KURTARAN SADAKA

Somuncu Baba

Başındaki kasketi alarak¸ parmaklarıyla saçlarını karıştırdı. Sonra cebinden kirli kıllarla dolu tarağını çıkardı. Saçlarını özenle taradı. Önündeki el arabasının üzerinde duran. eprimeye yüz tutmuş gazete paketini açtı. İçindeki beyaz peyniri gazete kâğıdının üzerine¸ cep çakısıyla keserek gelişi güzel yaydı. Kurumak üzere olan somun ekmeğini ikiye böldü. Çoktandır ayakta durmaktan yine varislerinin ağrıdığını hissetti. Yemeğini el arabasının üzerinde yemeyi düşündü. Arabaya çıkmak istediyse de¸ abanmasıyla birlikte araba altından kaydı. Sağa sola bakarak bir taş parçası aradı. Duvarın dibind

Başındaki kasketi alarak¸ parmaklarıyla saçlarını karıştırdı. Sonra cebinden kirli kıllarla dolu tarağını çıkardı. Saçlarını özenle taradı. Önündeki el arabasının üzerinde duran. eprimeye yüz tutmuş gazete paketini açtı. İçindeki beyaz peyniri gazete kâğıdının üzerine¸ cep çakısıyla keserek gelişi güzel yaydı. Kurumak üzere olan somun ekmeğini ikiye böldü. Çoktandır ayakta durmaktan yine varislerinin ağrıdığını hissetti. Yemeğini el arabasının üzerinde yemeyi düşündü. Arabaya çıkmak istediyse de¸ abanmasıyla birlikte araba altından kaydı. Sağa sola bakarak bir taş parçası aradı. Duvarın dibinde duran odun parçasını arabanın arka tekerine takoz yaptı. Sonra da yavaşça çıkıp oturdu. Yarım günün gezici yorgunluğundan sonra öğle yemeğini yiyebilmenin huzuru ile besmele çekerek¸ ekmekten büyük bir lokma¸ peynirden küçük bir dilim aldı. Bu gün işi iyi gidiyordu. Öğleye kadar birkaç işe çıkmış umduğundan fazla ücret almıştı. Yalnız o üçüncü kata çıkardığı un biraz belini ağrıtmıştı ama bu risklere katlanmak zorundaydı. Kış sonradan iyi bastırmıştı; odun nerdeyse bitecekti¸ hiç olmazsa iki çuval daha almalıydı. Onun için para biriktirmek zorundaydı. Gün boyu bu dört kara tekerin ardından hiç bir sosyal güvencesi olmaksızın koşar dururdu. Çocukları vardı¸ Hatçe’si vardı o kara tekerlerin ardında. Akşam olunca üç somun ekmek ve biraz sebze alıp arabasının üzerine koyarak¸ evinin taş zeminli ara sokaklarına girdiği zaman bütün yorgunluğu diner¸ kapı önünde bekleyen büyük oğlu Rasim’i düşünerek şehrin ta öbür ucunu bulurdu. Geçenler tatlı istemiş¸ ona söz vermişti. Bu gün işler iyi giderse yarım kilo kadayıf alabileceğinin hesabını yapmıştı kafasında. “Hem bu gün perşembe sevaplı gündür” diye geçirdi içinden. Günün perşembe olması ona karısı Hatçe’yi hatırlattı. Ağzındaki ekmekle birlikte gülümsedi belli belirsiz. Yırtık gömlekli¸ saçı sakalı birbirine karışmış yaşlı bir adam yaklaştı yanına. Titreyen nasırlı kara ellerini Hasan’a uzattı:
– Allah için bir sadaka beyim¸ sabahtan beri açım.
Bir süre yaşlı adama¸ sonra önündeki az kalmış peynir ekmeğe baktı. Elleriyle ceket cebini yokladı. Çıkardığı bir miktar parayı dilenciye uzattı. Sonra da önündeki peynir ekmeği işaret ederek:
– Yer misin? dedi.
İhtiyar dilenci sayısız dualar mırıldanarak¸ Hasan’ın önündeki peynir ekmeği kapar gibi alıp uzaklaştı. Arabasından indi. Kasketini yeniden başına geçirip dört tekerlekli el arabasını ağır ağır sürdü.
– Hey arabacı¸ boş musun? Ak saçlı¸ orta yaşlı bir adam el ediyordu. Arabasını adama doğru hızla sürerken bağırdı:
– Boşum abi.
– Şu dükkanda bir teneke yağla sabun var¸ onları eve götüreceğiz.
– Götürelim abi. Yağ ve sabunları taşımak için ücret konusunda anlaştıktan sonra arabaya yükledi. Adamla birlikte ana caddeye doğru çıktılar. Yolda adam hiç konuşmuyordu. Arabanın sağ tarafında Hasan’a ayak uydurmaya çalışarak ağır ağır yürüyordu. Bir gözü ara- banın üzerindeki mallarındaydı. 17 kiloluk zeytinyağını alabilmenin gururu vardı içinde. İç cebinden sarı uçlu bir sigara çıkarıp¸ yanındaki arabacıya tutmak gereğini bile duymadan yaktı. Hasan’ın içini o an vazgeçilmez bir sigara içme tutkusu kapladı. Elini pantolonunun arka cebine atıp¸ buruşuk bir sigara paketi çıkardı. Son sigara da cebinde ezilmişti. Bir küfür savurarak paketi avucunda ezip cadde ortasına fırlattı amaçsız. Boş paket caddede yuvarlanıp bir taksinin tekerleri altında kaybolup gitti. İlk kez kızdı şanssızlığına¸ ilk kez başkasında olana istek duydu. On dakikalık patronundan bir sigara istemeyi düşündüyse de kendisine yediremeyip vazgeçti. Karşıdaki bakkalı görünce kızgınlığı geçip gülümsedi. İçindeki vazgeçilmez sigara içme isteği ile arabasını hızla karşı kaldırıma doğru sürdü. Dudaklarındaki gülücük acı bir fren sesiyle kayboldu. Sebebini o an kavrayamadığı gürültüler arasında kendini asfaltın sert zemininde buldu. Şapkası başından düşmüş bir tarafa yuvarlanmıştı. Saçlarının arasından alnına doğru ılık bir sıcaklık yayıldı. Bir piyasa taksisi arabasına çarparak parçalamıştı. Hayatta kalmasını arabasına borçlu olan Hasan¸ başının ve kolunun sancısına aldırmayarak kırılan arabasına bakıyordu şaşkın gözlerle. Yanındaki ak saçlı adam:
– Eyvah yağım döküldü¸ diye bağırırken Hasan etrafını saran meraklı kalabalığa boş gözlerle bakıyor “arabam” diye mırıldanıyordu. Kalabalığın içinden biri:
– Bırak şimdi arabanı¸ sen yaşıyorsun ya ona bak. Verilmiş sadakan varmış.
Gençten biri:
– Başı kanıyor dedi. Hemen hastaneye götürelim.
Bir diğeri Hasan’ın kolundan tutarak¸ yardım etti.
– Ağrıyan bir tarafın var mı? dedi.
Hasan hayır anlamında başını salladı. Hep birlikte başka bir taksiye bindirdiler. Bir adam da Hasan’ın yanına bindi. Ağzında bir sigara vardı. Hasan adamın sigarasına baktı uzun uzun. Sonra arabası aklına geldi. Dönüp arka camdan arabasının tahta parçalarını seyretti.

Sayfayı Paylaş