MONTAGU: “KUR'AN BİZİM İNANDIĞIMIZ GİBİ DERME ÇATMA SÖZLER DEĞİL¸SON DERECE TEMİZ VE YÜCE AHLÂKI İHTİVA EDİYOR.”

Somuncu Baba

Lady Mary Montagu¸ eşi Edward Wortley Montagu ile 1717 yılında Türkiye’ye gelerek burada iki yıl kaldı. Burada bulunduğu süre içerisindeki dostlarına yazdığı mektupları daha sonra “Türkiye Mektupları” adıyla yayımlandı ve büyük ilgi gördü.

Lady Mary Montagu¸ eşi Edward Wortley Montagu ile 1717 yılında Türkiye’ye gelerek burada iki yıl kaldı. Burada bulunduğu süre içerisindeki dostlarına yazdığı mektupları daha sonra “Türkiye Mektupları” adıyla yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Montagu¸ mektuplarında içten¸ samimi ve dürüst bir tavır sergileyip gördüklerini kendi kültür değerleri ve medeniyetlerinin genel kurallarıyla kıyaslayarak olduğu gibi aktarmayı başardı. Bu mektuplar üç asır önceki Türkiye’nin ve Türklerin sosyal ve aile hayatına ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Şimdi bu mektuplara bakalım:
Montagu¸ ilk mektubunu Belgrat’tan yazmış. Burada kendisine garip gelen ilk durum Macaristan Askerî varlığının yapısıdır: “Almanlardan ve Rasiyenlerden tertip edilmiş büyük bir kıta ile şehirdeki askerin başlıca subayları bize refakat etti. İmparator’un birkaç alay teşkil etmiş olduğu Rasiyenlere askerden ziyade yağmacı demek daha doğru olur. Bunlara maaş verilmiyor¸ üstelik de silahları ve atları kendileri buluyorlar. Kısacası¸ insan bunları askerden ziyade eşkıya ve dilenciye benzetiyor.”1 Aynı mektupta bölgedeki Hristiyanların inanç durumunu ele alır. Aslında Ortaçağ Hristiyan inancının bozulmamış hali olan bu anlattıkları garip gelse de kendi inançlarının Belgrat’taki uygulaması olduğu için şaşılacak bir şey olmaması gerekirdi:
“Rasiyenler¸ Rum mezhebindeler ve Kahire’de bir patrikleri var. O derece cahiller ki¸ papazın dediği şeye hemen inanıyorlar. Bu papazlar¸ tıpkı Hintlilerin Brahmanları gibi¸ saçlarını ve sakallarını hiç tıraş etmezler. Halkın bütün parası umumiyetle bunlara miras kalıyor¸ onlar da halka cennete gitmeleri için imzalı¸ mühürlü bir belge veriyorlar. Ölen bir kimsenin karısı ve oğluna varsa evinden ve davarından başka bir şey kalmıyor. Diğer hususlarda tamamen Rumların mezhebine tabiler.”2
“Endüljans” denilen bu mektuplar¸ Hristiyan din adamlarının önemli bir istismar aracıydı. Asırlar boyu insanları böyle berat kağıtlarıyla soydular. Sen hayatında her türlü pisliğe bulaşacaksın¸ her türlü kötülüğü icra edeceksin. Ölüm yaklaştığı zaman¸ servetini kiliseye bağışlayıp bir senet alarak mezara gireceksin. Mezarda ayağa kalkacak elindeki berat kağıdıyla Allah’ın huzuruna çıkacak ve: “Sen günah işleme¸ kötülük yapma dedin ama ben yaptım. Sen affetmesen de papaz efendi beni affetti. İşte af kağıdı da elimde. Hadi buyur¸ ne yapacaksan yap!” İnsanın Hz. İsa aracılığıyla Tanrılaştırılmasının değişik bir versiyonudur bu. Böylece papaz da kendisini İlah yerine koyuyor ve insanları affedebiliyor. Yüce Yarıtıcı karşılıksız affeder papaz ise bedel almadan bunu asla yapmaz. Aradaki tek önemli fark bu. Ve Hristiyanlığın İlâhi kimliğini zedeleyen yanlarından birisi¸ belki de en önemlisi bu uygulama… Tabii¸ bu 18. asırda bile ne kadar garip geliyor ki¸ bir Hristiyan hanım¸ karşılaştığı bu olayı mektubunda dile getirmeden edemiyor.
Montagu¸ “Türk İmparatorluğunun en güzel şehrinden; Sofya’dan bahsetmeden geçemeyeceğim”¸ dediği bir başka mektubunda Türk Hamamını anlatır. Hamama gittiğinden bahsederken söyledikleri özetle şöyledir: “ Sırtımda¸ ata bindiğim zaman giydiğim elbise bulunduğu için Türk hanımlarına pek garip göründü. Yine de hiçbiri bana hayret eden veya küçümseyen bir merakla bakmadılar. Bilakiş hepsi de nezaketle karşıladılar. Hiçbir Avrupa Sarayı düşünemem ki¸ bu derece namuslu hareket etsinler. Dürüstlüklerini ve namuslarını bozacak en küçük bir hareket ve tebessümleri yok. Bazıları¸ Milton’un Havva’da tasvir ettiği onurlu bir tarzda giyiniyorlar. Bir kısmı ise Git’in ve Titien’in fırçasından çıkan ilâhe resimleri gibi boylu boslu. Tenleri¸ hemen hepsinin göz alacak kadar beyaz. Hepsi güzellik perilerine benziyorlar…İçlerinden en seçkin olanı beni yanına oturmam için ısrar etti. Ben de bir müddet çekindim¸ fakat bütün diğerleri aynı şekilde ısrar edince¸ elbisemi çıkardım. Korsemi görünce eşimin beni oraya hapsettiğini zannedip daha fazla zorlamadılar. Hislerine ve inceliklerine hayran oldum.”3
Bu¸ “korsemi görünce eşimin beni oraya hapsettiğini zannedip daha fazla zorlamadılar.” Cümlesini birazcık açmanın faydalı olacağına inanıyorum. Ansiklopediler¸4 Haçlı seferlerine katılan askerlerin hanımlarına bekaret kemeri taktırarak¸ iffetlerini korumak istediklerini yazarlar. Bu¸ Hristiyan ve Batı kültüründe yaygın bir adet olduğu için¸ erkek karısından şüphelenirse¸ ona böyle bir korse taktırıp¸ başkasıyla birlikte olmasını önlemiş olur. Montagu¸ kendisindeki kemeri niye taktığını söylemiyor ama Türk hanımların bunun bu amaçla takılmış olacağını düşünerek çıkarması için zorlamıyorlar. O da¸ “Hislerine ve inceliklerine hayran oldum.” diyerek bu tavırlarına hayranlığını dile getiriyor…Bu incelik sadece kadınımıza has değildir. Türk hanımı erkeğinin tamamlayıcısıdır. Doğal olarak aile okulunun başöğretmeni hanımdır. Çünkü çocuk onun el ve gönül tezgâhından geçerek kimlik ve kişiliğine kavuşur. Bu bakımdan bizim erkeklerimizin ilk eğitimini aldıkları ana kucağı onları öylesine yetiştirmiştir ki¸ Montagu’nun şaşkınlıkla ve o ölçüde de gıptayla anlattığı şu olay hayli çarpıcıdır:
“Mr. Hill ve onun gibi diğer seyahatname yazarlarını okurken şaşıyorum. Burada kadınlar¸ diğer ülkelerde olduğundan daha hür ve serbest olarak¸ ömürlerini devamlı eğlence içinde geçiriyorlar. Bütün meşguliyetleri komşuya¸ hamama gitmek¸ devamlı masraf ederek modayı takip etmektir. “Kocanın vazifesi para kazanmak¸ kadınınki de harcamaktır. En aşağı tabakadan kadınlar bile bu haklara sahip. Sırtında işlemeli çevre satan bir satıcının karısı bile sırmasız elbise giymiyor…Artık bu sözlerimden sonra Türk kadınlarının fikir sahibi¸ nazik ve bizler kadar hür olduklarına itimat edersiniz. Türk milleti yaratılış olarak zalim değildir. Pek çok yönlerden bizim kendilerine verdiğimiz vahşi unvanına layık değiller. Türkle evlenmiş bir Hristiyan kadınla ahbap oldum. Gâyet düşünceli ve fevkâlâde meziyetli bir kadın. Başından geçenleri size anlatmadan edemeyeceğim: Bu kadın İspanyol. Ailesiyle beraber¸ Napoli Krallığı İspanyollar elinde bulunduğu sırada burada oturuyormuş. Kardeşiyle beraber memleketine dönmek üzere bir gemiye binip denizden geçerken bir Türk amiralinin hücumuna uğrayarak tutulmuş ve esir edilmişler. Amiral güzel esirin güzelliğine ve zarafetine o kadar hayran olmuş ki¸ kendisine hediye olarak kardeşini ve bütün hizmetçilerini serbest bırakmış. Kardeşi iki ay sonra İspanya’ya gelince¸ kız kardeşini serbest bırakmaları için dört bin İngiliz lirası fidye göndermiş. İyi kalpli Türk¸ parayı alıp kız kardeşine vermiş ve kendisini serbest bırakmış. Fakat genç kız¸ bunca felakete uğradıktan sonra ailesi ve akrabalarından göreceği muameleyi düşünmüş ve hayatının geri kalan kısmını manastırda geçireceğini anlamış. Her ne kadar sevdiği insan Müslüman ise de¸ yakışıklı¸ hisli ve sevdalı düşünmüş. Türk¸ kadının ayaklarına bütün ihtişamını seriyor. Velhasıl kız¸ serbestliğin namusundan daha az olduğunu¸ kaybolan iffetinin bir izdivaçla kendisine verilmesinin mümkün olduğunu anlatmış. Kurtuluş fidyesinin kendisinin çeyizi olarak kabul edilmesini ve kocasından başkasının kendisinin güzelliğinden zevk duymamış olmasından gurur duymasını rica etmiş. Amiral ise çokça memnun olarak kabul etmiş. Fidye ailesine iade edilmiş ve kızlarına sahip olduğu için çok mutlu olduğunu da haber vermiş. Kızla evlenmiş¸ ondan başka kadınla da ilgilenmemiş. Kız ise¸ verdiği karardan hiçbir zaman pişman olmadığını söylüyor. Ayrıca iffetinden başka hiçbir şeyi kendisine rehber edinmemiş olduğunu söylüyor. Nitekim hangi tabakadan olursa olsun¸ Türklere has bir alicenaplığa tutkun olduğundan kendisini mazur görüyorum. Doğru konuşmak ruh yüceliğini gösterir. Bir Türk’ün cesaretle yalan söylediği pek azdır.”5
Bir erkeğin¸ esir aldığı bir güzel kıza muamelesindeki aşamalara dikkat edilirse¸ Türk insanın yerlisi yabancısı kadına karşı tavrı çok daha net bir şekilde anlaşılır. Önce¸ kardeşi ve cariyelerini serbest bırakıyor. Sonra onların gönderdiği fidyeyi bu defa kıza veriyor kızı da serbest bırakıyor. Kız¸ ülkesine dönmesi halinde¸ ailesinden göreceği muameleden çekinerek gitmek istemiyor ve bu parayı çeyiz kabul edilmesini teklif ederek¸ bu defa Türkle evlenmek istiyor. Türk¸ bu teklifi kabul ediyor¸ parayı da bu defa kızın ailesine iade ediyor… Savaş¸ kuralını kendisi koyar. Buna herkes uyar¸ bunun Müslüman’ı¸ Hristiyan’ı¸ Türk’ü İspanyol’u olmaz. Buna rağmen¸ bir Türk bir esir genç kıza böyle bir kadirşinaslık gösteriyor. Bunun içindir ki¸ Montagu Türk erkeklerine hayran ve kadınlara muamelesinden de şaşkınlıkla söz ediyor ve “Bu¸ Türk milletinin yaratılış olarak cahil olmadığını gösteriyor. Pek çok yönden bizim kendilerine verdiğimiz vahşi unvanına layık değiller” demekten kendini alamıyor… Montagu¸ bu alanda oldukça fazla örnek verir. Burada önemli olan bir hususa işarette bulunan cümlelerini almak istiyorum:
“Türklerde şeriat dört kadınla evlenmeye izin veriyor¸ ama kibar erkekler bu izinden istifade etmiyorlar. Kadınlar ihanete asla tahammül edemezler…Tanıdığım kibarlar arasında¸ sadece Defterdar’ın birkaç cariyesi vardı. Uydurma seyyahların bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi¸ erkeklerin ahlâkı arasında o kadar büyük fark yok.”6
Avrupalılar¸ İslâm’ın çok eşliliğe izin verdiğini bunun da kadın haklarına tecavüz olduğunu savunarak bu durumu sürekli bir saldırı aracı olarak kullanmışlardır. Yazar¸ buna işaret ederek¸ böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. Doğusu da budur. Savaşların erkek kıyım makinesine dönüştüğü çağlarda¸ azalan erkek nüfusuna karşı artan kadınların iffetini korumak onları¸ pazarlarda köleliğe düşürülmesini önlemek için gerektiğinde iki ya da daha fazla kadına verilen sadece ruhsattır¸ emir değil!.. Kur’an’ın buna izin veren ayetinde¸ “Onlar arasında adaletle muamele yapamayacağınızdan korkarsanız bir tane alın; yahut sahip olduğunuz cariyeyle yetinin. Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı budur.”7 İnanan bir erkek için bu ayetin en önemli ve net hükmü “Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı budur.” dediği tek eşliliktir ki¸ İslâm tarihi boyunca özellikle Türkler¸ bu emre sadık kalmışlardır. Cahil tabakadan evlenen yok mu¸ var elbette. Bunlar¸ bilmedikleri dini istismardan başka bir tavır değildir. Türk toplumu bu tür evliliklere de pek olumlu bakmamaktadır.
Bakınız¸ bir Batılı kadının¸ üstelik bir sefir hanımının kocası tarafından kötü muamele görmesi konusundaki kaygısı¸ duygularına nasıl oturmuş ki¸ “Şimdi sadece ailemin çoğalması için gerekli hazırlıkları yapıyorum. Her gün bekliyorum¸ fakat bu olmadıkça uğrayacağım hakaretleri bildiğim için¸ bu yüzden sahip olacağım şerefi düşündükçe teselli buluyorum.” demekten kendisini alamıyor. Bu ifadelerin tercümesi gayet açık¸ eşi çocuk istiyor ve bunda ısrarlı¸ Lady Montagu ise çocuğu olmazsa kocası tarafından göreceği kötü muameleden de korkuyor. Halbuki¸ “Kadının vazifesi ancak çocuk doğurma ve onları büyütmektir. Allah da onlardan yalnız bunu ister. Kadınlar başka vazifelere bedenen iştirak etmezler. Müslümanların kadın ruhuna değer vermedikleri hakkındaki kanaatimiz tamamen yanlıştır.”8 Bu yanlışlığı cariye konusunda da dile getirir. Bir başka mektubunda¸ bu konuyu irdelerken şunları söyler:
“Benden cariyelere ait özel bilgiler istersiniz. Fakat Hristiyanların anlattıkları gibi bunların hali müthiş diyemeyeceğim. Türk değilim¸ ama talihsiz cariyelere gösterilen iyi muameleyi de takdir ederim. Cariyeler dayak yemiyorlar ve esaretleri de diğer memlekettekilerden daha kötü değil. Kendilerine kefalet parası verilmiyor ama elbiselerine yaptıkları masraf¸ bizim hizmetçilerimize verdiğimiz paradan fazla. Zannederim burada¸ erkeklerin kadınları kötü niyet ile satın aldıklarını söyleyerek itiraz edersiniz. Fakat büyük Hristiyan şehirlerinde bundan daha az alçakça bir niyetle mi satın alıyorlar“9
Kendi yanlışlarını görerek bizim doğrularımıza yanlış diye bakmalarını itiraf etmesi elbetteki güzel bir şey. Bu¸ onurlu davranışı Lady Montagu¸ zaman zaman sergilemektedir. Onun camileri gezerken zihninde oluşan kanaati bunun bir göstergesidir. Selimiye Camiini gezer ve bunu mektubunda etraflıca anlatır. Söyledikleri dikkate değer şeylerdir:
“Tamamı kırmızı veya beyaz mermerden sütunların zarafeti¸ Katolik ve Romen kiliselerini oyuncakçı dükkanlarına benzeten gülünç resimlerle örtülmemiş…Aynı tarzda yapılmış birçok camiler gördüm. Fakat hiçbirisi Sultan Selim Camii kadar görkemli değil. Yine de bunlar¸ Almanya ve İngiltere’deki kiliselerden daha muhteşem. Buradaki camilerin; bizim kiliselerdeki gibi sıralarla bölünmemiş olması da güzelliğine çok şey katıyor.”10
Camiler konusunda söyledikleri bu kadarcıktan ibaret değil. İstanbul’daki camileri de gezmiş ve çok etkilenerek şunları yazmıştır:
“Türklerin İstanbul’da buldukları bütün tasvirleri yokettikleri yolundaki sözler tamamen yalan. İstanbul’da gördüğüm birçok camiyi Ayasofya’dan daha fazla beğendim. Mesela Süleymaniye camii muntazam bir kare şeklindedir. İstanbul’daki camilerin hepsi aynı modelde yapılmış yalnız büyüklü küçüklü ve süsleri farklı. Valide Sultan Camii hepsinden büyük. Tamamen mermer ve fevkalâde ince yapılmış. Laf aramızda¸ Londra’daki Saint Paul kilisesi¸ bununla kıyaslanamayacağı gibi¸ en zarif meydanımız da Atmeydanı ile kıyaslanamaz. Rumlar bu konuda bir yığın masal uyduruyorlar. Hiçbirisi de inandırıcı değil… Türkleri batırmak için kendi gördüklerini bile yalanlayan Rumların sözlerini aktarmışlar. Bunlar¸ İstanbul’da Ayasofya’dan başka görülecek yer olmadığını söylerler Oysaki birçok cami inşa tarzları ve büyüklükleri itibariyle ondan üstündürler. Sultanahmet Camiinin kapıları hep tunçtan.”11
Burada¸ İstanbul’un fethi sırasında kendilerine özel muamele gösterilen¸ ibadethanelerinin önemli bir kısmı kilise olarak bırakılan¸ canları koruma altına alınan¸ bu himaye sonucudur ki¸ günümüze kadar gelen Rumlar¸ o günlerde Montagu’nun dediği bir azınlık imtiyazını istismar konumundan kurtulamamışlar. Yazar¸ camilerden söz ederken¸ böyle bir çirkin propagandaya da işaret etmekten kendisini alamıyor. Mektup sahibinin bir üst paragrafta sözünü ettiği kiliselere sıraların konulması keyfiyeti¸ Hristiyanlığın ibadeti kendi hususiliğinden uzaklaştırarak kiliseye gelen insanları izleyici durumuna düşüren ve sadece din adamlarının ayinlerini –ki¸ bunlara gösterileri demek daha doğru olur- seyretmelerine ve arada bir İlahi okumalarına iştirak etmelerini sağlayan dışlanmışlığa da dikkati çekmesi anlamlıdır. Din¸ sorumluluğu ferdin kendisine yükler. Din adamı sadece bu konuda ona yardımcı olacak ve öğretecektir. İbadet kul ile Yaratıcısı arasında özel bir ilgi bağı olduğu için kulu¸ böyle bir anlayışın dışında düşünmenin ilk hareket noktası kiliselerin ibadethaneden çok salon haline getirilmesidir. Montagu buna işaret ediyor. Montagu¸ Kur’an için de gösterir ve şunları yazar:
“Kur’an¸ bizim inandığımız gibi derme çatma sözler değil. Son derece yüce ve son derece dürüst bir şekilde ifade edilen temiz ahlâkı ihtiva ediyor. Bunun böyle olduğunu birçok Hristiyan da tarafsız olarak söylüyorlar. Hiç şüphesiz¸ bizdeki Kur’an tercümeleri Rum papazlarından gelme kopyalar olduğu için kasten aslını bozmuşlar. Dünyada bunlar kadar bozguncu ve cahil insan yoktur.”12
Önemli bir itiraf: Kur’an’ın aslını bozarak tercüme olayı. Bu¸ asırlarca bu şekilde sürdürülmüş ve Kur’an’ı Allah’ın kelamı olarak değil de Hz. Muhammed’in sözleri olarak kabul ettirmeye çalışmışlardır. Halbuki bir başka Batılı yazarın dediği gibi; “Hadisler Hz. Muhammed’in sözlerinin bir araya getirilmesidir. İnciller de Hz. İsa hakkında bundan başka bir şey değillerdir. İlk hadis derlemeleri Hz. Muhammed’in vefatından ilk birkaç on yıl içinde yazılmıştır. İnciller de¸ Hz. İsa’dan sonraki birkaç on yıl içinde yazılmışlardır. Hristiyanlığın ilk yıllarında sayısız İncil vardı¸ bunlar arasında sadece dördünün geçerli olduğu kabul edilmiştir.”13 Bunlar¸ kendi içindeki çelişkiyi gizlemek için Kur’an’ı tahrif etmenin ilkel bir yolu olarak kalmış ve ne kadar düşündürücüdür ki¸ ilim adamı sıfatı taşımayan¸ işinin sadece çocuk doğurmak olduğunu söyleyen bir kadın bile bunun farkına varabilmiştir…
Toplumun kalkınma ve ilerlemelerinde dilin zenginliği çok önemli yer tutar. Bu bakımdan¸ dilimizin gücü oranına kültürümüzün gücü anlaşılır. Bunu fark eden Montagu¸ Türk dilinin zenginlik ve güzelliğini de mektuplarında dile getirmeden edemez. Onun dönemin Divan Şiiri örneklerinden birisini kendi diline çevirip muhatabına gönderirken söylediği sözlere bakınız:
“İngilizce’nin bizde pek nadir görülen böyle şiddetli bir sevgiyi ifade etmeye uygun olduğunu da sanmıyorum. Türkçe’de pek sık görülen ve kuvvetli mânâ ifade eden bu tür kelimeler bizde yok.”14
Nasıl olsun ki¸ bizim Yunus’umuzun Mevlâna’mızın bu muhteşem eserlerini otaya koyarken İngiliz milleti çoban kültüründen ileride değildi. Milletin kültürel birikimi kültürel derinliğinden beslenir. 13. asırda yaşayan bu büyük Türk uluları¸ onlardan daha önce yaşamış olanlar ve arkasından gelenlerle bizim birikimimiz on asırlık bir zamanı kucaklamaktadır. İngilizler ise kültürel filizlenmesini ancak 16. asırda gösterebilmiştir.15 Bir kültür için üç asırlık canlılık çok önemli zamanı ifade eder. Türk kültürünün zenginliği ve taşıyıcı oluşunun ana sebebi budur. Bunun için¸ hem divan edebiyatı için bir dil oluşturmuş¸ hem halk diliyle Yunusça eserler verebilmiş¸ hem de Mevlana’ya Farsça eser yazma kapılarını açmıştır.
Lady Montagu¸ dildeki bu güzelliği musikide de keşfeder ve muhatabına şu satırları yazar:
“Mutlaka okumuşsunuzdur. Türklerin musikisi için kulağı tırmalayıcı derler. Bunu ancak sokak musikisini dinleyenler yazabilirler. Nasıl ki¸ bir yabancı Londra sokaklarında dolaşan çalgıcıların müziğini dinleyip de İngiliz müziği hakkında kesin bir hükme varamazsa¸ bunlarınki de aynıdır. Emin olunuz ki¸ bu memleketin müziği çok tesirlidir. Türkiye’de çok güzel ve tabii sesler var.”16
Bütün bu anlatılanların ortaya çıkardığı gerçek şu: 18. asrın başlarında da Türk kültür ve medeniyeti¸ Batılıları etkileyecek kadar gelişmiş ve etkili olabilmiştir. Bizim tarihî mirasımız geçmişten gelen zenginliğimizin mahsulüdür. Osmanlı İmparatorluğunda gerilemenin başladığı¸ bunun sancılarının sosyal hayatı etkilediği bir dönemde gelen bir yabancı buna rağmen çarpıcı güzellikleri yakalayabiliyor. Kültür ve medeniyetin gücü de budur. Milletler yok edilse bile¸ geleceğe bıraktıkları kültürleri ve medeniyetle hayatını sürdürürler. Tıpkı¸ Montagu’nun anlattığı Osmanlı kültürünün bugün aramızda canlılığını koruması gibi… Türk milletinin sosyal statüsü değişse de millet vasfının devamlılığını koruması bundan olsa gerektir..

Dipnot

1- Lady Montagu¸ Türkiye Mektupları¸ s.25. Tercüman 1001 Temel Eser dizisi İstanbul
2- age. s. 25.
3- age. s.37.
4- Meydan Larausse c.3. s. 67
5- Türkiye Mektupları¸ s.132 vd.
6- age. s.54.
7- Nisa sûresi¸ âyet 3.
8- Türkiye Mektupları¸ s.94.
9- age. s.128.
10- age. s. 88.
11- age. s.125.
12- age. s.42.
13- Maurice Bucaılle¸ Kitab-ı Mukaddeş Kur’an ve Bilim¸ s.8.
14- Türkiye Mektupları¸ s.63.
15- Sorokin¸ Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefesi¸ s.27.
16- Türkiye Mektupları¸ s.80.

Sayfayı Paylaş