır. Bu¸ İslâm ümmetinin özünü yitirmesi¸ ecelinin gelmesidir. “Her ümmetin bir eceli vardır”23 âyetinde geçen ‘ecel’den¸ sadece ümmetin fizikî varlığının sona ermesi mânâsına gelen helâk değil¸ değerler bazında kimliğini kaybetmesi anlaşılmalıdır. Demek ki İslâm ümmetinin birliğini ve bütünlüğünü bozucu¸ toplumun sosyal dokusunu parçalayıcı en büyük unsur¸ tefrika/bölücülüktür. Bu nedenle Müslümanlar hiçbir zaman sosyal yapımızı parçalamaya yönelik davranışlara prim vermezler.
O halde mutlak Vâhid ancak ve ancak şanı yüce olan Allah’tır¸ mutlak vahdet de O’na mahsustur. Müslümanlar olarak vahdetten ayrılmayalım.
Dipnot
1- Râgıb el-İsfehânî¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 12.
2- 12/Yûsuf¸ 41.
3- 112/İhlâş 1.
4- İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 12.
5- 2/Bakara¸ 163.
6- 6/En’âm¸ 19.
7- 38/Sâd¸ 65.
8- 37/Sâffât¸ 4.
9- 39/Zümer¸ 45.
10- Metin Yurdagür¸ Allah’ın Sıfatları¸ İstanbul¸ 1984¸ s. 72-73.
11- İmâm Gazâlî¸ Kitâbu’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsn⸠Mısır¸ ts.¸ s. 96
12- İmâm-ı Gazâli¸ a.g.e.¸ s. 12.
13- 2/Bakara¸ 30.
14- 5/Mâide¸ 32.
15- Bkz. 30/Rûm¸ 22.
16- 49/Hucurât¸ 13.
17- Bkz. 5/Mâide¸ 2.
18- 1/Fâtiha¸ 6.
19- İbn Mâce¸ Sünen¸ “Mukaddime”1¸ I¸ 6¸ Kahire¸ 1372.
20- 6/En’âm¸ 153.
21- 3/Âl-i İmrân¸ 103.
22- 8/Enfâl¸ 46.
23- 7/A’râf¸ 34.

Sayfayı Paylaş