TASAVVUF – İRFAN¸ HİKMET VE SANAT MEDENİYETİ

Somuncu Baba

Tasavvuf; Allah-insan-evren ilişkisini ele alan¸ gaye varlık olarak yaratılan insana evrensel gerçekliğini hatırlatan¸ makro âlemdeki âhengin insanın kendi mikro âleminde de teşekkülünü öngören bir ilimdir. Tasavvuf¸ insanlık tarihi kadar eskidir. Her dinin ve her insanın mutlaka bir sırrî boyutu bulunmaktadır. Eşyanın hakîkatini idrak etmek¸ fizik âleminin ötesinde metafizik gerçekleri algılayabilmek¸ dış dünyanın ve maddenin seyri yanında kendi iç dünyamıza yolculuk yapmak¸ tarih boyunca insanlığın dikkat ve ilgisini çekmiştir. İslâm tasavvufu da hayatı bir bütün olarak kucaklayan¸ hayatın h

Tasavvuf; Allah-insan-evren ilişkisini ele alan¸ gaye varlık olarak yaratılan insana evrensel gerçekliğini hatırlatan¸ makro âlemdeki âhengin insanın kendi mikro âleminde de teşekkülünü öngören bir ilimdir. Tasavvuf¸ insanlık tarihi kadar eskidir. Her dinin ve her insanın mutlaka bir sırrî boyutu bulunmaktadır. Eşyanın hakîkatini idrak etmek¸ fizik âleminin ötesinde metafizik gerçekleri algılayabilmek¸ dış dünyanın ve maddenin seyri yanında kendi iç dünyamıza yolculuk yapmak¸ tarih boyunca insanlığın dikkat ve ilgisini çekmiştir. İslâm tasavvufu da hayatı bir bütün olarak kucaklayan¸ hayatın her karesinde yer almaya çalışan ve geniş tesir halkaları vücuda getiren bir yaşam ve düşünce sistemi olmuştur.
İnsanlık tarihinde ortaya çıkan medeniyetlerin üç ayağı bulunmaktadır: Bunlar; ilim/irfan¸ fikir/felsefe ve güzel sanatlardır. Bu makalemizde biz de tasavvuf medeniyetinin irfan¸ hikmet ve sanat telakkîsini ele almak istiyoruz.
İrfan Geleneği
Doğulu veya Batılı bütün insanlık için en zorlu mesele¸ "bilmemektir". Aşkı¸ tefekkürü ve idraki yüksek kimseler içinse asıl mesele "bilmektir". Tasavvufu diğer İslâmî disiplinlerden ayıran esas öğe¸ bilgidir. Sûfîler¸ filozof ve kelamcılardan farklı olarak¸ bilgiye¸ kendilerinin¸ akıl ve duyu kuvvetinin üzerinde olan tasavvufî tecrübe ve zevk yoluyla ulaştırdıklarını iddia ederler. Bu nedenle onları¸ filozof ve kelamcılardan ayıran husuş varlık ve Allah-âlem ilişkisi çerçevesindeki görüşlerinden ziyade¸ bu esasların da dayandığı bilgi nazariyeleridir. Onlara göre kişi¸ nefsini çeşitli arındırma ve egzersizlerden geçirerek¸ kendini yeniden tanımladığında ancak varlık hakkında bilgi sahibi olabilir. Bu çerçevede sûfîlerin esas aldığı iki kavram¸ "keşf" ve "marifetullah"tır. Bunlardan birincisi sûfînin bilgiyi nasıl elde ettiğini; ikincisi ise¸ elde edilen bilginin tarzını ve türünü ifade eder. Diğer bir ifadeyle keşf ile ulaşılan bilgi¸ marifettir. Marifet¸ bilgi yöntemlerinin en üstünüdür. Adeta bir piramit gibi hakîkate ulaşma yöntemlerinin tümünün üzerinde¸ marifet bulunur. Çünkü marifet¸ vasıta ile elde edilmez¸ bizzat bilginin kaynağı olan Allah'tan alınır. Marifet¸ kemâl hâline ula­şan kulun kendi sıfatlarından tamamen fânî olmasıdır. Marifet¸ Allah'ın kadri hariç bütün kadr ü kıymet­leri hakir bulmak¸ Allah'ın kadri yanında başka bir kadir ve değer görmemektir. İnsanın Allah'ı kendisine yakın bilip günah işlemekten hayâ etmesi¸ marifet sahibi olduğunun alâmetidir.
Bu tanımlamalar ışığında marifet ve ilim birbirinden ayrılmaktadır. Zira aklın verdiği bilgiye ilim denilirken¸ kalbin verdiği bilgiye marifet ve irfan denilir. Marifetin kaynağı sezgi¸ keşf ve ilhamdır. İlmin kaynağı ise istidlâldir. Marifet bir şeyi görerek¸ tadarak¸ yaşayarak ve tecrübe ederek elde edilen tasavvufî bilgidir. İlim ise zahirî ilimler hakkında aklın verdiği bilgiye sahip olmaktır. Marifetin kaynağı kalb¸ ruh¸ sır¸ ilham ve keşifken; ilmin kaynağı akıl¸ hiş nazar ve nakildir. Akıl ilimle bil­mek¸ ilim marifetle bilmek¸ marifet Hakk'la bilmektir. Marifet¸ kişinin¸ bilmediğini bilmesidir; mutlak hakîkatin bilgisinin yanında bilgisizliğin farkında olmaktır. Eşyanın zahiri ile ilgili bilgilere ilim¸ eşyanın batı­n ve iç yüzünü keşf etmek suretiyle elde edilen bilgilere marifet denilir. Allah¸ ilmi herkese mübah kılarken¸ marifeti evliyası­na tahsis etmiştir. Vücûd ve vuslattan önceki bilgiye ilim¸ son­rakine marifet adı verilmiştir.
Özetle tasavvufî bilgi¸ zahirî bilginin yanında batınî bilgiye¸ kesbî bilgi ile birlikte vehbî ilme¸ aklî muhâkemelerin yanında keşfî tecellîlere ermeyi öngörmektedir.
Hikmet Geleneği
Medeniyet teşekkülünün bir diğer unsuru fikrî ve felsefî derinliğin gerçekleşmiş olmasıdır. Tefekkür¸ teemmül¸ tedebbür ve tezekkür ameliyesi ile sûfî¸ zihnî ve kalbî aydınlanmalarını yaşayan kişidir. Tasavvufî bilginin nihaî noktası¸ hayret makamıdır. Hayret de tecellîlerin farklılığından kaynaklanan hayretle delillerin farklılığından kaynaklanan hayret olmak üzere iki kısımdır. Delillerin farklılığından kaynaklanan hayretle kişi¸ Allah'ın varlığını bilirken¸ tecellîlerin farklılığı ile ortaya çıkan hayretle Allah'ı bilmiş olur. Bu nedenle Allah'ın varlığını idrakle kalmayıp ontolojik ve epistemolojik tecellîye birlikte mazhar olan sûfîler için İbnü'l-Arabî¸ "ehlü'l-keşf ve'l-vücûd" (keşif ve varlık sahibi) nitelemesinde bulunur.
Tasavvufta hikmete verilen önem sebebiyle bazı sûfilerin bu kelimeden türetilen "hakîm" lakabıyla anıldıkları bilinmektedir. Yine bazı sûfiler "hikmet"i kitap ve risalelerine isim olarak vermişlerdir. Ebû Bekir el-Verrâk'ın (ö.280/893) Risâle fi'l-hikme ve't-tasavvuf'u ile Zünnûn el-Mısrî'ye (ö. 245/860) nispet edilen Risâle fi'l-hikme adlı eser¸ İbnü'l-Arabî (ö.638/1241) 'nin Füsûsu'l-hikem'i¸ İbn Atâullah el-İskenderî (ö. 709/1309)'nin el-Hikmetü'l-Atâiyye isimli eseri bunların en meşhurlarındandır. Felsefe kültürünün iyice yaygınlaştığı dönemlerde¸ sûfîlerin hikmet tanımları da felsefîleşmiştir. Nitekim İbnü'l-Arabî'nin tasavvufî görüşlerine bağlılığı ile tanınan Abdurrezzâk el-Kâşânî¸ hikmeti; "Asıllarına uygun olarak eşyânın mâhiyeti¸ nitelikleri¸ özellikleri¸ hükümleri¸ sebep-sonuç bağlantısı¸ varlıklar alanındaki sıkı düzenin sırrı hakkında bilgi sahibi olmak¸ bu bilginin gereğine göre hareket etmek"1 şeklinde tanımlamıştır. Kâşânî ayrıca hikmeti¸ biri söylenen hikmet¸ diğeri söylenemeyen hikmet olmak üzere ikiye ayırmakta¸ ilkine "şerîat ve tarîkat"¸ ikincisine "hakîkatin esrârı" adını vermektedir. Ona göre rüsûm uleması ve halk¸ ikinci hikmetten bir şey anlayamaz.2
Hikmet geleneği ile tasavvuf; geleneksel benliği aşıp evrensel benliğe ermeyi¸ sathî ve yüzeysel söylem yerine derunî ve anlamlı bir terennümde bulunmayı gerçekleştirmiştir. Nesnel konumda kalmayı değil özne pozisyonuna bürünmeyi¸ edilgen değil aktör olmayı¸ tarihin akışına yön veren bir kimlik kazanmayı öngörmüştür. Kendini gerçekleştiren ve hatta kendini aşan kitlelerin insanlığa hizmeti şiâr edinmesini salık vermiştir.
Estetik ve Sanat Duygusu
Tasavvufun insanlara kazandırmış olduğu hususlardan biri de¸ onları zarif¸ ince ruhlu¸ sanata meyyal bir kişiliğe büründürmesidir. Bu nedenle¸ tarîkat ve tekke çevrelerinde büyük sanatkârlar yetişmiştir. Bu anlamda şeyhler¸ çevrelerine rehber olurken¸ tekkeler adeta halktan sanata meyyal olanların yetiştirildiği birer mektep olmuştur. Zira gönül terbi­yesini esas alan tekkeden¸ gönül merkezli bir hareket olan güzel sa­natların buluşup gelişebilecekleri daha uygun bir atmosfer yakalamak zordur. Diğer medeniyetler gibi bizim medeniyetimizin de ayrılmaz bir parçası¸ güzel sanatlardır. İslâm medeniyetinin unsurlarından olan tasavvuf¸ bir bakıma güzeli arama gayretidir. Sanat; âşık olduğumuz güzeller güzelini aramak¸ araştırmak ve müşâhede etmektir. Bu yolun işaretleri ise bazen nağme¸ bazen ahenkli söz¸ bazen çizgi olmaktadır. Bunlar¸ mûsikîye¸ şiire¸ hüsn ü hat ve tezhîbe dönüşmektedir. Hattatlar¸ neyzenler¸ mimarların çoğu tarîkat mensubu kimselerdir. Bu kimselerin alanlarında en iyi olmalarının ilk ve belki de tek sebebi geniş bir gönle¸ derin bir tefekkür dünyasına sahip olmalarından başka bir şey değildir. Güzel sanatların çeşitli sahalarında ortaya konulan bu eserler¸ "gönülden gönüle yol vardır" kâidesine göre nesilden nesle aktarılarak bu ilâhî nağmenin sürekliliğini sağlamışlardır.
İslâm sanatının mimarî¸ süsleme¸ hat¸ şiir ve mûsikî gibi dallarında ortaya konulan şâheserlerin arkasında¸ yaşanan manevî bir vecd hâli¸ derûnî bir tefekkür zenginliği ve hayatı anlamlandıran bilgi ve irfan zenginliği vardır. Tekkeler; kitlelerin yetişmesini¸ hayata hazırlanmalarını¸ hayatı sanat duygusu içerisinde yaşamalarını¸ her türlü zerâfet¸ liyâkat ve estetiğe bürünmelerini hedeflemiştir. Tekkede yetişen dervişler¸ toprakların fethinden önce gönüllerin fethine öncülük vermişlerdir. Servet avcılığına kalkışmak yerine¸ sevgi dünyasının genişlemesine gayret etmişlerdir. Gerçekleştirilen paylaşma kültürü¸ kardeşlik duygusu ve insanca yaşama gayreti ile mutlu bireyler ve huzurlu toplumlar vücuda getirmişlerdir. Tasavvufî ve manevî eğitimle yetişen ilmî ve siyasî çevreler¸ etnik kavgalar¸ kısırdöngü halindeki çatışmalar¸ kendi çıkarlarına iş yapmak gibi faydasız eylemlerle meşgul olmak yerine¸ diğerkâmlık ve hasbîlik gibi ahlâkî davranışlarla¸ birliktelik sürecine katkıda bulunmuşlardır. Karşısındakilere insan olduğu için değer vermek¸ Allah'ın yaratıklarına emanet duygusu ile yaklaşmak¸ eşyayı hikmetine uygun tarzda kullanmak ve ben duygusu yerine biz bilinci ile hareket etmek onların idealleri olmuştur. Bu nedenle¸ Müslümanların tarih boyunca ortaya koyduğu medeniyet¸ sevgi ve vakıf medeniyeti olmuştur. Sevgi medeniyetinin ayakta durmasında¸ vakıf medeniyetinin yaraları sarmasında daha çok sûfiler öncü rol oynamışlardır.

Sayfayı Paylaş