ÜRDÜN'DE TÜRK BAYRAĞI

Somuncu Baba

İstanbul’dan 25.05.2007 saat 15.25 de Ürdün’ün başkenti Amman’a doğru havalandık. Kafilemizde hep birlikte yapılacak olan bu seyahatten dolayı ayrı bir mutluluk ve huzur vardı.

İstanbul’dan 25.05.2007 saat 15.25 de Ürdün’ün başkenti Amman’a doğru havalandık. Kafilemizde hep birlikte yapılacak olan bu seyahatten dolayı ayrı bir mutluluk ve huzur vardı. Gökyüzünde geçen iki saatlik bir zaman içerisinde Allah’ın kudretinin büyüklüğünü bir kez daha gördük¸ gökyüzünün o muhteşem yaratılışını seyrederken kendi acizliğimizin farkına vardık. Saat 17.45’de Amman Hava Limanına indik. Yapılan işlemlerden sonra Amman’da küçük bir tura çıktık. Ürdün Haşimi Krallığı olarak anılan bu topraklar Meşruti-Monarşi şekliyle yönetilmektedir. Yani başta bir kral ve meclis bulunmaktadır. Ürdün Meclisi 80 milletvekilinden oluşmakta Mecliste Ayan Meclisi (Kralın atadıkları) ve Mebusan Meclisi (Halkın seçtikleri) bulunmaktadır. Fakat kralın ciddi bir hakimiyetinin olduğu gözlenmektedir. Ülkenin yüzölçümü 90.740 km2 dir. Nüfusu 5.5 milyondur. Bu nüfusun 2 milyonu Amman şehrinde yaşamaktadır. Ülkenin etnik yapısı Arap¸ Çerkez ve Türklerden oluşmaktadır. Dini yapısı % 90 Sünni Müslüman % 6 Hıristiyan diğer bölüm ise Şii ve Dürzîlerden oluşmaktadır. Son yıllarda Selefilik akımının çok ciddi etkileri görülmektedir. Mecliste bulunan 80 sandalyenin % l0’u Hıristiyanları temsil etmektedir. Nüfus oranına göre oldukça fazla bir orandır. Ürdün’ün önemli ekonomik kaynakları ve şirketleri Hıristiyanların elindedir. Ürdün’de çok net bir şekilde İngiliz sömürgesinin izleri görülmekte¸ halk üzerinde çok fazla tesirlerinin olduğu hissedilmektedir. Amman sokaklarını gezerken Arapça olarak sorduğumuz sorulara İngilizce aldığımız cevapların bizi çok şaşırttığını söyleyebiliriz. İngiliz dilinin bu derece Ürdün halkının içerisine girmesi müthiş bir İngiliz emperyalizminin olduğunu göstermektedir. Gelen yabancı turistlerin ise % 90’ının İngiliz olması hâlâ burada İngiliz etkisinin çok olduğunu göstermektedir. Ayrıca dükkânların üzerinde İngilizce isimlerin bulunması¸ gençlerin giydiği kıyafetlerin üzerinde İngiliz amblemleri ile İngilizce kelime ve deyimlerin olması hâlâ sömürge niteliğinde kaldıklarını ispatlamaktadır. Müslüman halkın ise fakir olduğu ve basit işlerde çalıştırıldığı aşikârdır. Bizim Amman’a ayak bastığımız gün İngilizlerin bu bölgeden çekildiği gündü ve Amman Kurtuluş Bayramı kutlamaları yapılıyordu. İngilizlerin 1946 yılında buradan çekilmelerine rağmen izlerinden hiçbir eksilme olmaması bizleri çok şaşırttı. Şunu gördük ki İngilizler çekilmesine rağmen bu topraklardan vazgeçmiyorlar ve tüm etkinliklerini devam ettiriyorlar. Hatta geldiğimizde havai fişek gösterileri ve kutlamalar İngilizlerin buradan gitme sevincini gösterdiği gibi aynı zamanda sanki bizim kafilemizin gelme sevinç gösterisini de yansıtmaktaydı.
25 Mayıs Cuma günü saat 18.00 ile 20.00 arası Amman Kalesini gördük. Roma Tiyatrosunu gezdik ve Ömer Cami’ne gittik. Bu tarihî camii gezip akşam namazını burada kıldıktan sonra gezimize devam ettik. Meşhur bir künefecide künefe yedikten sonra Radisson Oteline gelerek yerleştik. Otelin önünde 10 kadar bayrak vardı ve bunların arasında Türk Bayrağı yoktu. Tüm kafile ve Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız bu duruma üzüldüler¸ hatta bayrakların bulunduğu bu sahayı gezdi ve hemen Yaşar Özkan’ı çağırarak bu durum niçin böyle? Niye Türk Bayrağı yok¸ diye sordu. Hemen arkadaşlar otel yönetimiyle görüşmeye geçerken Türk Bayrağının kaldığımız otelde dalgalanmasını istedik. Şunu da biliyorduk ki daha önce Türk kafilelerinin gelmesine rağmen bayrağımız asılmamıştı. Ben o gece heyecanlandım ve sabahı zor yaptım şafak vaktinde odamdan baktığımda Türk Bayrağı dalgalanıyordu. Bu bizlere büyük bir huzur ve güven verdi. Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız ise “Bayrağımızı asmışlar bayrakların asıldığı bölgeyi bir ziyaret edelim” dedi ve tüm kafile Türk Bayrağının olduğu sahayı ziyaret ederken memnun ve mesrurdu¸ gözlerinden mutluluklar okunuyordu. Biz otelden ayrılana kadar Türk Bayrağı dalgalanmaya devam etti.
25 Mayıs 2007 Cumartesi
Erken saatlerdeki kahvaltıdan sonra Amman’daki Ashab-ı Kehf mağarasını ziyaret ettik. Ama bu mağara Kehf süresindeki tanıma uymuyordu. Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız Ashab-ı Kehf Afşin’de değil mi¸ diye sordu ve bizler de rehbere şu soruyu yönelttik: Yedi Uyurlar uyandıklarında aralarından birini ekmek almaya gönderdiler¸ demek ki mağarada su vardı fakat burada yok¸ dediğimizde sessiz kalındı. Afşin’de hâlâ hem su vardı hem de Kehf suresindeki tanıma uymaktaydı. Fakat dünya teolojisinde Ashab-ı Kehf o kadar önemli bir yer tutar ki tüm coğrafyalar ve insanlar sahip çıkmak istediklerinden dolayı şu anda dünyanın 34 yerinde var olduğu iddia edilmekte fakat gerçeğin Afşin bölgesindeki mağara olduğu bilinmekte ve kabullenilmektedir. Buradan hareketle Katrana Osmanlı Polis karakoluna gittik. Burası daha önceleri Roma medeniyeti tarafından yapılmış yer iken İslâm medeniyetlerinin fethiyle özellikle Osmanlının gelmesiyle (1517 Yavuz Sultan Selim) yeniden restore edilmiş ve ileri karakol görevi görmüştür. Güvenlik açısından önemli bir stratejik yerde bulunmaktadır. Hemen yan tarafında ise 40×50 m. ebatlarında genişçe bir su havuzu (2000 metre karelik) bulunmaktadır. Etrafı tel örgütlerle çevrilmiştir. Bu havuz yaklaşık 10.000 ton su almaktadır. Çevrede yaşayanların su ihtiyacını karşıladığı gibi Osmanlı Hac kafilelerinin su ihtiyacının giderildiği çok mükemmel bir havuzdur. Ayrıca Hicaz Demiryolunun buradan geçmesi sebebiyle lokomotiflerin su ihtiyacının da karşılandığı bu saha asırlarca insanlığa hizmet etmiştir. Fakat şu anda terkedilmiş¸ metruk¸ harap halde bulunmaktadır. Bu karakolun tüm odalarını adım adım gezerek ve çevresindeki su havuzunun başına giderek ziyarette bulundu. Buralara ise tekrar bir Osmanlı elinin değmesi zarureti ise apaçık bir şekilde görülmektedir. Hemen arkasından ise Katrana Tren istasyonunun ziyaretinde bulunduk. Burası Hicaz Demiryolunun istasyonlarından birisidir. Hicaz Demiryolu Şam Valisi İzzet Paşa tarafından projelendirilmiş II. Abdülhamit tarafından onaylanmış bir projedir. Hatta ilk ödeneği Hazine-i Hassa’dan yapılmıştır. Hiçbir şekilde dış borç alınmadan yapılan Hicaz Demiryolu 4 milyon Osmanlı altınına mal olmuştur. İstanbul’dan Hicaz’a 6 aylık olan bu mesafe¸ bu yolun yapılması ile 5 güne düşmüştür. Bu¸ tüm İslâm dünyası için müthiş bir durumdur. Yolun bu kadar kısalması¸ tüm sahalarla irtibatın kurulması¸ Osmanlının merkezî yapısının güçlenmesi Avrupa’yı akıl almaz ölçüde rahatsız etmiştir. 1900’de başlayan inşaat 1908’de her yönüyle tamamlanmıştır. İstasyonu gezdiğimiz sırada bizleri gören çocuklar büyük sevinç gösterileriyle yanımıza geldiler. Ve orda olduğumuzdan dolayı memnuniyetlerini ifade ettiler. Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız rayların gömülü bulunduğu toprakları hafif kazdırarak rayları yıkattırdı. Temizlenen rayların hemen yan tarafında Osmanlıca şu ibare yazılıydı: “Hadim-i Haremeyn-i Şerefeyn Sultan Abdülhamit Han binasrihi” hemen bu bölümlerin fotoğrafları çekildi. Ecdadımızın ne müthiş hizmetler taşıdığını bir kez daha müşahede etmiş olduk. Büyüklerimiz bizlere bir kez daha ecdadımızın gerçek niteliğini göstermiş oldular. Gezdiğimiz istasyon yaklaşık 1500 m. uzunluğundaydı ve istasyonun içerisinde o dönemden kalma köprü yıkıntıları istif edilmiş durumdaydı. Ecdadın bu eseri de metruk ve harap haldeydi.
Buraların mutlaka restore edilmesi gereklidir ve bu coğrafyanın İngiliz emperyalizminden kurtarılması zorunludur. Çünkü şunu da biliyoruz ki müstemlekeci İngilizler ara ara bu muhteşem demiryolunu tahrip etmişler ve kullanılamaz hale getirerek bölge halkına Osmanlı’yı unutturmayı amaçlamıştır. Bizler ise bunları tekrar canlandırmalı ve İngiliz etkisini silmek için çalışmalar yapmalıyız. Bu doğrultudaki hareket ecdadımızın ruhunu rahatlatacaktır.
Sonra Mute’ye doğru yola çıktık. Bu bölge İslâm ordularının Bizans İmparatorluğu ile savaştıkları ilk toprak parçasıydı. Hz. Peygamber (s.a.v) tüm dünyaya İslâm tebliğcileri gönderiyordu. Bizans İmparatoru Herakliuss’a da tebliğci olarak Umeyr bin Haris’i göndermişti. Davet mektubuyla giden bu büyük sahabe Bizans ittifakı olan Gassanilerce şehit edilmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber bu bölgeye bir İslâm ordusu gönderdi. Orduyu gönderirken de: “Komutanınız Zeyd bin Harise’dir şayet şehit olursa yerine Cafer bin Ebu Talib geçecektir. O da şehit olursa yerine Abdullah bin Revaha geçecektir. O da şehit olursa aranızdan birini komutan olarak seçin.” buyurdu. İşte şu anda ziyaretine gideceğimiz yer İslâm ordusunun Bizans’la savaştığı mekândır. Mute’ye ulaştığımızda ilk olarak savaşın geçtiği yere geldik¸ Emeviler savaşın yapıldığı alanın kaybolmaması için bir cami inşa etmişler fakat cami harabe halde bulunmaktadır. Bu mekânda üç büyük sahabe için bir taş anıt dikilmiş ve çevresine kitabeler yazılmıştır. Bu kitabelerde savaş ve sahabeler hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bu savaşın İslâm tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız defalarca bu savaştan bahsetmiş bizlerin örnek almamız gerektiğini belirtmişlerdir. İnsanların bile bile Allah için ölüme gitmeleri¸ kendilerini feda etmeleri ne büyük¸ ne ulvi makamdır.
Savaşı Hz. Peygamber (s.a.v) dakika dakika Medine’de sahabelere anlatmıştır. Savaş başladıktan bir müddet sonra Zeyd bin Harise şehit olmuştur. Yerine Cafer bin Ebu Talib geçmiş¸ önce sağ¸ sonra sol kolunu kaybetmiştir. Peygamberimizin sancağını yere düşürmemek için vücuduyla sancağa sarılmış fakat o da şehit olmuştur. Peygamberimiz onun için “Meleklerle birlikte iki kanadıyla Cennete uçmaktadır.” ifadesini kullanmış¸ bundan sonra da kendisi Caferü’l Tayyar (iki kanatlı) olarak adlandırılmıştır. Ayrıca şu duayı yapmıştır. “Yarabbi Cafer en güzel şekliyle sana geldi. Onun nesebine en güzel zürriyetler ver.” Sonra yerine Abdullah bin Revaha geçmiş ve o da şehit olmuştur. Peygamberimiz bu üç sahabe için “Cennette altından tahtlara oturduklarını” söylemiştir. İslâm ordusu hemen sonrasında Halid bin Velid’i komutan seçmiştir. O ise bir savaş dâhisi olması sebebiyle hemen Bizans ordusu içerisine casuslar göndererek Hz. Peygamberden yardım geldiği haberini yaymış ve orduyu da 4 bölüme ayırarak iki saatte bir yer değiştirilmesini istemiştir. Savaş sırasında sık sık öndekiler arkaya¸ arkadakiler öne¸ sağdakiler sola¸ soldakiler sağa geçmiş böylece Bizans ordusu yardım geldi zannederek geri çekilmişlerdir. Hz Peygamber (s.a.v) döneminde en çok şehit bu savaşta verilmiştir. Fakat İslâm orduları ortaçağın en güçlü devleti Bizans’a karşı yenilmeden tekrar Medine’ye dönmüştür.
Bu mekânda ilk olarak Zeyd bin Harise’nin türbesini ziyaret ettik. Daha sonra hemen sağ bölümde bulunan Cafer bin Ebu Talib’in türbesini ziyaret ettik. Türbelerin yanına yapılan cami ise gerçekten çok güzel ve büyüktü. Gezdiğimiz bu bölümler Amman’ın en güzel en bakımlı en temiz bölümleriydi. Türbelerin içerisinden çok güzel kokular geliyordu. Buralarda çok ayrı bir manevî hava ayrı bir huzur ve güven ortamı vardı. Kafiledeki pek çok arkadaşımız gözyaşlarını tutamadı. Burada yaşanan çok güzel duygular ve hissiyat çevre temizliği ve düzeni büyüklerin etki sahasının bu coğrafyada devam ettiğini gösteren çok güzel örnektir. Mimari olarak da çok güzel inşa edilmiş olan bu mekânlar için Amman’ın en güzel yerleridir dersek kesinlikle abartmış olmayız. Sonra yaklaşık 200 m. uzakta bulunan Abdullah Bin Revahâ’nın türbesini ziyaret ettik aynı manevî hava ve hissiyatları burada da yaşadık. Burada kuşların türbe camlarına konmaları ve orada kalmaları dikkatimizi çekti. Bu mânâ deryasında yaşamanın hazzını ise bizlerin ve kalemlerimizin anlatmaya gücü yetmiyor¸ mutlak yaşanması¸ görerek hissederek yaşanması gerekiyor.
Tüm kafile olarak Kardak Kalesine doğru yola çıktığımızda saatler 13.40’ı gösteriyordu.

Sayfayı Paylaş