DÜŞMANLARINA KARŞI DOSTÇA DAVRANAN PEYGAMBER

Somuncu Baba

Hz. Peygamber (s.a.v)¸ diğer insanlara gösterdiği nezaket ve merhametin aynısını fark gözetmeksizin düşmanlarına da göstermiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v)¸ diğer insanlara gösterdiği nezaket ve merhametin aynısını fark gözetmeksizin düşmanlarına da göstermiştir. Bir insan için yapılması en güç işlerden biri¸ düşmanlarına karşı âdil olmak ve kendi elinde iken onlara özgürlüklerini vermektir. İşte bu vasıf¸ İslâm Peygamberi’nde (s.a.v) en mükemmel şekliyle mevcuttu. Her medeniyet ve toplumda düşmandan intikam almak meşrû bir hak olarak görülür ve çok az insan kendi hâkimiyeti altında iken düşmanını bağışlar. Hristiyan güçler Müslümanları mağlup ettiğinde¸ Endülüs’te ve Filistin’de yapılan katliamlar ve sokak sokak¸ ev ev¸ kadın-çocuk¸ genç-ihtiyar farkı gözetmeksizin halka kitleler halinde yapılan soykırımlar tarihin hafızasında kayıtlıdır.1 Hatta Haçlı seferlerinde¸ Hristiyan Bizans bile bizzat dindaşları tarafından kutsal savaş adına işgal edilip¸ yağmalanıp yakılmıştır.
Bugün de Haçlı seferlerini yapanların mirasçıları olan Amerikalıların Kızılderili ve zencilere¸ Fransızların Cezayir’de Müslümanlara yaptığı katliamları¸ Almanların Yahudilere yaptığı soykırımları unutarak “Sevgi Medeniyeti”ni kurmuş olan bir peygamberi örnek/rehber kabul eden Osmanlı’yı soykırımla suçlamaları hangi insafa sığar.
İşte bu Sevgi ve Rahmet Medeniyetini inşa eden Hz. Peygamber¸ bakın bunu nasıl gerçekleştirmiştir:
“Hebbâr b. Esved¸ Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb’e büyük bir kötülükte bulunmuştu.Zeynep¸ Mekke’den Medine’ye hicret ederken hamile idi. Hebbâr onu bindiği deveden mızrağıyla yere düşürdü. Zeynep fena halde yaralandı ve çocuğunu kaybetti. Hebbâr bunun yanında daha başka suçlar da işlemişti. Bu sebeple Fetih Günü’nde¸ yakalandıklarında öldürülecek kişiler içinde idi. Hebbâr İran’a kaçmak istemişti. Fakat Hz. Peygamber’in affına sığınarak huzuruna geldi: “Ey Allah’ın Rasulü! Ben İran’a kaçmak istemiştim¸ ama senin lütuflarını ve bağışlayıcılığını hatırladım. Hakkımda duyduğun bütün şeyler doğrudur. Cahilliğimi ve suçumu kabul ediyorum. Şimdi İslâm’ı kabul etmeye geldim” dedi.”
O anda merhamet duygusu her şeyin üzerine çıktı ve dost ile düşman arasında ayrım sona erdi.2
Rahmet Peygamberi’nin¸ yine her zaman olduğu gibi merhameti¸ gazabına galip gelerek¸ doğacak torununun ölümüne sebep olanı bağışlamıştı. Diğer kayda değer bir olay da¸ Allah Elçisi’nin Ebû Süfyan’a yönelik uygulamasıdır.
Bedir Savaşı’ndan Mekke’nin fethine kadar Ebû Süfyan’ın yaptıklarından herkes haberdardı. Onun Hz. Peygamber’e (s.a.v) karşı düşmanlığı¸ kışkırtmaları¸ savaşları¸ kısaca şiddetli mücadelesi açıktı. Mekke’nin fethi gününde¸ Hz. Abbas onu huzuruna getirince Allah Rasulü (s.a.v) ona sevgi ve şefkatle davrandı¸ saygı gösterdi. Onu geçmiş suçlarından dolayı öldürmeye yeltenen Ömer’e¸ Hz. Peygamber (s.a.v) engel oldu. Bir taraftan da kayınpederi olan Ebû Süfyan’ı bağışlamakla yetinmedi¸ aynı zamanda evini “her kim Ebû Süfyan’ın evine girerse emindir (emniyettedir)”3 diyerek Kabe’den sonraki en emniyetli yer olarak duyurdu. İnsanlık tarihinde¸ fatihlerin düşmanlarına bu şekilde davranışının örneklerine nadir rastlanılır.4
Savaş hakları¸ düşmanın can ve malına zarar verme hususlarını içine alır: Düşman öldürülebilir¸ yaralanabilir¸ esir edilebilir ve her türlü zayiat verilir. Fakat canilik ve vahşet¸ özellikle de bunun kadınlara¸ çocuklara¸ yaşlılara ve din adamlarına yapılması¸ Peygamber tarafından mutlak şekilde yasaklanmıştır. Müslüman savaşçıların ölülerin organlarını kesmelerine¸ canlı bir mahlûku yakmalarına ve benzeri fiillerine kesinlikle izin verilmemiştir.5
Bu noktada Bosna’da Pazar yerlerinde yaşanan savunmasız sivillere yapılan katliamlar ve Irak’ta silahsız Müslüman sivili acımasız bir şekilde öldürme gibi olaylar kayda değer hadiseler olarak insanlığın zulüm ve vahşet tarihinde yerlerini aldılar.
Sevgi Peygamberi Hz. Muhammed¸ düşman tarafın küçük çocuklarının ve kadınlarının savaşa katılmamış olanlarının öldürülmelerini kesin bir şekilde engellemiş ve menetmiştir.6 İnsanlık şerefinin savaşta bile¸ ayaklar altına alınmasına göz yummayan Hz. Peygamber¸ her şeyin mubah olduğu zannedilen harpte esir düşen kadınlarla bile olsa¸ gayrı meşru cinsel ilişkiye girmeyi sert cezalarla yasaklamıştır.7
Son Peygamber (s.a.v)¸ İslâm’ı kabul etmeyen¸ hatta düşmanlıklarını zahiren ilan edenlere de büyük bir tolerans göstermiştir. Nitekim İslâm ve Peygamber düşmanı büyük güreşçi Rukâne’nin¸ söz ve fiilleri karşısında Hz. Muhammed’in (s.a.v) tavrı¸ gerçekten büyük bir sabır ve gönül yüceliği vasfını içinde barındırmaktadır:
“Rukâne Mekke’de şöhretli bir güreşçi idi. Kendisi o derece iri ve o kadar kuvvetli idi ki¸ şayet bir sığır yahut deve derisi yere serilse ve o bunun üzerinde ayakta dursa¸ halk da bu deriyi uçlarından çekip asılsa¸ o durduğu yerde durur¸ kımıldamaz ve fakat deri yırtılırdı. Yine bir gün Rukâne koyun sürüsünü otlatıyordu. Muhammed (s.a.v) kendisine rastladı ve mûtadı veçhile onu İslâm’a davet etti. Bu konuda iki anlatım vardır; herhalde bunlar aynı olayın iki ayrı kimse tarafından yapılmış nakillerinden ibarettir. Bunlardan birine göre Rukâne onun bu ilâhî vazifesinin bir delili olarak¸ onlara emretmek suretiyle ağaçları yürütmesini istemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v) ona şöyle dedi:
“İşte şurada bir ağaç duruyor; ona git ve benden ona¸ ötede duran diğer ağaca yürüyüp onun yanına gitmesini söyle!”
Rukâne kendi sahip olduğu maharetten daha da emindi; ağaçların bu yürüyüşünden tatmin olmayarak Hz. Peygamber’e kendisi ile güreşmesini teklif etti. Şayet kendisini yenerse onun dinine gireceğine söz verdi. Üç defa üst üste sırtı yere gelmesine ve hatta ağaçların yürüdüğünü gözleriyle görmüş olmasına rağmen İslâm’a geçmedi.
Geçmemekle kalmadı¸ Mekke’deki putperestler arasına koştu ve onlara Muhammed’i ellerinde iyi saklamalarını ve diğer kabilelerle olan şeref ve üstünlük münakaşa ve yarışmalarında ondan istifade etmelerini¸ zira onun pek fevkalâde şeyler yapıp göstermeye muktedir dünyanın en üstün sihirbazı olduğunu haber verdi. Diğer anlatıda ise¸ onun güreş teklifi üzerine Muhammed (s.a.v) ona şöyle cevap vermiştir:
“Kabul¸ ancak ben yenersem¸ sürünün üçte birini mükâfat olarak isterim.”
Gerçekten de üç defa yenilmesi ve bunun sonucu sahip olduğu sürünün tamamını kaybetmesi üzerine¸ karısından olan korkusu sebebiyle ağlamaya başladı. Muhammed (s.a.v) ona şöyle dedi:
“Korkma!.. Bütün bu üç mağlubiyetin mükâfat tutarını¸ bu defalık almayı ve bütün malını kaybetmeni istemiyorum. Haydi şimdi onları al ve selâmetle git!”
Bu davranış karşısında¸ gördüğü mucizelerden de çok duygulanan Rukâne hemen o mahalde:
“Sen Allah’ın Rasûlusun ve ben senin getirdiğin dini kabul ediyorum” diye haykırmıştır.8
Rukâne gibi¸ Amr b. Umeyr de¸ Hz. Peygamber’in büyük iltifatlarına mazhar olmuştur. Sonradan Müslüman olan Amr b. Umeyr¸ Hz. Muhammed (s.a.v) hayattayken¸ önemli bir Müslüman diplomat olarak görev yapmış bir sahabidir. Onu¸ Muhammed Hamidullah¸ İslâm’ın ilk siyasî temsilcisi (diplomatı) kabul etmektedir.9
Amr b. Umeyr¸ Müslüman olmadan önce¸ Hz. Muhammed tarafından Habeşistan’a Necaşi’ye diplamatik elçi olarak gönderilmiştir. O¸ bu görev esnasında¸ henüz Müslüman olmamıştı. Bu da gösteriyor ki¸ Hz. Peygamber¸ Müslüman olmayanlara da¸ elçi olarak vazife vermekten kaçınmamıştır.10
Hiçbir zaman¸ kabile ve toplulukların cebren ve silah zoruyla Müslüman olmalarını arzulamayan Peygamber (s.a.v)¸ asla böyle bir teşebbüste bulunmamıştır. Hatta bu yönde gelen baskı ve talepleri kesin olarak reddetmiş¸ insanların özgür irade ve tercihleriyle İslâm’a girmelerinin ilahî yasayla uyumlu olduğunu düşünmüştür:
“Amr b. Umeyr¸ Arabistan’ın kuzeydoğu bölgesinde oturan büyük Benû’d-Di’l kabilesi nezdinde¸ bir kere elçi-mübelliğ olarak gönderildi. Ancak hiçbir başarı sağlayamadan Medine’ye geri döndü. Muhammed’e (s.a.v) şifahî rapor aşağıya alınmıştır:
“Onlara vardığımda dağınık vaziyetteydiler ve oturdukları barınaklara dönüp geldiklerinde aralarına girdim ve onları Allah ve Rasûlünün yoluna girmeye davet ettim. Fakat pek kesin bir ret ile bana karşı çıktılar.”
Bunun üzerine Rasûlullah’ın etrafındakiler¸ onlara karşı bir cezalandırma seferi tertiplenmesini ileri sürdülerse de o bu teklife:
“Hayır¸ onları kendi hallerine bırakınız! Şayet onların başkanları İslâm’a girecek ve namazları kılacak olur da¸ sonra kabilesi mensuplarına dönüp: ‘Müslüman olunuz ‘derse¸ bunu kimse reddetmeyecektir.”11
Benû’d-Dil kabilesi örneğinde olduğu gibi¸ insanların gönüllü kabullenişlerini önemseyen Hz. Muhammed (s.a.v)¸ kendisine işkence ve zulmün her türlüsünü yapan Mekkeli müşriklere karşı asla intikam fırsatı aramamıştır. Aksine onun yüksek ahlâk ve şahsiyeti¸ düşmanları açlık ve kıtlığın cenderesine düştüklerinde¸ yardımı bir vazife olarak görmüştür. Hatta o¸ düşmanlarının fakirlerini dahi düşünecek kadar cömert ve yüce gönüllü bir uygulama yoluna gitmiştir:
“… Hicri 5.-6. yıllarda ortaya çıkan kıtlık sırasında¸ bundan zorluk duyan Mekkeliler¸ İslâmlaştırılmış Yemâme’den Mekke’ye hububat ithal edilmesi yasağının kaldırılmasını rica ve istirham etmişlerdir. Rasûlullah bu müracaatı derhal ve kayıtsız şartsız yerine getirmekle kalmadı¸ aynı zamanda Mekkeli fakir kimselere dağıtılmak üzere 500 altın sikke gönderdi. Bu konuda Ebû Süfyan’ın tepkisi ilginçtir: “Muhammed bu hareketiyle ancak bizim gençlerimizi yoldan çıkarmak istiyor.”12
Hoşgörü ve insan kazanmanın diğer bir örneği de Halid b. Velid’dir. Müslüman olmadan önce önemli müşrik bir komutan olan Halid b. Velid¸ Uhud savaşında Müslümanların zor duruma düşüp kayıp vermelerine sebep olmuştu. Ancak o¸ Müslüman olduktan sonra¸ Seyfullah (Allah’ın Kılıcı) lakabını¸ Hz. Muhammed’den almıştır. Allah’ın Elçisi¸ evinin yakınında oturması için ona bir ev hediye etti.13
Yine bir başka İslâm düşmanı Amr b. İbnu’l-Aş Müslüman olduktan sonra¸ Rasûlullah (s.a.v) onu silahlı kuvvetler Başkomutanlığına atamıştır. Ebû Bekir ve Ömer bile onun emri altında bulunmuştur. O¸ bu göreve lâyık olduğunu 10000 kişilik bir orduyla Mısır’ı Bizanslılardan alarak ispat etmiştir.
Ebû Süfyan’ın İslâm’a düşmanlığı çok açık ve şiddetli olduğu bir gerçektir. Hz. Peygamber’le yirmi yıl mücadele etmiştir. Ancak İslâm’la şereflendiğinde¸ Allah’ın elçisi¸ onun evini “Müslümanların silahlı tecavüzünden korunmuş bir mekân” olarak duyurmuş ve bir eyalete vali olarak atamıştır. Böylece Ebû Süfyan’ın geçmişteki düşmanlık ve hareketleri¸ hafızalardan silinmiştir.14
Ancak bir hususu da hatırlatmak gerekir ki¸ o da Peygamberimiz kendisine savaş açanlara karşı da savaş açmaktan bir an için dahi çekinmemiştir. Bunu da Hz. Peygamber’in şu kararlılık bildiren sözlerinden daha açık bir şekilde çıkarabiliriz: “Ben rahmet peygamberi olduğum kadar harp peygamberiyim.”15
Hz. Muhammed’in bu sözleri¸ insanlık onuruna duyulan saygının gerçekleşmesine¸ zulüm ve vahşetin engellenmesine yönelik bir kaygının neticesi olarak dünya barışına büyük bir katkıda bulunmuştur. Bu sevgi ve barış selinin sayesindedir ki¸ O’nun takipçileri Kudüs’te¸ Bizans’ta¸ Endülüs’te ve Balkanlar’da farklı din¸ dil¸ kültür¸ ırk ve etnik kökenden gelen halkları bir arada ve birbirlerini yok etmeden yaşatmış ve yönetmiştir.

Dipnot

1- Afzalurrahman¸ Sîret Ansiklopedisi¸ çev: Komisyon¸ II. baskı¸ İstanbul 1996¸ III¸ 270-271.
2- Ahmed b. Muhammed el-Kastalânî¸ el-Mevâhibu’l-Leduniyye bi’l-Minehi’l-Muhammediyye¸ tah: S. Ahmed eş-Şâmî¸ Beyrut 1991¸ I¸ 573; Afzalurrahman¸ age¸ III¸ 272.
3- Buhârî¸ Meğazî¸ 70; Müslim¸ Cihâd¸ 59.
4- İbn Hişâm¸ es-Siyretü’n-Nebeviyye¸ tah: Mustafa es-Sakka¸ İbrahim Ebyârî¸ Abdülhafîz Şelbî¸ Mısır trz¸ II¸ 402-403; Ebû Abbas Ahmed b. Yahya b. Câbir el-Belâzur Futûhu’l-Buldân¸ tah: Abdullah Enîs et-Tabbâ’¸ Ömer Enîs et-Tabbâ’ Beyrut 1987¸ 54; İbn Esîr¸ el-Kâmil fi’t-Târih¸ Beyrut 1979¸ II¸ 244-245; Afzalurrahman¸ age¸ III¸ 272.
5- Muhammed Hamidullah¸ İslâm Peygamberi¸ çev: Salih Tuğ¸ Ankara 2003¸ II¸ 1001.
6- Buhari¸ IV¸ 21; Hamidullah¸ age¸ II¸ 1002.
7- Hamidullah¸ age¸ II¸ 1003.
8- Hamidullah¸ age¸ I¸ 103-104.
9- Hamidullah¸ age¸ I¸ 445.
10- Hamidullah¸ age¸ I¸ 446-447.
11- Hamidullah¸ age¸ I¸ 448
12- Hamidullah¸ age¸II¸ 1040.
13- Hamidullah¸ age¸ II¸ 1041.
14- Hamidullah¸ age¸ II¸ 1041.
15- Ahmed b. Hanbel¸ V¸ 405; Takiyüddin İbn Teymiye¸ Siyâset-i Şer’iyye fî Islâhi’r-Râî ve’r-Râiyye¸ Beyrut 1988¸ 25; Hamidullah¸ İslâm Peygamberi¸ II¸ 1035; İsmail Yakıt¸ Hz. Peygamber’i Anlamak¸ İstanbul 2003¸ 68-78.

Sayfayı Paylaş