OSMANLI MEDENİYETİNİN ALAMETÎ-FARİKALARI

Somuncu Baba

Osmanlı; kuruluşu¸ idarî yapısı¸ medeniyet anlayışı¸ sınırlarını kıtalara ve okyanuslara dayandırması. farklı millet ve dinî toplulukları insanlık¸ adalet ve hoşgörüyle hükmedip¸ “Ufukların Efendisi” sıfatıyla cihanın en kudretli ve uzun ömürlü devleti ve medeniyeti mevkisine yükselmesi açısından otoritelerce tarihin en orijinal medeniyetlerinden biri sayılmaktadır

Osmanlı; kuruluşu¸ idarî yapısı¸ medeniyet anlayışı¸ sınırlarını kıtalara ve okyanuslara dayandırması. farklı millet ve dinî toplulukları insanlık¸ adalet ve hoşgörüyle hükmedip¸ “Ufukların Efendisi” sıfatıyla cihanın en kudretli ve uzun ömürlü devleti ve medeniyeti mevkisine yükselmesi açısından otoritelerce tarihin en orijinal medeniyetlerinden biri sayılmaktadır. Biz de burada Osmanlı Medeniyeti’nin mucizevî yapısını/temellerini ve hangi lâhûtî anlayış ve kaynaklardan beslendiğini ele almaya çalışacağız. Osmanlı¸ Türk ve İslâm Medeniyeti’nin terkibinden mürekkep parlak bir medeniyet inşa etmiş ve bu medeniyet havzasında özgün bir konuma erişmiştir. İslâm Medeniyeti’nin parıltılarına aynadarlık eden Osmanlı¸ meydana getirdiği medeniyetle çoğu kanaat sahiplerine göre¸ Asr-ı Saâdet ve Hulafâ-i Râşidîn döneminden sonra İslâmiyet’i ve İslâm medeniyetini bütün kâide ve müesseseleriyle ikinci kez tatbik etme imkân ve mazhariyetine kavuşmuştur. Tarihçi Hammer’in de dediği gibi bu anlamda Osmanlı Medeniyeti¸ Müslümanların ve tüm insanlığın şâhikalarından¸ göz kamaştırıcı süslerinden biri mertebesine ulaşmıştır. Osmanlı Medeniyeti zamanla¸ insan¸ toplum ve devlet yapısıyla güzelliklerin her alanda teşhir edildiği; insanlığın¸ adaletin¸ dayanışmanın ve toplumsal barışın remzi ve ilham kaynağı olmuştur; Osmanlı ülkesi de adeta bir “Harikalar Diyarı”¸ “Masallar Ülkesi” haline gelmiştir. “Güneş Ülke”¸ “Rüyalar Ülkesi”¸ “Selâmet Cenneti” vb sıfatlarla tasvir edilen “Görkemli Medeniyetimizin” en belirgin köşe taşları işte şunlardır:
Medeniyetimizin İslâmî/Ledünnî Temelleri
Muhteşem medeniyetimizi özgün ve üstün kılan¸ onun ruhî ve fizikî bünyesini dokuyan çok sağlam ve köklü temeller vardı. Medeniyetimizin omurgasını teşkil eden muazzam kökler ve ledünnî kaynaklarla ilgili olarak¸ İngiltere’nin İstanbul Büyükelçilerinden Porter şu çarpıcı tespitte bulunmuştur: “İmparatorluk kanunla birleşik din temeli üzerinde öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın iftihar ederek gösterdikleri alâka ve heyecanlarıyla öylesine mükemmelleştirilmiştir ki¸ devrin her türlü bahtsızlıklarına ve zaaflarına cesâretle karşı koymaktadır.” Fransız şâir Lamartine de aynı hususta şu mühim tahlîli serdetmiştir: “Türk’ün fazîleti İrâde-i İlâhiyye’ye dâimâ inkıyâdında ve akîdesi de takdîr-i İlâhî’de gösterilebilir. Dâim⸠Allah¸ onun fikrinde ve zikrindedir. Kısır bir fikir şeklinde değil amelî bir hakîkattir.” Fransız Yazar A. L. Castellan’ın yaklaşımı ise şöyledir: “Kazâ ve kader akîdesi Türklerin zihninde kökleşmiştir: Çok defa bu akîde onlarda şecâat yerine geçer¸ sebât ve metânetlerini artırır.”
Medenî(yetçi) Osmanlı Toplumunun Mümeyyiz Vasıfları
Osmanlı¸ İslâmiyet’in insanlığa va’dettiği içtimaî barış ve sükûneti¸ hiçbir etnik¸ dinî ve kültürel ayrım gözetmeksizin yedi iklim üç kıtada asırlar boyunca gerçekleştirmeyi başarmıştı. Bunu mümkün kılan en büyük sır¸ tesis ettiği “mucizevî medeniyeti” fevkalade bir mahâret ve hassasiyetle tatbik etmesiydi. Bahsi geçen muhkem dinî temellere ve sihirli düzene dayanan Osmanlı¸ kendi medeniyetinin husûsiyetlerine yaraşır toplum ve insan tipini meydana getirmeyi de bilmişti. Osmanlı toplumu¸ milletlerin sosyal bünyelerini tehdit eden ve çöküşlerine yol açan marazlardan arınmış¸ İslâm âdâb-ı muâşereti ve ahlâkî fazîletleriyle donanmış nezih bir insan tabakası teşekkül ettirmeye kadir olmuştu. Böyle bir toplumda¸ insan tabakaları arasında derin uçurumlar ve sınıf kavgalarına asla rastlanamazdı. Osmanlı¸ kendi hür tebaasına olduğu kadar esir¸ köle¸ câriye ve mahkûmlara da insanca bir muameleyle yaklaşma erdemini göstermekten de geri kalmamıştı. Fransız siyaset bilimci Bruno Etienne¸ Osmanlı dönemindeki kölelerin¸ bugünün sözde bireylerinden daha özgür olduğunu şöyle ifade etmiştir: “Osmanlı’daki köleler¸ bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler.”
Şu halde¸ Osmanlı toplumunu müberrâ bir seviyeye yükselten ve hadsiz bir sitâyişe nâil eyleyen alâmet-i fârikalar neydi? Tabii ki¸ doğruluk¸ dürüstlük¸ namuş nezâket ve asâlet gibi hasletler bunların başında geliyordu. Temel ahlâkî unsurları şahsında temsil ve teşhir eden Osmanlı insanının¸ ideal bir temiz toplum modeli inşa etmesi elbette ki tesadüf olamazdı. İsveç’in İstanbul elçisi Mouradgea D’Ohsson¸ Osmanlı toplumunu ayrıcalıklı kılan meziyetlere şu enfes görüşleriyle parmak basmıştı: “Osmanlılar¸ umumî ve ferdî ahlâklarının ciddiyetini Şerîatın iffet ve hayâ ahkâmına medyûndurlar. Diğer fazîletleri kadar namuskârlık¸ dürüstlük ve doğruluk gibi Kur’an’ın en kuvvetli ahkâmına dayanan meziyetleri itibariyle de şâyân-ı takdîrlerdir. İçtimaî nizamın Osmanlılar arasında kurmuş olduğu münasebetlerin hepsine temiz yüreklilikle hüsn-i niyetin hâkim olduğu anlaşılmaktadır.” İngiliz Yazar Thornton’un bakışı da şu merkezdedir: “Türkler arasında içtimaî ve ailevî fazîletler¸ kendi ihtiyaçlarına ve bilhassa ilk Resûller devrine lâyık nâzikâne muâşeret kâidelerine uygun bir tahsîl seviyesiyle birleşir.” Alman Yazar Hans Barth’ın değerlendirmesi çok daha muhteşemdir: “İnsan¸ paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş¸ aynı asâlet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. İstanbul halkı¸ yeryüzünün en medenî ve en dürüst halkıdır.”
Sanat ve Mimarîdeki Medeniyet Damgası
Osmanlı Medeniyeti’nin o muayyen ve nev’i şahsına münhasır kimliğini/çehresini dokuyan göz kamaştırıcı muhteşem mimarî eserlere¸ bunları bezeyen eşsiz sanat zevkine ve rûhî armoniye de burada kısaca değinmemiz yerinde olacaktır. Hans Barth¸ medeniyetimizin “Süreyya Yıldızı” Dersaadet (İstanbul) özelinde Osmanlı Medeniyeti’nin sanat ve mimarîdeki benzersiz yansımaları hakkında tasvir ve müşâhedelerini şöyle zikretmiştir: “Her taraf¸ mimarî şâheserler¸ su şırıltıları¸ âhenkli bir musikî gibi hisleri kucaklayan ve rûha neşe veren serinlikteki gölgelerle dolu. Burada güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Başka bir düşünce ve duygu dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir medeniyetin ifadesi gibi görünen¸ bize yabancı ve karşı bir milletin¸ bize düşman bir imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle¸ bizimkinden apayrı bir Allah’ın önünde eğilen¸ ecdâdımızın titrediği bir halkın zaferini ilân eden bu âbideler¸ bu eserler¸ insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkîn ederler.” Keşiş Mişon’un yazılarında açığa çıktığı gibi tek başına minare bile yabancıları mest etmeye yetmiştir: “Hıristiyanlık adına onu kıskanırım. Güzel olan yalnızca minaredir. O ne kusursuz bir tasarımdır. Sarıklı müezzinin belli saatlerde ibâdet çağrısını yapabildiği balkonlarla taçlandırılmış ince uzun¸ beyaz kargıların¸ yine öyle kusursuz¸ büyülü mavi bir göğe yükselerek¸ bizim İngiliz güneşinin iki katı büyüklüğünde ve sıcaklığındaki güneşe öyle bir uzanışı vardır ki¸ güzelliklerini son derece benzersiz kılar ve câzibeleri başka bir ortama nakledilemez ve kelimelerle anlatması zordur.”
Osmanlı Medeniyetinin Barışçıl Dinamikleri
Osmanlı¸ bir şemsiye gibi hükümranlığına aldığı cemâat ve kavimleri ortak bir meşrûiyet temelinde¸ “Osmanlı Barışı”nda buluştururken¸ “Millet Sistemi” çerçevesinde her birinin kendi kimliğini¸ inancını ve var olma hakkını elinden almıyor; hatta buna saygı duyulmasını diğer kavimlerden -gerekirse zorla- istiyordu. Osmanlı varlığı¸ yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu. Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı kaskatı değil¸ esnek olmasındaydı. Osmanlı’nın fetih siyaseti¸ sadece toprak kazanma¸ ülkeler ele geçirme¸ insanları hegemonyası altında tutma¸ “kuru cihangirlik davası” değildi; bilakis hakikî mânâda “medeniyet taşıyıcılığı» yaparak insanların gönüllerine taht kurmaya medar olacak geniş imar ve iskân faaliyetlerinde bulunmaya dayanıyordu. Tarihçileri bile hayrete sevk edecek ölçüde¸ Rumeli ve Balkanlara mucizevî bir hızla yayılarak sınırlarını genişletmesi ve fetihlerini kalıcı hale getirmesi zannedildiğinin aksine kılıç ve kalkanla değil; insanlık¸ adalet ve hoşgörü ile olmuştu. Osmanlı idaresi buralarda¸ huzur ve istikrarın özdeşi ve yegâne adresi haline gelmişti. Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de¸ Osmanlı idarecilerinin kendilerini¸ ümmetin işlerini yapmak için Allah Teâlâ’nın onların başına koyduğu bir hizmetçi olarak görmeleriydi. Kanunî’nin ifadesiyle “Reâyâ devletin efendisiydi.” Devlet¸ kendi himayesine girmiş zımmîlerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Yıldırım Beyazıd¸ Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (vedîatu’llâh) olduğunu belirtmişti. Osmanlı¸ her fethettiği toprağı hakikî manada bir “vatan” olarak telakkî ediyordu.
Devlet-i Âliyye¸ kısa zamanda çeşitli din¸ ırk¸ dil ve mezhebe mensup sayısız milleti Osmanlı potasında meczederek “çok dinli ve milletli bir dünya devleti” haline gelmiş ve asırlar boyunca sınırları dâhilinde herhangi bir “Medeniyetler Çatışması” yaşanmasına izin vermemişti. En küçük beldesinden payitahtına kadar cami¸ kilise ve havra yan yanaydı. Sultan II. Mahmud bunu şu veciz ifadeyle bayraklaştırmıştı: “Tebaamdan Müslümanları camide¸ Hıristiyanları kilisede¸ Musevileri de havrada görmek isterim. ”Osmanlı’yı¸ bu¸ nev’i şahsına münhasır vasfından dolayı İlber Ortaylı¸ “Müslüman Üçüncü Roma” olarak tavsif etmektedir. Alman Türkolog F. Giese buna şöyle temas etmiştir: “Müslümanlar¸ kendi ülkelerindeki gayri müslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı. İslâm hukukunun bu tutumu¸ Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır. Hatta Osmanlı Devleti’nde zaman zaman gayr-i Müslimlerin şartları¸ Müslümanlarınkinden bile daha iyi olmuştur.” Fransız Tarihçi Fernard Grenard aynı hususta fikirlerini şu şekilde ortaya koymuştur: “Osmanlı idaresinin¸ fethedilen memleketler için¸ son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahâlîsini Türkler¸ dillerinde¸ dinlerinde¸ hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.” Tarihçi Gibbons da şu mühim fikirleri sarf etmiştir: “Osmanlıların hoşgörüsü ister siyaset¸ ister hâlis insanlık¸ isterse başka bir şey olsun; Türkler din hürriyeti umdesini temel taşı olarak koymuştur. Türklerin Balkanlara girmesinden sonra yerli gayr-ı müslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.” Raphaela Lewis de¸ Osmanlı’nın uzun bir hükümranlığa sahip olmasını şu üç temele dayandırmıştır: “Osmanlı’nın sırrı¸ mükemmel bir mülkî idareyi¸ İslâm kanunlarına dayanan adlî bir sistemi ve yırtıcı¸ sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir.”
Ateşin Sualler ve Medeniyeti(n)mizin Değişmez Kıblesi
Osmanlı Medeniyeti’nin varisi hüviyetiyle¸ burada zikrettiğimiz mümeyyiz vasıfların ve övgülerin bugün ne kadarını hak ediyor ve kendimize yakıştırıyoruz? Müslüman Türklüğün dokusu mesâbesindeki insanî haslet ve meziyetlerin¸ toplumsal barış ve dayanışmanın bugün neresindeyiz? Osmanlı devrinde ülkemiz bir saâdet cenneti iken¸ şimdilerde nasıl oldu da kaostan yakasını sıyıramayan¸ yaşamanın bedelinin ağır olduğu bir duruma düştü? Bir zamanlar âleme medeniyet¸ insanlık ve barış taşırken¸ hâlihazırda bizim muhtaç vaziyete sürüklenmemiz çok hazin değil mi? Medeniyet kurucusu olan bir ceddin torunları olarak Batı’yı taklit etme kolaycılığından/bayağılığından kurtulmanın ve “Altın Çağ’da saklı Yitik Medeniyeti” keşfedip kadrini bilmenin henüz vakti gelmedi mi? Terakkî edip çağ atlamanın yolu orijinal bir medeniyet tesis etmekten geçiyorsa; o halde ruh ve mânâ köklerimizi tahrip eden yabancı anlayışlara daha ne kadar izin vereceğiz ve kültür atlasımız üzerine kendi düşünce tarzımızı¸ inanç sistemimizi ve hayat felsefemizi işlemeye hangi vakit başlayacağız?
Bütün zamanlarda olduğu gibi şimdiden sonra da¸ kendi değerlerimize¸ kültür ve medeniyetimize yaslanmak kaydıyla¸ medeniyet yolunda terakkî ederek ilerlemek ve bir büyük medeniyetin mirasçısı olarak aslî misyonumuza ve mevkiimize tekrar erişmek yeni kızıl elmamız olmalıdır. Japonların¸ kalkınma aşamasında çokça faydalandıkları İngiliz filozof Herbert Spencer’in şu tavsiyelerini bizim de rehber edinmemiz gerekiyor: “Amerikalıları ve Avrupalıları kendinizden uzak tutun¸ onlara size kanca takacak tutamaklar vermemeye çalışın ve sivil ve askerî etkilerinden olabildiğince kaçının.” Amerikalı Profesör Rafii’nin şu muazzam sözlerini de mütemâdiyen kulağımıza küpe edinmeliyiz: “Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? İlerlemek istiyorsanız¸ muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle¸ hangi usul ve teşkilatlarınızla kazandınız bunları araştırınız; bulduklarınızı modernize ediniz. Kendi millî ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.” Avusturyalı ünlü siyasetçi Metternich’in (1773-1859) -devrin padişahına yaptığı- çok daha muhteşem olan dostâne tavsiyelerini de başlıca ödev konusu yapmalıyız: “Devletinizi günden güne zayıflatan sebeplerin başında Avrupalılaşma çabalarınız geliyor. Hükümetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun¸ çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun¸ ıslah edin¸ ama yerine size hiç de uymayacak kurumları koymak için eskilerini yıkmayın. Avrupa’nın kanunları¸ Doğu’nun örf ve âdetlerine zıttır; temeli Hıristiyanlıktır. İthal ıslahattan kaçının; bu¸ Müslüman memleketlerini ancak felâkete sürükler.”
Netice itibariyle¸ “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetler Çatışması” türü kıyamet senaryoları üreten Batı medeniyetinin¸ evrensel barışı tesis etme kabiliyetinden mahrum olduğu¸ bunalımlar üretmeye daha yatkın özellikler taşıdığı; Sovyetlerde komünist rejimin çökmesinden (1992) ve 11 Eylül (2001) hâdisesinden bu yana cereyan eden gelişmelerle iyice anlaşılmıştır. Dünya barış ve istikrarını temin etmesi¸ insanlığın aradığı huzur ve refahı sağlaması açısından¸ İslâmî esaslar üzerinde yükselen “Osmanlı Medeniyet Modeli”¸ hâlen yegâne alternatif ve şans olarak günümüz toplum ve devletlerine hayat va’detmektedir.
Kaynakça:
İlber Ortaylı¸ Osmanlı Barışı¸ İstanbul 2004; Halil İnalcık¸ The Ottoman Empire¸ London 1973; Osman Turan¸ Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi¸ İstanbul 1980; Türk Kültür ve Medeniyeti¸ C.1¸ A.Ü.Türk Kül. Araş. Ens. Yay.¸ Ankara 1956; Mehmed Niyazi¸ Medeniyet Ülkesini Arıyor¸ İstanbul 1991; İ. Hami Danişmend¸ Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı¸ İstanbul 1982; Ah. Djevad¸ Yabancılara Göre Eski Türkler¸ İstanbul¸ 1978; M. Turhan Tan¸ Tarihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler¸ İstanbul 1936; İsmail Parlatır¸ Yabancıların Gözüyle Türkler ve Türkiye¸ İstanbul 1993; Mehmet Mazak¸ Osmanlıda Çevre ve Sokak Temizliği¸ İstanbul 2001; Ahmet Tabakoğlu ve Diğerleri¸ İstanbul’da Sosyal Hayat 1-2¸ İstanbul 1997-1998; İstanbul Vakıf Tarihi 1¸ İstanbul 1998; Mustafa Armağan¸ Osmanlı: İnsanlığın Son Adası¸ İstanbul 2004; İsmail Çolak¸ Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı¸ İstanbul 2004; Modern Zamanlarda Osmanlı’yı Aramak¸ 2. Baskı¸ İstanbul 2005¸ Lamure Yay; Osmanlı’nın Gizli Tarihi¸ İstanbul 2007¸ Nesil Yay.

Sayfayı Paylaş