‘GÜLE’ HASRET AĞLAYAN ŞEHİR:KUDÜS

Somuncu Baba

Peygamberler Şehri Kutsal Kudüs
Kudüş yeryüzünün en mukaddes şehirlerden biri; “bereketlendirilmiş”¸ “gökte yapılıp yere indirilmiş”¸ bir “Peygamberler Şehri”dir.

Peygamberler Şehri Kutsal Kudüs
Kudüş yeryüzünün en mukaddes şehirlerden biri; “bereketlendirilmiş”¸ “gökte yapılıp yere indirilmiş”¸ bir “Peygamberler Şehri”dir. Hz. İsa (a.s.) Kudüs yakınlarındaki Nasıra’da dünyaya gelmiştir. Topraklarına¸ Hz. Musa’nın (a.s.) mübarek alın teri¸ Hz. Yakup’un (a.s.) billurdan gözyaşı¸ Hz. Zekeriya’nın (a.s.) berrak kanı karışmıştır. Ve tabiî ki Miraç’ta¸ Kâinatın Serveri Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) aziz nuru ve müstesna ruhaniyâtı ile şereflenmesiyle birlikte makamların en yücesine erişmiştir.
Öte yandan¸ Kudüs merkezli Filistin toprakları¸ tarih boyunca hak ile bâtılın¸ hilâl ile haçın/siyonun amansız mücadelesine sahne olmuştur. Hele de Müslümanların/Osmanlı’nın elinden çıktığından beridir¸ Batılı emperyalistlerin ve Siyonist Yahudilerin zulüm ve esaretine maruz kalmaktan ne yazık ki kurtulamamıştır. Hz. Zekeriya’nın (a.s.) pak vücudunun bir ağaç kovuğunda ikiye bölünmesinin üzerinden asırlar geçti; ancak “Çağdaş Firavun ve Nemrutların” vahşet ve barbarlıkları hâlâ dolu dizgin sürmektedir. Yaşanan yürek dağlayıcı hâdiseler¸ Müslümanlara dünden bugüne sürekli Asr-ı Saâdet’i¸ Hz. Ömer’i¸ Selâhaddin-i Eyyûbî’yi ve nitekim Devlet-i Âli Osman’ı hatırlatmakta ve serenatlara vesile olmaktadır.
Zira bütün bu dönemler¸ üç ilâhî kökenli din mensuplarının barış ve istikrarı Kudüs’te doyasıya teneffüs ettikleri yegâne “altın çağlar”dı. Günümüzde Kudüş İslâm’ın/Osmanlı’nın huzur ve merhamet yüklü hoşgörülü iklimini büyük bir hasret ve inkisarla aramaktadır. Günümüzde Filistin meselesinin¸ Kudüs’te varılacak nihaî bir sulh ile nihayete ereceği artık tüm mahfillerce kabul edilmekte; barış ve adaletin sağlanabilmesi için model arayışlarının odak noktasında en fazla da ‘Osmanlı’nın bulunduğu yüksek sesle dile getirmektedir. Kudüs’ün üç dinin aynı ölçüde kutsal merkezi olduğu dikkate alınırsa; buradaki tüm mukaddes mekân ve mâbetlere hürmet ve özen gösterilirse ve her türlü inanca tam bir hürriyet bahşedilirse¸ ceddimizin dört asır boyunca hâkim kıldığı barış ve istikrar neden yeniden yakalanmasın?
Osmanlı’nın ‘Kudüs Mucizesi’ ve Mutlu Asırlar
30 Aralık 1516’da Yavuz Sultan Selim’in¸ şehrin hâkimiyetini Memlûklulardan devralmasıyla Kudüş Osmanlı gibi güçlü bir koruyucuya ve saadetinin üçüncü altın dilimine kavuşmuştu. Yavuz Sultan¸ 1517’de bir ferman yayınlayarak¸ Hz. Ömer ve Sultan Selâhaddin zamanından beri geçerli olan geniş hoşgörü anlayışına dayanan şartların aynen devam edeceğini bildirmişti. Ancak¸ Yahudilerin mukaddes topraklara yerleşmesini yasaklamaktan da çekinmemişti. (Aynı tavrı oğlu Kanuni de 1520’deki fermanıyla devam ettirecekti.)
Bölgenin tüm nazik dengelerini bilen Osmanlı¸ birbiriyle sürekli çatışma ve rekabet halindeki Müslim ve gayrimüslim unsurlara eşit mesafede hitap eden¸ anarşi ve karmaşaya meydan vermeyen¸ âdil bir arabulucu olarak tüm meseleleri çözen ve kendinden sonra hiçbir devletin başaramadığı “kerim devlet rüyası”nı Kudüs ve çevresinde gerçekleştirme kudretini göstermişti. Buraların idaresini ayrı bir ihtimam¸ hürmet ve hizmet anlayışı çerçevesinde yerine getirmiş ve “Peygamberler Şehrinin” ihtiyaç duyduğu hiçbir şeyi ondan esirgememişti. Mesela¸ Sultan II. Abdülhamid¸ Hicaz Demiryolu’nu özellikle Kudüs’ten geçirmiş ve Müslümanların burayla irtibatını kuvvetlendirmişti.
Kudüs’ün¸ üç semavî dinin mukaddes merkezi olduğunun bilinci ve titizliğiyle hareket eden Osmanlı¸ buradaki kutsal mekân ve mabetlerin tasarruf ve idaresini¸ muhtemel kargaşalara mahâl bırakmamak için ayrı bir dikkat ve hassasiyetle ele alıyordu. Misalen¸ taşıdığı misyon sebebiyle hassas bir konumu bulunan Kamame Kilisesi’nin kullanımını şöyle bir formüle bağlamıştı: Kuzey kapıyı Ermenilere¸ güney kapıyı Rumlara ve büyük kapıyı da Frenklere tahsis etmişti. Ayrıca¸ Kudüs’teki dinî meseleler ve anlaşmazlıklar¸ bizzat sultanlar ve dirayetli idareciler aracılığıyla anında çözülüyor¸ huzursuzluğa fırsat verilmiyordu. Böylelikle Kudüş 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sayesinde mutlu bir 401 yıllık dönem geçirecekti.
Siyonistlere Direnen Osmanlı ve Hazin Veda
Osmanlı¸ 19. yüzyılın sonlarında canlanmaya başlayan¸ Filistin’i ele geçirmeyi amaçlayan Siyonistlerin karşısına da heybetle dikilip¸ Kudüs ve çevresini müdafa etmesini çok iyi bilmişti. Devletin bütün dış borçlarını kapatmaya karşılık¸ Yahudilere Filistin’de bir miktar toprak verilmesini teklif eden Siyonist lider Theodor Herzl başkanlığındaki heyete¸ Sultan II. Abdülhamid¸ Müslümanların izzet ve haysiyetini koruyan şu muazzam sözlerle cevap vermişti: “Bu konuda sakın bir adım daha atmayın. Ülkemin bir çakıl taşını bile satamam. Bu devlet onu kanı pahasına aldı¸ kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasbetmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Hiçbir parçasını veremem. Ne için olursa olsun¸ biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.”
Abdülhamid¸ Yahudilerin Filistin’e girmesini 1882’den itibaren yasaklama yoluna gitmiş ve iktidarı boyunca Siyonistlere göz açtırmamıştı. İşte bu noktada Siyonistler öncelikle¸ Filistin’deki emellerinin önünde âdeta heykelleşen Sultan Abdülhamid’i devirmeyi¸ eğer bu yetmezse sonra da Osmanlı Devleti’ni yıkmayı planlamaya hummâlı bir şekilde girişmeye koyulacaklardı. Meydana gelen dış baskı ve iç karışıklıklara daha fazla dayanamayan Abdülhamid¸ 1908’de Meşrutiyeti ikinci kez ilan etmek zorunda kalınca¸ buna en fazla sevinenlerin başında da Siyonistler gelecekti. Bir komplo ürünü olan “31 Mart Vak’ası” ile Abdülhamid’in hal’ edilmesi ise¸ Siyonistlerin sanki bayramı olacaktı. Yahudiler¸ İttihatçıları iş başına getirmek amacıyla sarf ettikleri desteğin semerelerini şimdi tabiî olarak devşirmek arzusundaydılar.
Nitekim¸ Dünya Siyonist Teşkilatı başkanı David Wolfsohn İstanbul’a gelerek¸ Abdülhamid’in koyduğu Filistin’e göç yasağının kaldırılması için İttihatçılar nezdinde girişimlerde bulunmuş ve Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa’dan göç serbestisini koparmıştı. Fakat az bir zaman sonra İttihatçılar¸ Siyonistlerin gerçek emellerini fark etmiş¸ Abdülhamid’in göç yasağını Ağustos 1909’da yeniden tatbikata koymuşlardı. Osmanlı’ya dayanarak bir millî vatan kurma fikrinin suya düşmesiyle¸ yeni planlar geliştirmek mecburiyetinde kalan Siyonistler¸ sonunda Devlet-i Ali’yi çökertme düşüncesinde karar kılacaklardı. Siyonistler¸ I. Dünya Harbinde Kudüs ve Filistin’i Osmanlı’dan almak için İngilizlerle büyük bir işbirliğine girişmişlerdi. Sina-Filistin Cephesinde savaşmak üzere Siyonist lider Weizman’ın emriyle Vlademir Jabodinsky’nin organizatörlüğünde¸ “Kral Askerleri” ismiyle 5000 kişilik 4 alay tesis ederek¸ İngiliz General Allenby’nin 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü zaptında oldukça aktif bir görev üstlenmişlerdi. Nihayet¸ Osmanlı’nın Cihan Harb’inden mağlup ayrılıp Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla fiilen yıkılma sürecine girmesiyle beraber Filistin’de bir İngiliz manda idaresi ihdâs edilecek; bu da Yahudilerin işine yarayacaktı.
Şurası muhakkak ki¸ Osmanlı Abdülhamid’in şahsında¸ gücünün son raddesine kadar Kudüs ve Filistin’e sahip çıkıp Siyonizm’in tahakkümünü bertaraf etmeye çalışmış; ancak bu kutsal topraklara hazin bir biçimde veda etmeye de mânî olamamıştır. Kudüs’ün düştüğü haberi İstanbul’a ulaştığında aslında devlet gerçek anlamda o vakit târumar olmuştu. Bir Osmanlı subayının aktardığı şu hissiyat¸ yaşanan hazin dramı anlatmaya yetmektedir: “Filistin’i kaybedecektik. Nasıl dönerdik evlerimize; nasıl bakardık bizi bekleyen analarımızın¸ bacılarımızın¸ hanımlarımızın ve çocuklarımızın yüzlerine!.. Mevzilerimizi terk etmiş¸ ayaklarımızdaki parçalanmış çarıklarımızla geri çekiliyorduk…”
Bitmeyen Trajedi: Siyonist Zulüm ve Esaret
Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle birlikte Kudüs’ün; İsrail’in kuruluşundan bugüne uzanan süreçte İslâm Tarihi’nin en trajedik serüvenine giriftar olmasının hikayesi de başlamış oluyordu. Osmanlı’nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler¸ İngilizlerin de desteğiyle Filistin’de bir Yahudi Devleti kurabilmek için ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket ederek¸ şu parolayı rehber ediniyorlardı: “Vatansız bir halk için halksız bir vatan!” Avrupa’da soykırıma mâruz kalan Yahudiler¸ bu defa aynı yöntemle kendileri soykırımın her çeşidini denemekten çekinmemiş ve 1947-1948 arasında 500’den fazla kent¸ kasaba ve köye kanlı baskınlar tertipleyip haritadan silerek¸ 950 bin olan Filistinli sayısını 138 bine düşürmeyi becermişlerdi. İsrail’in kuruluşundan Arap-İsrail Savaşı’na değin yurtlarından sürülen Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyona ulaşacaktı. Kısacası Filistin¸ barbarlıkta şirretleşen Siyonistler eliyle¸ kan gölleriyle dolu koca bir kabristana ve ıssızlığa gömülen talihsiz bir diyar haline getirilmişti. Ve Filistin’i Müslümandan arındırma çabası¸ kesintisiz olarak toplu gösterime sunulan birbirinden kanlı katliamlarla devam etmişti: Kral Davut Katliamı¸ Deir Yasin Katliamı¸ Saf Saf Köyü Katliamı¸ Kibya Köyü Katliamı ve Sabra-Şatila Katliamı…
İsrail’in bildik terörist taktik ve usûlleri¸ şiddeti ve toplu kıyım ölçeği daha da büyümüş bir vaziyette bugün de Filistin topraklarını kana ve soykırıma boğmayı son sürat sürdürmektedir. Yüz binlerce Filistinlinin hayatı ve geleceği¸ tüm insanlığın kahredici duyarsızlığı sayesinde¸ vahşet ve azgınlıkta sınır tanımayan Yahudiler eliyle¸ rutin bir şekilde mükerreren kararmaktadır. Hıristiyanlar bahis konusu olunca hümanizm edebiyatı adına kıyametler kopartan sözde çağdaş Batı (ABD) her zamanki alışkanlığıyla¸ sağır sultan kesilmeyi tercih etmektedir. İslâm Dünyası’nın göbeğindeki bu zulüm odağı ve insanlık ayıbının temizlenmemesi¸ medenî dünyanın ve bu arada bütün Müslümanların sırtındaki ağır bir vebaldir. Zâlimin zulmü yanına kâr kaldıkça¸ insanlığın bindiği dalı keserek¸ kendi sonunu hazırlamaya bir adım daha yaklaştığı ve dünyanın kıyametlerinden birinin de Kudüs’te saklı olduğu asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Sayfayı Paylaş