MEDENİYET MESELESİNİN İKİ YÜZÜ

Arapça “Medîne” kelimesi ile aynı kökten olan “medeniyet” kelimesi¸ sosyoloji literatürüne girdiği andan beri pek çok şekilde tarif edilmiş¸ kimi zaman sadece “madd kimi zaman “manevî”; kimi zaman da “hem maddî hem de manevî” dinamikleriyle birlikte ele alınmıştır. Bu farklı yaklaşımları tabii karşılamak gerekir. Çünkü kavramların anlam haritasını “inanışlar” belirlemektedir. Dolayısıyla bir Müslümanın medeniyet tanımıyla¸ bir putperestinki aynı olmaz¸ olamaz.

Arapça “Medîne” kelimesi ile aynı kökten olan “medeniyet” kelimesi¸ sosyoloji literatürüne girdiği andan beri pek çok şekilde tarif edilmiş¸ kimi zaman sadece “madd kimi zaman “manevî”; kimi zaman da “hem maddî hem de manevî” dinamikleriyle birlikte ele alınmıştır. Bu farklı yaklaşımları tabii karşılamak gerekir. Çünkü kavramların anlam haritasını “inanışlar” belirlemektedir. Dolayısıyla bir Müslümanın medeniyet tanımıyla¸ bir putperestinki aynı olmaz¸ olamaz. <br>
Medeniyet kavramındaki bu algılama farklılığı onu bu yüzden her zaman tartışılan bir kavram haline getirmiştir. Bilhassa kültürel çatışmaların yaşandığı toplumlarda bu tür tartışmalar¸ hiçbir zaman sona ermemiş¸ hatta giderek dozunu hep yükseltmiştir. Tarihinde çok ciddi kırılma noktaları yaşayan ülkemizde de medeniyet¸ hep bu tür tartışmaların öznesi olmuştur. Çünkü geçmişimiz itibariyle biz zaten bir medeniyetin bağlısıydık. İslâm medeniyeti idi bu ve temel dinamikleri vahye dayalı idi. Tanzimat’ta ise¸ yönümüzü Batı’ya çevirdik ve yeni bir medeniyet kavramıyla¸ Batı medeniyetiyle karşı karşıya geldik.<br>
Konuyu Türkiye düzleminde ele alacak olursak işte o tarihten beri¸ medeniyet “tek”e indirgendi. Arap¸ İran¸ Endülüs ve Anadolu coğrafyalarında kurulma ve yaşama alanı bulan İslâm medeniyeti¸ Müslümanların bilinen sebepler yüzünden geri kalışlarıyla birlikte adeta sosyoloji literatüründen çıkarıldı ve medeniyet denilince akla sadece Batı medeniyeti gelir oldu. Tartışmalar da bu medeniyete girilip girilmemesi noktasında şekillendi. Bu mesele bir varoluş ve yok oluş meselesi olarak görüldü¸ lehinde ve aleyhinde taraflar oluştu. Halen Türkiyenin Cumhuriyet’ten bu yana yönünü “muasır medeniyet”e göre ayarladığını ve bu hedefe mutlaka varmak istediğini hatırlayacak olursak medeniyet konusundaki bu algı yanlışlığının hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. Yani medeniyet denilince akla sadece Batı medeniyeti getirilmekte¸ İslâm medeniyeti bu meselenin bir öznesi olarak görülmemektedir.<br>
Sözü burada Mehmet Akif’e getirmek istiyoruz. Zira o¸ bu meselenin en tartışmalı isimlerinden biridir. Bilhassa İstiklal Marşı’nda yer alan “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar…” ifadesinden dolayı bu tartışmada bir taraf kabul edilerek¸ kimilerince “medeniyet düşmanı”¸ kimilerince de “medeniyeti farklı algılayarak¸ Batı medeniyetinin bilim ve teknikle gerçekleştirdiği gelişme ile¸ bu vasıtaları zulme dönüştüren uygulamaları birbirinden ayrı tutan biri” olarak görülmüştür. Mehmet Akif’in bir şair olmaktan öte meselelere bir toplum bilimci sıfatıyla bakan¸ üstelik perspektifi İslâm olan biri olduğunu düşünecek olursak¸ onun fikirleri etrafında yapılan bu tartışmaların bizi medeniyetin sadece bir yüzü değil¸ iki yüzü olduğu şeklinde bir sonuca götüreceği muhakkaktır.<br>
Batı’nın Rönesans ve reform hareketleriyle başlattığı köklü değişim¸ bu coğrafyada bulunan ülkeleri ilim ve teknik sahasında çok ileri seviyeye getirdiği tarihen sabit bir hadisedir. Batı¸ bu süreçte kendini yenilemiş¸ bilhassa Doğu toplumlarına göre çok ileri bir noktaya gelmiştir. Ama burada dikkat edilmesi gereken hadise¸ bu gelişmenin maddî planda oluşudur. Basitçe ifade edecek olursak¸ üniversiteler açılmış¸ laboratuarlar çoğalmış¸ buralarda öğretilen ilimler ve yapılan araştırmalarla iktisadî anlamda gelişmenin getirdiği imkânlara kavuşulmuştur. Fakat bu imkânlar¸ insanın sadece maddî tarafına hitap ettiği için manevî tarafı hep yoksullaştırılmış; böylece manevî değerlerden uzaklaşan Batı toplumu¸ ekonomisi için yeni pazarlar bulmak için sömürgecilik hareketlerine girişmiştir.<br>
Batı için bu yeni pazar yerleri ise Doğu coğrafyası olmuştur. Zira o zamanda üç kıtada her anlamda gücü temsil eden Osmanlı Devleti/medeniyeti zirveye çıkmış olmanın rehavetiyle bir duraklama¸ gerileme ve ardından çöküş devresine girmiş; zayıflamış ve böylece kolay elde edilebilir bir pazar hüviyetine bürünmüştür. Meselenin bir de tarih içerisinde sürekli olarak görülen tarafı vardır. İslâm medeniyetiyle Batı (aslında Haçlı medeniyeti demek daha doğrudur) arasında hep bir mücadele söz konusu olmuştur. Bu yüzden¸ elde ettiği maddî imkanlar sayesinde güçlenen Batı¸ mücadele hedefine İslâm milletinin yaşadığı coğrafyayı koymuştu ve bu coğrafyada medeniyet adına eşsiz zulümler işlemiştir. Akif’in Safahat’ı bu trajik hikâyenin bir belgesidir.<br>
İşte Tanzimat’tan itibaren Batı’ya giden aydınlar¸ Batı’nın Doğu-İslâm ülkelerindeki zulümlerine gözlerini kapayarak onun bilim ve teknik alanındaki gelişmelerini görmüşler¸ üstelik bunları doğru bir şekilde tahlil edemeden hep görünen şeylere takılıp kalmışlardır. Bu kör bakış¸ onları; bizi gerileten sebebin din olduğu¸ ondan bağımızı koparırsak Batılılar gibi kalkınacağımız fikrine götürmüştür. Aydınların çoğu böyle düşünürken¸ yine olup bitenlerin ciddi tahlillerini yapamayan halk¸ Batı’ya karşı tavrını¸ onu tümüyle reddederek göstermiş bunu doğru bir davranış olarak benimsemiştir. Yani halk da yanlışın bir başka ucundan tutmuş¸ Batılılaşma adına ülkeye giren olumsuzluklarla medeniyeti eş anlamlı olarak algılamış¸ onun müsbet taraflarını bile görememiştir. Bunların sonucu olarak¸ Batı karşısında böylesi iki olumsuz tavır egemen olmuştur. İşte Akif ve onun gibi sayılı fikir adamı bu iki yanlışa da düşmemiş¸ Batı’yı iki yönüyle de görme ve tanıma imkânı bulmuşlardır. Böyle düşünenlerin tezi ise özetle şöyledir: Batı Medeniyetinin bir değil iki yüzü vardır. Biri ilim ve teknik yönüdür ki¸ bu yönüne sırt çeviremeyiz. Böyle bir tavır bizim yok oluşumuz demektir. Çünkü asır¸ ilimler asrıdır. Bu ilimlere sahip olmayan milletler yok olup giderler. Bu yüzden Batı’dan mutlaka alacağımız şeyler vardır. Ama neyi nasıl alacağımızı iyi bilmeliyiz. Batı’dan bir şey alınırken ilim¸ fen¸ sanat gibi bize faydalı yönleri alınmalı; maskaralıkları¸ modası¸ sosyal yaşama şekilleri gibi daha çok manevî değerlerle ilgili kısımları terkedilmelidir. Akif’in;<br>
Alınız ilmini Garb’ın¸ alınız san’atını<br>
Veriniz hem de meâsinize son sür’atini<br>
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;<br>
Çünkü milliyeti yok san’atın¸ ilmin; yalnız<br>
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:<br>
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için.<br>
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz<br>
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.<br>
şeklindeki söyleyişleri Akif ve onun gibi düşünenlerin anlayışlarını özetlemektedir. Görüldüğü gibi burada önemli olan bozgun psikolojisine düşmeden “Millî rûh”u kılavuz edinerek benliğimize uygun şeyler alınmalı¸ diğerleri reddedilmelidir.<br>
Batı’nın bu müspet taraflarına asla karşı çıkmayan¸ bunları mutlaka almamız gerektiğini söyleyen Akif¸ Batı’nın öte yüzünü de görecek bir ferâsettedir. Çünkü Batı¸ önce Balkanlarda yaktığı fitne ateşiyle oraları kan gölüne çevirmiş¸ ardından Anadolu’ya gelip dayanmıştır. Bu yüzden karşımızda “vatan nâmına bir kabristan” durmaktadır. Akif bu durumu “Dipçik altında ezilmiş¸ parçalanmış kafalar¸ oyulmuş gözler¸ süngülenmiş bedenler¸ koparılmış başlar. Süngülenmiş göğüsler…” şeklindeki ifadelerle tasvir eder. Batı¸ bu yönüyle tamamen vahşetin¸ zulmün adıdır. Böyle bir Batı için söylenecek söz ise şudur:<br>
Tükürün ehl-i salîbin o hayâsız yüzüne<br>
Tükürün¸ onların aslâ güvenilmez sözüne<br>
Tükürün¸ maskeli vicdânına asrın¸ tükürün.<br>
Bu ifadeler¸ hamâsî bir söylem olmayıp¸ bir karşı koyuş ifadesi¸ zulüm karşısında mücadele için bir çağrıdır. Çünkü vatan elden gitmektedir. Vatan giderse din de gidecektir. Onun gidişi ise hüsrânımızdır.<br>
Akif¸ İstiklal Marşı’nda işte böyle bir medeniyet için “Canavar..” sıfatını kullanmaktadır. Fakat¸ devrinde ve sonraki zamanlarda körü körüne¸ Batı’nın sadece bir yüzüne bakanlar bu durumu anlayamamış¸ onu “medeniyet düşmanlığı” ile suçlamışlardır. Konunun bu yönü bir tarafa bırakılsa bile¸ burada şu soru da sorulmalıdır: Batı’nın bilim ve tekniği alınırken¸ ahlâkı ve davranış kalıpları reddedilebilir mi? Bu yüzden Akif’in ve onun gibi düşünenlerin bu tavırları da kimi zaman eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin temel çıkış noktası ise medeniyetlerin bir bütün oldukları gerçeğidir. Bu görüş sahiplerine göre bir medeniyet ya tamamen alınır ya da reddedilir. <br>
Bu fikir¸ teoride bir bakıma doğrudur ama¸ Akif’in sahip olduğu dünya görüşü ve Müslüman bakış açısı bunu kabul edemez. Ayrıca onun bu tavrı değerlendirilirken yaşadığı zamanın şartları gözden uzak tutulmamalıdır. Kendi medeniyetimizi yeniden ihya etmek için uzun vadeli ve çok yönlü çalışmalara ihtiyaç vardır. Bunu kısa bir sürede yapabilmek mümkün değildir. Zaten Batı Medeniyeti de uzun bir sürecin sonunda bulunduğu seviyeye gelmiş¸ bu geliş sürecinde sadece kendi millî köklerine ve Hıristiyan kimliğini reddetmemekle beraber¸ sadece Hıristiyanlık düşüncesine dayanmakla yetinmemiş¸ İspanya yoluyla Endülüs/İslâm medeniyetinden çokça yararlanmıştır. Öyle ise medeniyetlerin evrensel bir tarafları da vardır. Bunlar ilim ve fen kısmıdır. Bu yönlerin alınmasında sakınca olması bir yana¸ zaruret bile vardır. <br>
Meseleye böyle bakmak da mümkündür. Fakat şu da bir gerçektir ki¸ medeniyetin dayandığı temel ideoloji¸ ilim ve fen gibi evrensel saydığımız hususların kullanım biçimini etkiler. Mesela psikoloji ilmi¸ Doğu’da insanın ruhsal anlamda gelişmesini öngörürken¸ ilahî olanla sürekli bir bağ içindedir. Aynı ilim; Batı’da mesela bir ürünün pazarlanmasında¸ insanın bakış¸ düşünüş biçimlerinin kodlanmasında bir araç olarak kullanılabilmektedir. Bunu ekonomi¸ sosyoloji¸ siyaset gibi her saha için düşünebiliriz. Öyleyse¸ kısa vadede¸ güçlü olan medeniyetin evrensel taraflarını zorunluluk nedeniyle alırken¸ uzun vadede¸ aldıklarımızı bir yandan bizim yapmalı bir yandan da kendi fikir ve ürün üretimimizi kendi değer yargılarımıza göre gerçekleştirmemiz gerekir. Zira¸ bir medeniyetin bütün yönleriyle tam bir üyesi olmamız da mümkün değildir. Yakın tarihimiz bunun olamadığının açık göstergesidir. Bu olamayışta Batı karşıtlarının mücadeleleri meseleyi izah için yeterli değildir. Yani bugün tam Batılı olamamışsak Batılı olmak istemeyenlerin varlığından değil¸ bunun sosyolojik olarak imkânsızlığındandır. Bunu anladığımız gün¸ başka bir medeniyet karşısındaki tavrımızı daha sağlıklı tesbit edip kendi medeniyetimizi diriltmenin imkânlarına kavuşabiliriz.

Sayfayı Paylaş