BİLGE HÜKÜMDAR FATİH'İN ÖZGÜR BİLGİNLERİ

Somuncu Baba

Kelamî ve felsefî tartışmalara büyük ilgi gösteren bilge hükümdar Fatih¸ dönemindeki bilginlerin ilmî çalışmalar yapmasına ve özgür düşünmesine mani olacak her türlü engeli kaldırmıştır.

Kelamî ve felsefî tartışmalara büyük ilgi gösteren bilge hükümdar Fatih¸ dönemindeki bilginlerin ilmî çalışmalar yapmasına ve özgür düşünmesine mani olacak her türlü engeli kaldırmıştır.
Fatih’in inşa ettiği (Ocak 1471) Sahn-ı Seman ile birlikte¸ medreseler yeniden teşkilatlanmışlar ve aşağıdan yukarıya doğru şöyle bir derecelenmeye tabi tutulmuşlardır:
Hâşiye Tecrid Medreseleri (20’li medreseler)¸ Miftâh Medreseleri (30’lu medreseler)¸ Kırklı Medreseler¸ Hâric-i Ellili Medreseler¸ Dâhil-i Ellili Medreseler¸ Sahn-ı Seman Medreseleri¸ Altmışlı Medreseler.
Kırklı ve Hâric-i Ellili Medreseler¸ Osmanlılar’dan önceki Anadolu Selçukluları ve Anadolu Selçuklu Beylikleri hükümdarlarının yaptırdığı medreselerdir. Ayrıca bu tür medreselerin ilim yuvalarına dönüştürülmelerine¸ hükümdar aileleri¸ vezir ve sancak beyleri de katkıda bulunmuşlardır. Dâhil-i Ellili Medreselerin yapımına¸ Osmanlı padişahlarının yanı sıra onların hanımları ve çocukları da destek vermişlerdir.
Osmanlı Uleması Tabiî ve Fizikî İlimler
Osmanlı uleması¸ Gazâlî çizgisinden hareket ederek¸ aklî delillerle İslâmî prensipleri pekiştirmek maksadıyla felsefenin öğretilmesini uygun görmüştür. Osmanlı yönetimi de bilginlerin düşünce ve fikirlerini özgürce ifade edebilmeleri için her türlü kolaylığı sağlamıştır.
Fatih döneminde fıkıh ve kelâm bilginleri¸ tabiî ve fizikî ilimlerle ilgilenmişlerdir. Bu çerçevede¸ Hocazâde’nin¸ Üsküdar’dan İstanbul’a kayıkla geçtikleri bir sırada Ali Kuşçu ile “gelgit (medcezir)” hususunda tartıştıkları kayıtlarda geçmektedir. Yine bir başka olayı da hatırlatacak olursak¸ o da şudur:
“Muslihüddin Kastelânî¸ -Medaris-i Semaniye’den birinde müderristi- Sinan Paşa’nın evinde bir sohbet sırasında Molla Lütfi’nin ‘bir zamanlar vücudumdan ter yerine kan gelirdi’ demesi üzerine¸ herkes gülmüş; fakat Kastelânî böyle bir hastalığın baştan aşağı okuduğu İbn Sînâ’nın Kanun’una geçtiğini söylemiştir.”
Demek ki¸ Osmanlı bilginleri dinî ilimlerin yanında aklî ilimlerle de meşgul olmayı¸ toplum ve insanlık için bir zorunluluk olarak görmüşlerdir.
Hocazâde ve Tûsî’nin Din ile Felsefe Arasındaki İlişkiyi Tartışması
İlahiyat ilimleri Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk iki yüzyılında önemli bir mesafe kaydetmiştir. Özgür düşünceli Fatih¸ din ve felsefe arasındaki ilişkiyle ilgili olarak¸ Gazâlî ile İbn Rüşd arasındaki tartışmanın yeniden değerlendirilmesinin yapılması için¸ zamanın iki önemli bilginine görev vermiştir. Bu iki ilahiyat âlimi¸ Alâeddin Tûsî ile Bursalı Hocazâde’den başkası değildir. Fatih¸ bu iki bilginden bahsi geçen konu hakkında birer risâle kaleme almalarını arzu etmiştir.
Olayın geçtiği zamanın uleması¸ ortaya çıkan iki risâleden Gazâlî’nin haklılığını savunan Hocazâde’nin eserini üstün bulur. Alâeddin Tûsî ise¸ ortaya çıkan durumdan dolayı¸ küçümsendiği hissine kapılarak ülkesi İran’a geri döner. Hocazâde’nin beğenilen eseri¸ İslâm dünyasında¸ Gazâlî ve İbn Rüşd’ün eserleriyle birlikte 1303’te Kahire’de basılmış ve günümüze kadar ulaşmış olup¸ İran’da ve Arabistan’da meşhur olmuştur.
Hocazâde¸ Fatih döneminin önemli bilgini olarak¸ filozof¸ matematikçi ve astronom olan Esirüddin Mufaddal b. Ömer Ebherî’nin eski fizik üzerine yazılmış Hidayetü’l-Hikme’sine bir şerh yazmıştır.
“Hocazâde¸ bu eserde eski fiziğin¸ tabiî cisimlerdeki hareket¸ sükun ve meyil gibi özelliklerini açıkladıktan¸ nokta ve çizgi üzerine bazı bilgiler verdikten sonra¸ ışık ışınlarının ve gök kuşağını ve başka gök olaylarını anlatır.”
Fatih döneminde¸ vezir Mahmut Paşa’nın kıskançlığına maruz kalan Hocazâde¸ II. Beyazıd devrinde tekrar Bursa’daki Sultaniye Medresesi müderrisliğine ve aynı zamanda Bursa Kadılığına tayin edilmiştir.
Matematik Dahisi Musa Paşa
Kadızâde lakabıyla bilinen Musa Paşa¸ bir metamatik dahisidir. Bu alanda¸ onun Öklid ve Çağmini üzerine kaleme aldığı şerhler¸ son döneme kadar medreselerde okutulmuştur. Kadızâde¸ Timur’un torunu Uluğ Bey’in sarayına giderek Semerkant rasathanesinin idareciliğinde bulunmuş ve orada İslâm astronomisinde otorite kabul edilen Uluğ Bey’in Zic’i üzerinde araştırmalarda bulunmuştur.
Mutasavvıf¸ Matematikçi ve Astronom Yusuf Sinan Paşa
Fatih dönemi matematikçilerinden Hızır Beyoğlu Yusuf Sinan Paşa¸ aynı zamanda tasavvuf ve astronomiyle ilgilenmiş bir bilgindir. En önemli eserleri tasavvufa ait Tazarru’at ve astronomi hakkındaki Çağmini Risâlesi için yazdığı şerhtir. Bununla birlikte o¸ İstanbul’un ilk kadısıdır.
Tazarru’at ile tanınan Yusuf Sinan Paşa¸ gençlik döneminde¸ şüpheci bir kimliğe sahiptir. Onun felsefî düşüncelerle ilgisi ve düşünce krizleri geçirmesi¸ ailesi tarafından kendisine deli olarak bakılmasına sebep olmuştur. Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişiyle birlikte onun derslerini takip etmiştir. Öğrencisi Molla Lütfi kanalıyla¸ Ali Kuşçu’yla irtibat kurmuştur. Zira öğrencisi Molla Lütfi¸ Ali Kuşçu’nun derslerini takip ettiği için¸ onun öğrendikleri¸ dolaylı olarak Yusuf Sinan Paşa’ya ulaşmıştır. Hatta Yusuf Sinan Paşa¸ öğrencisinin Ali Kuşçu’dan aktardığı bilgilerle¸ meşhur Çağmini astronomi risâlesine bir şerh yazmıştır.
Kelam¸ Dil¸ Matematik ve Astronomi Bilgini Ali Kuşçu
Ali Kuşçu’nun babası¸ Semarkant’ta Timur’un meşhur astronomu Uluğ Bey’in doğancısı olmuştur. Bu sebeple Kuşçu lakabıyla anılan bilgin¸ Doğu’da müspet ilimlerin gerilediği bir dönemde doğmuştur.
Büyük astronomi bilgini Uluğ Bey’in Zic’ini tamamlayan Alâeddin Ali b. Muhammed Kuşçu¸ Fatih’in özel davetiyle İstanbul’a gelmiştir. Onunla birlikte¸ Osmanlı matematiği¸ altın çağını yaşamıştır. Ali Kuşçu¸ matematik¸ astronomi¸ kelam ve dille ilgili eserlerini İstanbul’da kaleme almıştır. O¸ aynı zamanda Molla Lütfi ve Mirim Çelebi gibi matematik ustalarının yetişmesine vesile olmuştur.
Hem kendisi hem de medreselerin istifade etmesi için¸ Doğu ve Batı’nın bilginlerini sarayına davet etmeyi seven bilge padişah Fatih¸ İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’yu günde 200 akçeyle Ayasofya Medresesine tayin etmiştir.
Hakikatte Ali Kuşçu¸ diplomatik bir elçilik göreviyle İstanbul’a geldiğinde¸ Fatih onun payitahta kalması için ısrar etmiştir. Bunun üzerine o¸ vazifesini bitirdikten sonra¸ ailesi ve yanındaki adamlarıyla İstanbul’a geri dönmüştür. Bu geri dönüş seyahati için¸ yolluk olarak kendisine 1000 akçe takdim edilmiştir.
Bilginlere karşı çok cömert olduğu bilinen Fatih’in bu özelliğini¸ Ali Kuşçu için sağladığı imkânlar ispatlamaktadır. İstanbul’a gelişinde¸ Ali Kuşçu¸ devrin önemli bilgini Hocazâde ve diğer ulema tarafından Anadolu yakasında Üsküdar’da karşılanmıştır. Hatta¸ o sırada gelgit dalgaları üzerine bir tartışma da yaşanmıştır.
Ali Kuşçu’nun bilimsel çalışmaları iki kısımda değerlendirilebilir. Bunlardan bir kısmı¸ kelam ve dil üzerine aittir. Diğer kısmını da¸ onun matematik ve astronomi ile ilgili eserleri oluşturmaktadır.
Bunların en önemlilerinin biri Farsça kaleme alınan Risâle fi’l-Hey’e’dir. Astronomiyle ilgili bu eser¸ Uzun Hasan seferi sırasında Arapça’ya tercüme edilmiş ve son kısmına gökcisimlerinin dünyadan uzaklıklarına dair bir bölüm eklenmiştir. Zafer günü tamamlandığı için¸ Ali Kuşçu¸ bu eserine Fethiye ismini vererek Fatih’e sunmuştur.
Ayrıca Ali Kuşçu¸ 1473 yılında¸ Fatih Camii için bir güneş saati hazırlamıştır. Dikey bir güneş saati olan bu alet¸ sağdaki minarenin alt kısmındadır.
16 Aralık 1474’te İstanbul’da vefat eden Ali Kuşçu¸ Eyüp türbesinin yakınlarına defnedilmiştir.
Hekim Müderrisler
Fatih’in yaşadığı dönemde¸ Ahmet Kutbeddin-i Acemî¸ Hekim Mehmed Şükrullah-i Şirvanî¸ Hoca Ataullah-i Acemî¸ Yakup Hekim¸ Hekim Lâri-i Acemî¸ Hekim Arap ve Altunî (Altıncızade) adlarındaki hekimler¸ medreselerde hem dersler verip öğrenci yetiştirmişler hem hastaları tedavi etmişler hem de hastalıklara karşı çareler keşfetmişlerdir.
Bunlar içerisinde bulunan Yakup Hekim¸ başlangıçta Yahudi iken sonradan Müslüman olmuş¸ defterdarlık mertebesine kadar yükselmiş¸ hatta vezir olmuştur. Fatih’in özel doktoru da olan bu bilginin¸ insanın rengini esmerleten behk-i şâmil isimli bir hastalığı tedavi ettiği bildirilir. Tıp tarih yazarları¸ bu hastalığın Addison hastalığı olduğunu ifade ederler.
İsmi geçen hekimlerden bir diğeri de Hekim Lâri-i Acemi’dir. Bu hekim¸ Fatih’in son hastalığında onu tedavi etmiştir. Kudüslü olan Hekim Arap ise¸ memleketinde tıp tahsilini tamamlandıktan sonra¸ Üsküp’e yerleşmiştir. İlminden ve tıp alanındaki uzmanlığından haberdar olan Fatih¸ onu İstanbul’a davet etmiştir.
Fatih dönemi hekimlerinin¸ o devirde bir tıp şurası düzenledikleri de bilinmektedir.
Beden ve Gönül Hekimi Akşemseddin ve Fatih’n Hocası Molla Güranî
Tıp sahasındaki çalışmalar¸ Fatih döneminin önemli bilimsel araştırmaları olarak tıp tarihinde yerini almıştır. Yine bu dönem tıp bilginleri arasında Kitâbu’t-Tıp ve Maddetü’l-Hayat adlı eserlerin müellifi olan ve dönemin en önemli şeyhlerinden biri Akşemseddin’dir.
Dönemin bilginleri arasında Fatih’in hocalığını yapan ve Gâyetü’l-Emânî Tefsirü’s-Seb’a’l-Mesânî isimli tefsirin yazarı Molla Güranî de bulunmaktadır.
Amasya Dârüşşifası başhekimi ve Cerrahnâme-i İlhânî yazarı Sabuncuoğlu Şerafeddin Ali b. Elhac İlyas da Fatih döneminin önemli hekimlerindendir. Ayrıca idrar yolları hastalıkları uzmanı Altıncızâde ismi de tıp alanındaki yetkin bir bilgin olarak kabul edilmektedir.
Yılan Zehrine Karşı Panzehir Geliştiren Hekim: Sabuncuoğlu
Hekim Sabuncuoğlu¸ Mücerrebnâme isimli eseriyle bilinmektedir. O¸ eserin önsözünde¸ kitabı¸ hekim dostlarının arzusuyla kendi tecrübelerinden derleyerek telif ettiğini bildirir.
Eserde bazı tıp deneyleriyle birlikte yılan zehrine karşı bir ilaç bulduğunu ve bunu hem kendi üzerinde hem de horoz üzerinde tecrübe ettiğini anlatır.
“Sonda”yı İlk Kullanan Hekim: Altıncızâde
İdrar yolu hastalıkları uzmanı olan Altıncızâde¸ idrar tutulmasına karşı bir çare bulmuştur. Kendisinin aktardığına göre¸ o¸ İbn Sina’nın eserinde okuduğu bir yöntemle¸ bu hastalığı bir sonda ile tedavi etmiştir.
Tıp tarihi açısından onun diğer buluşu da¸ idrar yolunda ortaya çıkan bir et parçasını¸ yine sonda ile olumlu yönde çözüme kavuşturması olmuştur.
İdrar Yolu Hastalıkları Uzmanı: Hekim Ahi Çelebi
Fatih’ten başlayıp Kanuni’ye kadar dört padişah döneminde çalışmış usta bir hekim olan Ahi Çelebi¸ Osmanlı tıbbında ender olan özel bir alanda eser vermiştir.
Aynı zamanda dönemin iyi bilinen hekim ve cerrahı olan Ali Çelebi¸ babası Hekim Kemal Şirvanî ile birlikte Anadolu topraklarına gelerek İstanbul’da Fatih’in hizmetinde bulunmuştur.
İstanbul’da Mahmutpaşa’da babasının açtığı muayenehanede çalışan Ahi Çelebi¸ burada pratik tıbba giriş yapmıştır. Babasının hayatını kaybetmesinden sonra¸ zamanın usta hekimlerinden ileri düzeyde tıp bilgisi alarak kendisini geliştirmiştir.
Nihayetinde Ahi Çelebi¸ bir muayenehane açarak başarılı hekimler arasına katılmıştır. Bu başarısıyla Fatih devrinde Edirne Sarayı’na hassa hekimliğine¸ akabinde Fatih Darüşşifası’na tayin edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluk tarihinde¸ Ahi Çelebi¸ Yavuz Sultan Selim’in vefatına sebep olan Şirpençe’yi (anthrawx’ı) tedavi etmeye çalışan bir hekim olarak şöhret kazanmıştır.
Bununla beraber Ahi Çelebi¸ böbrek ve mesane taşları hakkında araştırmalarda bulunmuş ve çok önemli bir risâle yazmıştır. Eserinde taş hastalıklarının genellikle zenginlerde ortaya çıktığını söyleyen Ahi Çelebi¸ taşların vücuttaki yerini¸ belirti ve işaretlerini anlatır. Akabinde o¸ taşın idrar yolunu tahrip ve tahrişinde uygulanacak tedavi yöntemlerinden bahseder. Hastalığın tedavisi için¸ Ahi Çelebi¸ bitkisel ilaçları ve ilaçlı sularla banyoları önerir.
Görüldüğü üzere¸ Fatih¸ yaşadığı zaman içerisinde bilim ve bilim adamlarına çalışma ve araştırma yapmak için her türlü imkânı sunmuştur. O¸ bilim adamlarını¸ insanlara ve topluma hizmet etmeleri için sarayına çağırmış ve onları büyük bir saygı ve şerefle karşılamıştır. Bunu yaparken Fatih¸ dinî ilimlerle aklî ilimler arasında bir ayırım yapmamış¸ her iki sahanın insanlarına maddî ve manevî geniş fırsatlar vermiş ve ortamlar hazırlamıştır.

Kaynakça

1- Adnan Adıvar¸ Osmanlı Türklerinde İlim¸ V. baskı¸ İstanbul 1991.
2- Yusuf Halacaoğlu¸ “ Osmanlı Devlet Teşkilatı”¸ Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi¸ İstanbul 1993.
3- Halil İnalcık¸ Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)¸ çev: Ruşen Sezer¸ IV. baskı¸ İstanbul 2004.
4- Cevat İzgi¸ Osmanlı Medreselerinde İlim¸ İstanbul 1997¸ I-II.
5- Aykut Kazancıgil¸ “Osmanlılarda Bilim ve teknoloji”¸ Osmanlı Ansiklopedisi (Tarih¸ Medeniyet¸ Kültür)¸ İstanbul 1996.

Sayfayı Paylaş