ABDULLAH İBN-İ MÜBAREK

Somuncu Baba

İsmi Abdullah ibn-i Mübarek künyesi¸ Ebu Abdurrahman’dır. Hicrî 118 -milâdî 736- yılında Horasan bölgesinde Merv şehrinde dünyaya geldi. Hicrî 181-milâdî 797- yılında bir gaza dönüşü Bağdat yakınlarında Hit denilen yerde vefat etti; oraya defnedildi.

İsmi Abdullah ibn-i Mübarek künyesi¸ Ebu Abdurrahman’dır. Hicrî 118 -milâdî 736- yılında Horasan bölgesinde Merv şehrinde dünyaya geldi. Hicrî 181-milâdî 797- yılında bir gaza dönüşü Bağdat yakınlarında Hit denilen yerde vefat etti; oraya defnedildi. Kendisi tebe-i tabiinin büyüklerinden olup devrinin en büyük hadis ve fıkıh âlimlerindendir. Türk asıllı bir köle olan babası da günahtan sakınan muttaki bir kimseydi.
Gençliğinde içkiye mübtelâ idi. Günlerini içkiyle¸ eğlenceyle ve çalgı çalmayla geçirirdi. Rivayete göre yine bir gün eğlence dönüşünde ustası olduğu çalgı aletini çalmaya uğraşır fakat aletten nameler yerine ilâhî kudretin eseri Hadid suresinin şu ayeti ses olarak yankılanır: “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de¸ üzerinden uzun zaman geçen¸ böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.” Bunun üzerine Abdullah ibn-i Mübarek derhal sazını yere vurup kırar. İçkiyi bırakır. Kendisini ilim talebine ve Allah’a kulluğa verir.
İlk tahsiline¸ Merv’de başlayan Abdullah ibn-i Mübarek daha sonra ilim tahsili için Bağdat¸ Basra¸ Hicaz¸ Yemen¸ Mısır¸ Şam gibi ilim merkezlerine gitti. Kıraat ilmini yedi kurradan biri olan Ebû Amir Zabân bin Ala’dan aldı. Kûfe’de Ebû Hanife’den fıkıh¸ Süfyân-ı Sevrî’den fıkıh ve hadis öğrendi. Mekke’de¸ İbn-i Cüreyc’den tefsir ve hadis öğrendi. Medine’de İmam Mâlik’den hadis ve fıkıh dersleri alan Abdullah ibn-i Mübarek ayrıca İmam Cafer-i Sadık rahmetullahi aleyh’den hadis rivayet etti. Fudayl b. İyad¸ Süfyan b. Uyeyne gibi tabiinden olan büyük kimselerle görüştü. Bunların dışında 1500’ün üzerinde âlimden istifade etti¸ hadis-i şerif dinledi. İlim tahsilinden sonra tekrar Merv’e döndü.
Geçimini ticaretle temin ederdi. Allah için söz söyleyecek kimsenin bir mesleği olması gerektiğini ve ihtiyacını kendinin kazanması gerektiğini söylerdi. İlim sahiplerinin devlet dâhil hiç kimsenin hükmü altına girmelerini istemezdi. Mâlî durumu iyiydi.
Abbasi Halifesi Harun Reşit zamanında Anadolu’ya¸ Misis’e¸ Tarsus’a kadar Bizans’a karşı yapılan gazalara katıldı. İyi bir savaşçıydı. Cephedeyken¸ cihaddan boş kalan zamanlarında hadis tasnif eder ve kendisiyle beraber gazada bulunanlara öğretirdi. Ayrıca onlara türlü bahanelerle tasaddukta bulunur; onları incitmeden yol ihtiyaçlarını kendisi vermeye çalışırdı.
Abdullah ibn-i Mübarek çok mütevazıydı. Doğru ve güzel söze¸ bir çobandan bile duysa kıymet verirdi. Feraset sahibiydi. Söylenen sözlerin inceliğine hemen vâkıf olurdu. Gördüklerinden ibret alırdı. Soğuk bir kış günü¸ sırtında yalnız bir gömleği olduğu için üşüyüp titreyen bir köleye rastladı. Ona; “Efendine söylesen de üşümemen için sana bir elbise alsa olmaz mı?” dedi. Köle; “Efendime ne söyleyebilirim ki¸ o hâlimi görüyor ve biliyor.” deyince¸ Abdullah bin Mübarek feryat edip yere düştü. Kendine geldiğinde; “Sabrı ve kanaati bu köleden öğreniniz.” buyurdu.
İnsanların daima iyiliğini isterdi. Yanına sık sık gelen kötü huylu bir kimsenin artık gelmediğini¸ ayrıldığını öğrenince çok üzüldü. Üzüntüsünün sebebi sorulunca: “O zavallı gitti. Ama hâlâ kötü huyları kendinden ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizim yanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi.” dedi. Yine bir gün kötü huylu biriyle yolculuk yapmıştı. Yolculukları bitip ayrıldıklarında Abdullah ibn-i Mübarek ağlamaya başladı.
– Neden mahzunsun? diyenlere:
– Maalesef¸ o biçarenin halini hiç değiştiremedim. Ona hiç faydalı olamadım. Demek ki noksanlık bana aitmiş!… cevabını verdi.
Misafirperverdi. Canının istediği bir şeyi misafirsiz yemezdi. Sebebini sorduklarında; “Kıyamet günü misafir ile yenenden sual olunmayacağını duydum da ondan.” diye cevap verirdi. Onun çok ikramda bulunduğunu gören birisi; “Malınız azalıyor¸ misafire ikram işini biraz azaltsanız?” dediğinde; “Mal azalıyorsa¸ ömür de bitiyor.” buyurdu.
Her işinin sünnete uygun olmasına dikkat ederdi. Peygamberimiz (s.a.v)’in ilmine tam vâristi. Bid’atten ve bid’at ehlinden nefret ederdi. Böyle kimselerle oturmadığı gibi¸ oturanları da men ederdi. Zararını anlatır ve münafıklık alâmetlerinden olduğunu söylerdi.
Başkasında gördüğü bir kusuru uygun bir dille anlatmaya çalışırdı. Bir gün huzurunda birisi aksırdı ve “Elhamdülillah” demeyi unuttu. O kimseye¸ sanki bir soru sorar bir eda ile “Aksıranın ne demesi icap eder efendim?” dedi. O da cevaben; “Elhamdülillah.” deyince¸ Abdullah bin Mübarek de; “Yerhamükellah.” dedi.
Vefatı yaklaşıp sekerat hâli belirince¸ kölesi Nadr’a¸ başını toprağa koymasını söyledi. Nadr ağlamağa başladı. Abdullah ibn-i Mübarek: “Niçin ağlıyorsun?” deyince Nadr;
“-Size verilen nimetleri ve servetinizi düşündüm. Bir de şu misafir ve garip halinize bakıp üzüldüm.” deyince Abdullah ibn-i Mübarek;
“Ağlama. Zira Allah u Teala’dan hayatımı zenginlerinki gibi¸ vefatımı da toprakta yatan fakirler gibi eylemesini istedim” buyurdu.
Buyurdu ki;
“Biz çok ilimden ziyade az da olsa edebe muhtacız.”
“Âlimler edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb¸ insanın kendini tanımasıdır.”
“İlimde cimrilik yapan kişiye Allah u Teala üç bela verir: Ya ölür¸ ya ilmi gider yahut unutur veya kendine ilmi unutturacak kimse ile arkadaşlık kurar öylece ilmi gider.”
“Nefsini bilen Rabbini bilir.” hâdis-i şerifinin sırrına eren¸ nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.”
“Nice küçük amel¸ niyetle büyür¸ nice büyük amel ise niyetle küçülür.”
“Din kardeşimin bir ihtiyacını görmem¸ bir sene nafile ibadet etmemden daha önemlidir.”

Sayfayı Paylaş