KUR'ANİ KULLUK¸ HZ. MUHAMMED VE SAFTAKİLER YANİ BİZLER

Somuncu Baba

“İslâm’da ibadetler¸ ahlâkî davranışlar velhasıl herşey Allah rızası merkezlidir. İnsan davranışlarının peşinden sevap alacağını ve cennete gideceğini bilse bile¸ bu davranışının ardında dünyevî bir beklentisi olmamalıdır. Mümin¸ Allah buyruğunu yerine getirmek için ve erdemli yaşamanın gereği olduğundan dolayı bir eyleme girişir. Nitekim Kur’an insanın emrolunduğu gibi dosdoğru olmasını ister.”

“İslâm’da ibadetler¸ ahlâkî davranışlar velhasıl herşey Allah rızası merkezlidir. İnsan davranışlarının peşinden sevap alacağını ve cennete gideceğini bilse bile¸ bu davranışının ardında dünyevî bir beklentisi olmamalıdır. Mümin¸ Allah buyruğunu yerine getirmek için ve erdemli yaşamanın gereği olduğundan dolayı bir eyleme girişir. Nitekim Kur’an insanın emrolunduğu gibi dosdoğru olmasını ister.”

Din¸ insanın yaratıcısı¸ kendisi¸ diğer insanlar ve evren ile ilişkilerini sağlıklı bir şekilde düzenlemek üzere¸ Allah tarafından konulmuş olan değerler manzumesinin genel adıdır. Dinin varoluş amacı¸ insanın gerçek anlamda mutluluğu yakalayabilmesidir. Bütün hayatı kuşatıcı özelliğiyle¸ insanî ilişkilerin hepsini bu bütünlük içinde kavrar¸ ona şekil verir ve bir güzergâh belirler. Din¸ bütün bunları¸ peygamberler vasıtasıyla gönderilen vahiyle gerçekleştirir. (Bkz. Recep Kılıç¸ Ayet ve Hadislerin Işığında İnsan ve Ahlâk¸ 5)
İslâm inancını¸ ibadetlerini ve ahlâkını ortaya koyan vahyin adı Kur’an’dır. Kur’an’ın pratik hayattaki uygulaması olan ve bütünüyle Hz. Peygamber’in hayatında şekillenen sünnet ise ikinci kaynaktır. Allah’ın bilgisi olan Kur’an¸ yaratıcının insanın bütün yaşamını kuşatan buyruklarını içermesi¸ mutlak doğru olması ve değişmemesi açısından önceliğe sahiptir. Hz. Peygamber de Kur’an buyruklarını insanlığa ulaştıran ve Mutlak Varlık ile temas eden elçi olarak¸ bu buyruklarda kastedilen meramı ilahî hakikate göre en iyi anlayan¸ ilk müfessiri olarak en iyi açıklayan ve irşad eden olarak¸ Kur’an’la birlikte olmazsa olmaz bir konumdadır. Onun yaşamı Kur’an’ı yaşama geçirme örnekliği açısından da çok büyük bir önemi haizdir. Hz. Aişe’nin Rasûlullah’ın yaşam tarzını tanımlarken “ahlâkı Kur’an idi” (Müslim¸ Müsâfirîn¸ 139) demesi bu gerçekliğe vurgu yapmaktadır.
Son Kitap’ta birkaç yerde Allah’ın sünnetinden bahsedilir. (Ahzab 62 gibi) Bununla Allah’ın insanlar hakkındaki fiilî ilkeleri ve yasaları kastedilir. İslâm geleneği içerisinde sünnet dendiğinde ise¸ Kutlu Elçi’nin hareket tarzları ve devam ettirdiği davranışlar anlaşılır. Bunlar¸ her seviyedeki Müslümanlığın hayat kurallarını oluşturur. Fiziksel¸ toplumsal¸ ahlâkî¸ manevî ve diğer boyutlarıyla sünnet¸ nasıl mümin olunacağının formatını belirler¸ Müslümanı Müslüman yapar.
Allah ve Rasûlü’nün bildirimlerine mutlak teslimiyet ve tam itaat gerekir. Çünkü iman¸ bu ikisi olmadan gerçekleşmez. Burada¸ imanla birlikte imanın ardında bulunanları da kabul etmek ile baştan inanmamak arasında bir tercih söz konusudur. Bunlar kabul edilince İslâm’ı özümsemiş bir inananın Allah’ın çizdiği yoldan sapması¸ Rasûlü’nün emrine aykırı davranması durumu ortadan kalkar. Kişi gerek kendi şahsında¸ gerek ailesinde ve gerekse çevresinde Allah’ın ve Son Elçi’sinin çizdiği ahlâkî yola muhalefetten sakınır. Bu yüzdendir ki¸ Müslümanlıkta¸ bir davranışın veya hareketin ahlâkî olup olmadığını¸ iyi veya kötü oluşunu belirleyen tek ölçüt dinî emirlere uymak veya uymamakla kendisini gösterir. Eğer Allah ve Habîb’inin emirlerine uyuluyorsa bu iyi ahlâk¸ aykırı davranılırsa kötü ahlâktır. Bunun karşılığı da sevap ve günahtır. Bu noktada mümine gerekli olan¸ ilahî buyruklarla kendisine çizilen sınırlar içerisinde kalmaktır. Fıtratıyla son derece uyumlu olan görevlerini aksatmadan¸ Elçi’nin getirdiği yaşam tarzının özünü yakalamak¸ bunu uygulamaya çabalamak ve aşırı gitmemektir. Çünkü hiç kimse Rasûlullah’dan daha iyi Müslüman olamaz. O halde en iyi inanan¸ dinî çerçeveye daha büyük oranda uyabilen insandır.
Kur’an ve Hz. Peygamber insan davranışlarının tamamını Allah’a itaat ve ibadet çerçevesinde ele alır. Bu nedenle ahlâkî olan bütün davranışlar adeta namaz¸ hac ve oruç gibi yapılması belli zaman veya periyoda bağlanan ibadetler konumuna gelirler. Böyle olunca da ifası durumunda sevap söz konusu olur. İbadetlerin yerine getirilmemesi nasıl günah oluyorsa¸ ahlâkî olmayan davranışlarda da günah söz konusu olur. Doğruların mükafatının cennet olması (Fussılet 32)¸ iyi işler yapanlara altlarından ırmakların aktığı cennetlerin verilmesi (Bakara 25)¸ arkadan çekiştirenin cehenneme atılması (Hümeze 1-9)¸ yetim malı yemenin büyük günah oluşu (Nisa 2) gibi. Hz. Peygamber’in şu iki hadisi de konumuzla ilgili örneklerdir: “Aman yalandan sakının. Zira yalan kötülüğe; kötülük de cehenneme götürür. Aman doğruluktan ayrılmayın. Zira doğruluk iyiliğe; iyilik de cennete götürür.” (Buhârî¸ Edeb¸ 69) “Ateş odunu nasıl yakıp tüketirse¸ haset de iyilikleri öylece yiyip tüketir.” (İbn Mâce¸ Zühd¸ 22)
Burada dikkat çekmemiz gereken çok önemli bir nokta vardır: İbadetlerin yerine getirilmesi ve ahlâkî yaşam¸ hiçbir sıkıntı ve zorluk çekilmeden¸ insiyakî tarzda çok kolayca yaşama geçirilebilecek bir yapıda değildir. Öncelikli olarak Kur’an’ın da belirttiği gibi dünya bir imtihan yurdudur ve insan İslâm’dan değil de kendi tabiatındaki kötü eğilimlerden dolayı bunları yaşama geçirmekte (şahıstan şahısa değişebilecek meyillerden dolayı) bir takım zorluklarla karşılaşabilir. Esasında¸ bu sıkıntılar ve zorluklarla karşılaşan insan¸ dinin kendisinden istemiş olduğu ibadet ve davranışların kesin doğrular olduğunun farkındadır; problemin nefsanî eğilimlerine boyun eğmesinden ve haricî nedenlerden kaynaklandığını çok iyi bilir. Dolayısıyla sorun bireyin bunları kabullenip yaşama geçirebilmesindeki engellerden kaynaklanmaktadır. Zaten bu yüzdendir ki İslâm¸ “sarp yokuşu tırmanmaya ve aşmaya” (Beled 11) benzettiği ahlâkî vazifeleri yerine getirme çabasının sürekli olmasını istemiştir. Hz. Peygamberin cennetin insanın nefsine zor gelen¸ cehennemin de nefsin isteklerine hoş gelen şeylerle çevrili olduğunu belirtmesi (Buhârî¸ Rikâk¸ 28) bunu daha anlaşılır kılmaktadır.
İslâm’da ibadetler¸ ahlâkî davranışlar velhasıl herşey Allah rızası merkezlidir. İnsan davranışlarının peşinden sevap alacağını ve cennete gideceğini bilse bile¸ bu davranışının ardında dünyevî bir beklentisi olmamalıdır. Mümin¸ Allah buyruğunu yerine getirmek için ve erdemli yaşamanın gereği olduğundan dolayı bir eyleme girişir. Nitekim Kur’an insanın emrolunduğu gibi dosdoğru olmasını ister. (Hûd 112) Hatta ahlâkî davranışın sağladığı yararın bir başkası tarafından bilinmesi bile şart değildir. Hz. Peygamber’in sağ elinin verdiğini sol eli bile bilmeyen kimseyi ahirette Allah’ın gölgesinde gölgelenecekler arasında sayması (Buhârî¸ Cemâa¸ 8) ile bir karşılık beklemeksizin infakta bulunanların “onlar içleri çektiği halde¸ yiyeceği yoksula¸ öksüze ve esire yedirirler. ‘Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.’ (derler)” (İnsan 8-9) ayetiyle övülmesi¸ bu hakikatin ifadesidir. Kur’an¸ bu övgüsü yanında¸ iyilik ve kötülüklerin karşılığının öteki âlemde olduğunu tekrarlayarak¸ kişinin dünyevî bir beklenti içine girmeden ebedî mutluluğu için çaba sarf etmesini ve elini kötülüklerden çekmesini ister ve şöyle buyurur: “Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin¸ kullara karşı zalim değildir.” (Fussılet 46) “Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki: Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 8-10)
İnsanın takip etmesi gereken hayat çizgisi bu şekilde sunulurken¸ Kur’an’da “ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4) diye tanımlanan¸ kendisinin de güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini belirten (Beyhakî¸ X/191) Hz. Muhammed “nasıl bir yaşam sürmüştü” veya “niye bizlere örnek olarak takdim edilmektedir” şeklindeki sorunun basit cevabı yaşam öyküsünde yatmaktadır. İslâm öncesi hayatına dair yapılan bütün çalışmalar¸ onun nübüvvet görevi verilmeden önce de erdemli ve evrensel ahlâkî değerlere uyan bir yaşamı olduğunda hemfikirdirler. İnanç noktasında hiçbir zaman putlara tapınmadığı gibi¸ toplumunda yaygın olan zina ve içki gibi daha sonra getireceği din tarafından men edilecek olan fiilleri de işlememişti. İslâm’a davete başladıktan sonra aklî melekelerinde zafiyet oluştuğu iddiasıyla aklını kaybettiği veya büyülendiği gibi ithamlara (İsra 47¸ 25) maruz kalmasına karşın¸ ahlâkî noktada en küçük bir eleştiriye düçar olmaması dikkatleri üzerinde toplamamız gereken bir husustur. Hele de Mekke gibi oturmuş bir devlet nizamının olmadığı bir toplumda¸ anne babasını kaybetmiş bir insanın kendisini koruyabilmesinin zorluğu ortadadır. Hz. Muhammed (s.a.v) bunu başarmış bir insandır. Kırk yaşına kadar sürdürdüğü kervan faaliyetleri sırasında da onun bireysel yaşamını eleştiren en küçük bir emâre yoktur. Bu olmuş olsaydı¸ Mekkeli müşriklerin ilk önce bunu Hz. Muhammed’in karşısına çıkaracakları ve daveti başlamadan akamete uğratacakları açıktır.
Esasında Hz. Muhammed’in İslâm öncesi erdemli hayatı müşriklerce de kabul edilmiş bir olguydu. Onun emin sıfatıyla anılması¸ erdemliler kulübü Hilfu’l-fudûl’da yer alması¸ ticaretteki başarısı ve dürüstlüğü nedeniyle Hz. Hatice’nin işlerini deruhte etmesi¸ -Kabe’nin tamiratında Hacer-i Esved’i yerine koymada önerdiği yöntemin herkesçe kabul edilmesi örneğinde olduğu gibi- insanları onore eden tutum ve davranışlarıyla toplumda saygınlık kazanmıştı. Çocukluğundan itibaren doğru sözlü¸ güvenilir¸ dürüst¸ şefkatli ve yardımsever bir insan olarak tanınmıştı. İlk vahiy meleğiyle karşılaştığında korkarak Hz. Hatice’nin yanına geldiğinde eşinin onu teskin eden şu sözleri İslâm öncesi Mekke dönemindeki Hz. Muhammed’i özetler mahiyettedir: “Öyle deme¸ sevin! Allah’a yemin ederim ki¸ Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın¸ sözün doğrusunu söylersin¸ işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin¸ fakire verir¸ kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın¸ misafiri ağırlarsın¸ Hakk yolunda ortaya çıkan hadiseler karşısında (halka) yardım edersin.” (Muslim¸ İman¸ 73) Şüphesiz Hz. Hatice’ye bu sözleri söyleten sebep¸ Rasûlullah’ın hayatında ortaya koyduğu davranışlardı. Zengin bir dul olmasına karşın¸ kendisinden onbeş yaş küçük¸ maddi durumu da yerinde olmayan bir insanla evlenmesi de onun dürüstlüğü¸ olağanüstü ahlâkî duyarlılığı ve etkileyici diğer ahlâkî meziyetleri nedeniyleydi.
Anlaşılan o ki¸ Hz. Muhammed (s.a.v) İslâm öncesi dönemde¸ bireysel yaşamında ahlâkî duyarlığa sahip olması yanında¸ toplumun erdemler açısından daha iyi bir düzeye gelmesi ve güzelleşmesi için de çözümler aramakta ve bu hususta düşüncelere dalmaktaydı. Mekke’yi kuşbakışı süzebildiği Hira mağarasına zaman zaman çıkması¸ Mekke toplumunun dinî ve ahlâkî çöküntüsünden kaçması kadar toplumsal çöküntüye çözüm üretmek adına tefekkür etmek olarak da değerlendirilmelidir. Burada halktan uzak çok küçük bir mağarada derin düşüncelere dalmış¸ bunlardan birisinde peygamberlik görevine mazhar olmuştur. Çözüm arayışına yönelik içten gayretinin karşılığını adeta nübüvvet mükafatıyla almıştır. Vahye mazhar olmasından sonra bir daha o mağaraya asla geri dönmeyecektir. Çünkü sorunlara çözüm için düşünme safhası geçilmiş¸ artık eylem zamanı gelmişti. Tarihi görev başlıyordu.
İslâm sonrasında da¸ insanlara hem hak dini anlatmak hem de yaşamıyla örnek olmak gibi büyük bir yükün altına giren Son Elçi¸ sadece istemiyor¸ bizzat kendisi de yapıyordu. Hicret sırasında Kuba ve Medine’deki mescitlerin yapımında¸ Hendek muharebesinde hendeklerin kazılmasında fiili olarak yer alması¸ çalışan müminlere destek olmak için güzel sözler ve edebî şiirler söylemesi bunun küçük örnekleridir. Onun kulluk dünyası ise hepimizin malumudur. O böylece bedenen çaba sarf ederken diğer taraftan da Allah’tan yardım istiyordu. “Allah’ım! Ahlâkın¸ amellerin ve arzuların kötülerinden sana sığınırım.” (Tirmizî¸ Daavât¸ 126)¸ “Allahım! Beni en güzel ahlâklı olmaya yönelt. Gerçekten sen ahlâkın en güzeline yöneltirsin. Benden kötülükleri gider¸ çünkü kötülükleri ancak sen giderirsin.” (Tirmizî¸ Daavât¸ 32)
Her yıl doğum gününde anarak imanımızı güçlendirdiğimiz ve ona olan sevgimizi daha bir pekiştirdiğimiz o Elçiyi görme imkanımız olmadı. Bunu kıyamete saklıyoruz. Ancak¸ onun ahlâkının kılavuzu olan Kur’an ile yaşamını bizlere en ince ayrıntısına kadar sunan hadis kitapları elimizin altında. Ayrıca¸ onun nasıl bir hayat sürdüğüyle ilgili hepimizin az çok bilgisi de var. Sorun esasında bilmekte değil¸ bu bilgileri yaşamımıza geçirebilmekte. Onun hayatını okurken “ben nasılım” sorusunu kendimize sormaya cesaret edebiliyorsak¸ “elhamdülillah” demeye de hakkımız var demektir.

Sayfayı Paylaş