DUDAK İLE KALP ARASINDA GİDİP GELEN İMAN

Somuncu Baba

“Esasında sadece söylemde kalan bir yaşantıyı süren insan¸ tam bir riyâkârlık deryasında kulaç atmaktadır. Hem Allah’a iman ettiğini hem de O’nu çok sevdiğini dile getirirken¸ yaratıcısının kendisinden beklediği ibadetleri yerine getirmekte zorlanmaktadır.

“Esasında sadece söylemde kalan bir yaşantıyı süren insan¸ tam bir riyâkârlık deryasında kulaç atmaktadır. Hem Allah’a iman ettiğini hem de O’nu çok sevdiğini dile getirirken¸ yaratıcısının kendisinden beklediği ibadetleri yerine getirmekte zorlanmaktadır. Oysa birini sevdiğini söyleyen ve sürekli onun hoşlanmayacağı davranışları sergileyen¸ onu üzen kişinin sevgisinde samimi olduğunu söylemek nasıl zorsa¸ Allah’a karşı sevgi tezahürlerini sadece dilinde tekerleme yapan insanın da gerçek anlamda Allah’ı sevdiğinden söz edilemez.”

Bütün dinî olaylarda iki temel unsurun bulunduğunu görürüz. Birincisi inançlardır¸ başka bir ifadeyle inancın konusunu teşkil eden bilgidir. İkincisi de¸ dış dünyaya yansıyan¸ ibadet olarak ortaya çıkan ve “amel” olarak adlandırdığımız eylemlerdir. İkincisinin görülmediği yerde insandaki din duygusunun ve inancının varlığını tespit etmek imkânı yoktur. Zira eyleme yansımamış din duygusu ile kalpte hapsedilmiş inançlar bilinemez. Var olduğunun emaresi dışa yansımasıdır ki¸ bu olmadığında zâhire göre karar vermek durumunda olan kişi¸ böyle bir insan için mümin tanımlamasını yapamaz. (Bkz. N. Taylan¸ İlim-Din¸ 59).
Bunun yanında insanın inandığını dile getirmesi sözlü bir eylemdir. Ve kişinin mümin olduğunu anlamak için yeterlidir. Çünkü kişi bireysel tercihini dile getirmektedir. Böyle bir durumda onun neyi söylediği önemlidir. Mümin olduğunu söylüyorsa¸ mümindir. İslâm açısından¸ bir insanın sadece inanmış olması inkar etmesinden elbette daha iyidir ancak¸ dinin istediği bu kadar değildir. Çünkü din yalnızca imandan ibaret değildir. Sadece şifâhî olarak varlığının kabul edilmesi için gelmemiştir. İlahî buyrukları da beraberinde getirmiştir. Allah¸ insanlığın ihtiyacının neler olduğunu¸ beşeriyeti yaratan da kendisi olduğundan daha iyi bilir. Bu nedenle din¸ hem iman hem de ameldir.
Amel o kadar önemlidir ki¸ kalpteki iman fiilî eyleme dönüşmediği takdirde¸ imanın kendini devam ettirebilmesi neredeyse imkânsızdır. Çünkü iman desteklenmeye ve sürekli teyit edilmeye ihtiyaç duyar. Bu ise insanın çeşitli vesilelerle imanını ortaya koyan ibadet¸ dua ve benzeri amelleriyle gerçekleşir. İnsan amel yaptıkça ve fiilî kulluk görevlerini yerine getirdikçe imanı pekişir ve artık kendisinin ayrılmaz bir parçası olur. Hatta öyle bir duruma gelir ki¸ yaşantısını iman ile anlamlandırmaya başlar ve her şeye iman penceresinden bakmaya başlar. Dinin haram ve helal olarak belirlediği çizgilere son derece dikkat eder. Tüm yaşam karelerinde Allah’ın hoşnutluğunu aramaya başlar. İşte bu¸ İslâm’ın beklediği Müslümanlıktır. Hz. Peygamber ve sahabilerinin yaşadığı İslâm’dır. Hz. Muhammed ve ashabı arasında¸ namazların kazaya kalması diye bir durumun olmaması bunun delilidir. Çünkü onların zamanında namazın bilerek bırakılması diye bir şey tahayyül bile edilemezdi. Yoktu böyle bir şey. Çünkü namaz hayatlarının ayrılmaz bir parçasıydı. Onlar ibadetlerini Allah sevgisiyle o derece mezcetmişlerdi ki¸ vücutlarından bir parçanın koparılması ile namazı kılmamak aynı anlamdaydı.
İmanı bir fidana benzetecek olursak¸ insan İslâm’ı kabul etmek suretiyle taptaze ve büyüme azminde olan bir fidan dikmiş olur. Fidanın güçlenip serpilmesi ve ayakta kalabilmesi için öncelikle müsait bir toprağa¸ bunun yanında güneş ve yağmura ihtiyacı vardır. Bunlar gerçekleşmediği takdirde fidan solar ve canlılığını kaybeder. Bu olmazsa bile bodur ve çelimsiz kalır. Bunun gibi¸ taze bir başlangıç olan İslâm’ı kabulleniş¸ insanın fiilî çabalarıyla desteklenmez ve korunmak için müsait bir dost çevresi bulamazsa¸ imanın zaman içerisinde kuru bir dal mesabesinde kalması kaçınılmaz sondur. Tersi olduğunda ise¸ iman ağacı güçlenir¸ olgunlaşır ve meyve verir. Kişi Hz. Peygamberin temsilciliğini üzerine almış olur. Yaşantı ve konuşmasıyla İslâm’ı tebliğ eder hale gelir.
Burada amel ile imanın birbirini karşılıklı olarak desteklediğini ve kuvvetlendirdiğini söyleyebiliriz. Kişi amel ettikçe imanı kuvvet bulur. İmanı kuvvet buldukça da amele yönelik iştiyak ve arzusu artar. İbadetler yerine getirilmesi görev olmaktan öteye geçerek¸ hayatının tabiî birer parçası haline gelirler. Mümin bir namazı ifa edemediğinde¸ kaldıramayacağı kadar ağır bir yük biner omuzlarına. Haramlara bulaşmamak hususunda o kadar titizdir ki¸ fıtratı haramdan tiksinir hale gelir. Tersi söz konusu olduğunda ve iman kişinin gönlünde sarsılmaz bir yer edinemediğinde¸ ibadetler sadece şekilsel görev halini alır. İnsan bunları yerine getirirken büyük bir yükü üzerinden atıyormuş gibi hisseder.
Esasında zoraki ifa edilen ibadetin Allah katında hiçbir değeri olmadığını kendisi de gayet iyi bilir. Nitekim sözde eda ettiği ibadetini kabul edip etmeme yetkisini Allah kendisine vermiş olsa¸ bunu kendisi bile kabul etmez. Bu durumda Allah’ın baştan savarak yaptığını “hayır hanesi”ne yazmasını beklemesi haksızlık olur. Böylesi bir durum¸ insanın içindeki imanın zayıflamaya başladığının temel göstergesidir. Zaten bir müddet sonra zoraki yerine getirdiği ibadeti aksatmaya başlayacak ve en nihayet terk edecektir. Bu yaşam tarzı sürdükçe¸ dinî hassasiyetler her gün azalacak ve insan artık haram-helal çizgisine dikkat etmeyecek bir noktaya ulaşacak¸ dinî buyruklara ilgisizleşecektir. Gayr-i dinî yaşantıyı kanıksayacaktır.
Bu tür sürüklenişe kendilerini kaptıran bazıları¸ sonunda öyle bir hale gelirler ki¸ yaşadıkları dinden uzak hayatı İslâmîleştirmeye bile çalışabilirler. Geçmişlerinde öğrendikleri kendilerini sürekli rahatsız ettiği için yeni yaşam biçimi için dinden cevaplar aramaya başlarlar. Kur’an ve sünnete göre doğru olmayan davranışlarını dinden doğrulatmaya veya dini¸ kendi yaşantılarının kalıplarına sokmaya çalışırlar. İslâm’ı kendilerine benzetmeye gayret ederler. Yeni bir Müslüman tipi ortaya çıkarırlar. Medyatik pek çok insanın din adına konuşurken İslâm’ın temel değerlerini hafife almalarını ve dinî değerlerden uzak yaşantılarını İslâmî hayat tarzı imiş gibi sunma çabalarını başka şekilde izah edemeyiz. Bu insanların maddî bir takım beklenti içinde olmalarını veya bir koltuğa ulaşma çabalarını da unutmamak gerekir. Halbuki “bu dinde vardır ancak ben yapamıyorum¸ Allah beni affetsin” demek ile “bugüne kadar bilginler bunu hep yanlış anladılar¸ burada kastedilen esasında şudur” demek arasında çok büyük bir fark vardır.
Sonuçta¸ yaşamla buluşmayan iman farazî ve hayalîdir. Bu yüzden¸ iman ile eylem arasında bütünlük sağlanamazsa¸ kişi iman sahibi olduğunu söylemeyi sürdürse bile¸ ortada derinliği olmayan kısır bir duygu ile bilgi kalır. (Bkz. A. Kasapoğlu¸ Kur’an’da İman Psikolojisi¸ 91). Esasında sadece söylemde kalan bir yaşantıyı süren insan¸ tam bir riyâkârlık deryasında kulaç atmaktadır. Hem Allah’a iman ettiğini hem de O’nu çok sevdiğini dile getirirken¸ yaratıcısının kendisinden beklediği ibadetleri yerine getirmekte zorlanmaktadır. Oysa birini sevdiğini söyleyen ve sürekli onun hoşlanmayacağı davranışları sergileyen¸ onu üzen kişinin sevgisinde samimi olduğunu söylemek nasıl zorsa¸ Allah’a karşı sevgi tezahürlerini sadece dilinde tekerleme yapan insanın da gerçek anlamda Allah’ı sevdiğinden söz edilemez. İspat edilememiş bir sevgi¸ elbette kuru lafta kalan değersiz bir söylemden başka bir şey değildir. Bir iddia varsa bunun ispatı gerekir. Gereğini yapamadığı imanını dille söyleyip duran bu insan¸ Allah’tan nasıl bir karşılık bekler acaba? Verdiği görevlerin çoğunu isteksiz yerine getirdiğinde veya söylediklerine aykırı davrandığında rahatsız olan kişi¸ kimin karşısında bulunduğunun hâlâ şuurunda değil demektir. Bu gidişatının “Biz gökleri¸ yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiya 16) buyuran Allah karşısında ne kadar lâkayt¸ basit ve kıymetsiz olduğunu anlayamamış veya anlamış da gereğini yapmıyor demektir.
Oysa Allah ona ne kadar değer vermiştir. Kendi sıfatlarından hisse vermiş¸ vekili olarak en güzel biçimde yaratmıştır. (Tîn 4). Şerefli kılmış ve bütün bir kainatı hizmetine sunmuş¸ karada ve denizde gezmesini sağlamış¸ temiz şeylerle rızıklandırmış ve en önemlisi de yaratılanların üstüne yükseltmiştir. (İsra 70). Ona öyle bir değer vermiştir ki¸ babası Adem’in önünde meleklerine secde etmelerini bile emretmiştir. (Bakara 34).
Peki nedir Allah’ın insandan istediği? Verdiği değerin karşılığı olarak fiilî teşekkürden başka birşey değildir. Bu da¸ helal-harama dikkat etmek ve ibadet etmektir. (Zariyat 56). Allah’ın kuldan yaşamayı ertelemesi¸ dünyayı bir tarafa bırakması yönünde bir talebi yok ki! Nitekim Kur’an¸ dünyadaki nimetlerin kullar için olduğunu belirtir: “De ki; Allah’ın kullarının yararına sunduğu güzellikleri ve temiz yiyecekleri kim haram etti? De ki; Bunlar¸ dünya hayatında müminler içindir kıyamet günü ise sadece onlarındır.” (Araf 32). Bir diğer ayette de İsrailoğullarından bahisle “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin.” buyrulur. (Bakara 57). Bu genel kuralı koymak yanında bir de sınırlama getirilir. O da bu nimetlerin israf edilmemesidir: “Yiyin için fakat israf etmeyin¸ çünkü Allah müsrifleri sevmez.” (Araf 31).
Rasûlullah’ın hayatına baktığımızda da imkân bulduğunda dünya nimetlerinden istifade ettiğini¸ kendisine dünya lezzetlerini haram kılmadığını görüyoruz. Bir insan olarak bulabildiği nimetlerden¸ haram-helal ölçüsüne dikkat etmek kaydıyla¸ istifade etmiştir. Ete olan düşkünlüğü burada zikredilebilir. Nitekim o¸ “Dünyada zühd içinde olmak¸ helali haram saymak değildir.” buyurmuştur.
Allah’ın kuldan istediği kaldıramayacağı bir sorumluluk da değildir. İnsan sorumluluğunu sınırlayan bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Allah’a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının¸ buyruklarını dinleyin¸ itaat edin.” (Tegabun 16). Burada insandan talep edilenlerin yapabileceği şeyler olduğu dile getirilmektedir. Diğer iki ayette de şöyle geçer: “Allah herkese¸ verdiği imkânlar ölçüsünde sorumluluklar yükler.” (Talak 7). “Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar sorumluluk yükleriz.” (Enam 152).
Hz. Peygamber de Allah’ın en sevdiği dinî yaşantının kolaylık üzere kurulu dinî yaşantı olduğuna dikkat çekmiş¸ kul ibadet yapmaktan usanmadıkça Allah’ın hiç usanmayacağını¸ insanın yapabileceğiyle yetinmesi gerektiğini belirtmiştir. Bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Bu din kolaylık dinidir. Hiç kimse yoktur ki¸ dinde kendini zorlasın da din¸ ona baskın gelmesin. O halde doğru yolu takip edin¸ itidal üzere olun.”
Rasûlullah’ın yaşamında dini aşırı boyutta yaşamaya çalışmayı¸ kulluk hazzını ölçüsüz ibadette aramayı tasvip etmeyen pek çok örnek bulunmaktadır. Onun aşırılıklara müdahale etmesi hem dinin yaşanabilirliğini göstermesi hem de insanı koruması açısından önemlidir. Nitekim gündüzlerini oruçla gecelerini de ibadetle geçiren Abdullah b. Amr’ı¸ hem kendisine hem de başkalarına zarar veren dindarlıktan sakındırmıştır. Manevî hayatın onunla ifa edildiği bedenin korunması¸ sorumlu olunan her şeye zaman ayrılması ve ilgilenilmesi sadedinde nasihatte bulunmuştur: “Öyle yapma! Zira bedeninin¸ gözlerinin¸ eşinin ve misafirin sende hakkı var. Bu yüzden her ay üç gün oruç tutman yeterlidir. Her iyiliğin sevabı on mislidir. Buna göre¸ her ay üç gün oruç tutarsan bir yıl oruç tutmuş sayılırsın.” Benzer bir olay da şudur: Ashabdan birkaç kişi Hz. Peygamber’in eşlerine onun gizli yaptığı ibadetlerini sorarlar. Durumu öğrenince¸ içlerinden biri “ben evlenmeyeceğim”¸ diğeri “ben et yemeyeceğim”¸ üçüncüsü “ben de döşekte uyumayacağım” der. Durumdan haberdar olan Rasûlullah mescidde şu konuşmayı yapar: “Bazılarına ne oluyor ki¸ şöyle şöyle demişler. Oysa ben hem namaz kılar¸ hem uyurum. Hem oruç tutar¸ hem tutmam. Bayanlarla da evlenirim. Öyleyse kim benim sünnetime yüz çevirirse benden uzaklaşır.”
Rasûlullah bedenlerine din adına eziyet edenlere rastladığında da müdahele etmiş¸ önce kendisine sonra da çevresine olan sorumlulukları yerine getiremeyecek eylemlerde bulunanları engellemiştir. Örneğin bir yolculuk sırasında kalabalığın birinin başına toplanıp güneşten gölgelediklerini görünce¸ “neyi var” diye sorar. Adamın oruçlu olduğunu öğrenince “(böylesine meşakkatli bir yolculukta) oruç tutmak doğru değildir” buyurur. Aynı şekilde güneşin altında ayakta duran¸ hiç konuşmamaya¸ oturmamaya¸ güneşten kendini korumamaya ve oruç tutmaya yemin eden biri için de “ona konuşmasını¸ oturmasını¸ güneşten kendini korumasını¸ orucuna da devam etmesini söyleyin” buyurur. Yaya olarak hacca gitmeyi nezreden ve iki oğlunun arasına yaslanmış sallanmakta olan bir yaşlıyı görünce de “Allah¸ onun kendi kendine azap etmesinden müstağnîdir” buyurur¸ bir binek almasını emreder.
Öyleyse insandan beklenen¸ hem yaşamını sürdürsün¸ hem de erdemli bir hayat yaşasın¸ kendisinin niye yaratıldığını unutmasın. Zira Allah katında¸ bankamatik memurları gibi¸ çalışmadan karşılık almak mümkün gözükmemektedir.

Sayfayı Paylaş