DOÇ. DR. SAİD ÖZTÜRK: “TARİH; DENİZ FENERİ GİBİDİR¸ GEMİNİZİN KARAYA OTURMASINI ENGELLER”

Somuncu Baba

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK:
1964 yılında Kahramanmaraş’da doğdu. İlk¸ orta ve liseyi Kahramanmaraş’da¸ üniversiteyi Ankara’da bitirdi. 1987-1993 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çalıştı. 1993 yılında doktorasını tamamladı. Ekim 1996’da doçent oldu. 1993-1999 yılları arasında Dumlupınar Üniversitesi Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Öztürk¸ Osmanlı Devleti’nin sosyal ekonomik ve tarihî sahasında çalışmalarına devam etmektedir.

Doç. Dr. Said ÖZTÜRK:
1964 yılında Kahramanmaraş’da doğdu. İlk¸ orta ve liseyi Kahramanmaraş’da¸ üniversiteyi Ankara’da bitirdi. 1987-1993 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çalıştı. 1993 yılında doktorasını tamamladı. Ekim 1996’da doçent oldu. 1993-1999 yılları arasında Dumlupınar Üniversitesi Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapan Öztürk¸ Osmanlı Devleti’nin sosyal ekonomik ve tarihî sahasında çalışmalarına devam etmektedir.

Tarihçi olmayı niçin seçtiniz? Buna ne zaman karar verdiniz? Saikleri nelerdi?
Her şeyden önce kader¸ hayatın örgüsü. Ne olmayı istediğiniz kadar¸ talebinizi karşılayacak şartlar da önemlidir. Şüphesiz her şey istemekle başlar ama niyet ve iradenin etraf-ı erbaasıyla her zaman icra makamına geçmesi de mümkün olmuyor. Hele bizim gibi az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde niyet ve taleplerin icra gücü yüksek değildir. İçinde yaşadığınız çevre ve onun ihzar ettiği rüzgârların itme veya çekme gücü daha fazladır. Artık böylesine bir ortamda arzu ve isteklerinizden çok elinize geçenle yetinmek zorunda kalırsınız. Hikmet dairesinde düşünüldüğünde “el hayru fî mâ vaka‘a” yani “olanda hayır vardır” diyerek istediğiniz¸ itildiğiniz ya da çekildiğiniz çevreniz¸ mesleğiniz¸ işiniz her neyse hakkımızda bu hayırlı imiş demeli¸ kaderi tenkit ederek irade-i ilahiyyeye karşı nankörlük hatasına düşülmemeli.
Bu sözlerimle sanıyorum tarihçi olmayı niçin seçtiniz sualine açıklık getirmiş oluyorum. Hiçbirimiz “müverrih-i maderzâd” yani anadan doğma tarihçi değiliz. İnsanın saikleri var¸ yetiştiği ortam var¸ ailesi var¸ gördüğü eğitim var. Bütün bunlar sizi yönlendirir. Çok radikal kararlar alıp da gördüğü eğitim ile işi veya mesleği arasında çok uzak mesafe olan insanlar görmek mümkündür. Fakülteyi bitirip de Osmanlı Arşiv uzmanlığına girmeseydim belki de benimle bu röportajı yapmayacaktınız. Ancak şunu söyleyeyim ki¸ o zaman başka imkânlar da vardı¸ fakat o imkânların yerine Osmanlı ile hemhal olmayı yeğledim. Üstelik aldığım eğitim Osmanlıyı anlamanın temel anahtarlarından bazılarını bize sunmuştu. Osmanlı Arşivi’nde 6 yıl çalıştım¸ burada 6 yıl boyunca Araştırma Hizmetlerinde çalıştım ve buradaki mesaim beni Osmanlı’nın her yönüne ilişkin mebzul bir dokumanla karşılaşmama vesile oldu. Erken dönem Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihi benim zevkle eğildiğim bir alan oldu. Belki de Osmanlı’nın zirve asırları beni çekiyordu. Bilemiyorum. Devlet-i Aliyye’nin bunalım asrı yani 19. asır değil araştırması¸ okurken bile sıkıldığım bir dönemdir. Marmara Üniversitesi’nde yaptığım iktisat tarihi doktoramla da artık tarihçilik mesleğe dönüştü. 1993’de doktoramı verdim. 1996’da Doçent oldum.
Tarih niçin önemlidir?
Sadece tarih değil¸ insanlığın faydasına olan her meslek önemlidir. Fayda kelimesiyle maslahatı kastediyorum. Tarih¸ dünü anlayarak geleceğimizi aydınlatmaya çalışan bir disiplindir. Dün bilinmelidir. Dünü bilmek¸ günü ve geleceği planlamada fevkalade önemlidir. Sultan II. Abdülhamid’in Kerkük petrolleri bölgesini İngiliz işgaline maruz bırakmamak için özel mülkü haline getirdiğini¸ İttihat ve Terakkicilerin bu mülkü devletleştirerek¸ bütün bölgenin elden çıkmasıyla Kerkük petrollerinin de elimizin içinden kaydığını tarihin size açtığı sayfalar olmazsa nereden bilebiliriz. Geçmişin tecrübe birikimlerinden nasıl faydalanabiliriz. Bu gün olup biten hadisatın sadece bugünün bir olayı olmadığını¸ kökünün derinlerde olduğunu nasıl bilebiliriz. Tarih bir fener gibidir¸ geçmişe bakar amma önünüzü aydınlatır. Deniz feneri gibidir¸ geminizin karaya oturmasını engeller.
Tarih milletleri tanıma ve tanıtmanın şüphesiz en iyi araçlarından biridir. Tarih bir pusuladır¸ bir öğreticidir. Ondan yararlanmak isteyenler için ibret dersleriyle doludur. Yaşanılan anın iyi değerlendirilmesi¸ geleceğin sağlam bir şekilde kurulması¸ tarihin bilimsel bir gözle okunup değerlendirilmesine bağlıdır. Tarihin bilimsel bir gözle okunup değerlendirilmesi tarihî idrakin esasını oluşturur. Zira tarihî idrakin esası Şahin Uçar’ın ifadesiyle¸ geriye bakış tarzında bu güne kadar cereyan eden hadiseleri kavramak suretiyle dünyanın bu günkü mevcut durumuna hangi hadiselerin yol açtığını anlamaktır.
Geçmiş ile bağ kurmak¸ geçmişin tecrübe birikimlerinden faydalanmak¸ bulunduğumuz konumu iyi tespit etmek bu yolla mümkündür.
Tarihi yapmakla¸ yazmak arasındaki gerilimli ilişkiye dair neler düşünüyorsunuz?
Önce düzeltelim¸ tarih yapılmaz¸ sadece yazılır. İnsanlar¸ cemiyetler¸ devletler tarih yapalım diye de uğraşmaz. İnsandan devlete kadar uzayan geniş yelpazede yapılan top yekûn faaliyetler yarınlara yazılı¸ sözlü veya obje olarak intikal ettiği müddetçe tarihin konusu olur. İyi veya kötü¸ başarılı veya başarısız. Her ne ise düne ait her şey tarihin merceği altına düşer.
İkinci olarak¸ geçmişin bütün olup bitenlerini¸ var olanlarını inceleyen ve yazan insan olunca¸ insana ait özellikler hemen belirir. Hiçbirimiz insanî özelliklerimizden sıyrılamayız. Hislerimiz vardır¸ düşüncelerimiz vardır¸ önyargılarımız vardır¸ hayata¸ insana bakışımız vardır. Bütün bunlar kişinin yazdıklarına tesir eder.
Darende Tarihi’nin Giriş’inde bu konuya eğilmiştim. Tarihçinin ele aldığı konuya yaklaşımı nasıl olmalıdır sualine çeşitli cevaplar verilmiştir. Fransız Annales okulunun kurucularından Braudel “kuram yoksa tarih de yoktur” sözüyle ifade ettiği tarihe¸ başta belirlenen bir perspektifle bakma ve tümden gelim metodu önerisi ile Barkan’ın “daha fazla vaka toplama” düşüncesinde yerini bulan verilerden hareketle yani tüme varım metodu ile tarihe bakış bu soruya verilen iki farklı cevaptır. İngiliz tarihçi A.J.Toynbee ise pul koleksiyonu yapar gibi vakalar koleksiyonu tarzında anlaşılan bir tarihin manasız olduğuna işaret eder.
Her şeyden önce tarihe salt iyilerin ve salt kötülerin aranacağı bir alan olarak bakma yerine¸ geçmişi anlamanın bir anahtarı olarak bakılmalıdır. Zira büyük Müslüman sosyolog İbn-i Haldun¸ mânâsına nüfuz edilmediği¸ tarihî hadiselerin sebepleri anlaşılmadan kaldığı takdirde tarih hususunda âlim ile cahil müsavidir¸ der. Latinler de tarihî anlayışı hadiseleri anlamak olarak ifade ederler. Tarihi doğru anlamanın yolu duygusallıktan ve taassuptan âri bir şekilde tarihe bakmakla mümkündür. Bunu yaparken bütün kıymet hükümlerinden âzâde ve arındırılmış olarak bir tabiat araştırıcısının bal arısını veya bitki âlemini incelediği gibi sadece sistematik bir araştırma nokta-ı nazarıyla da bakamayız.
Osmanlı tarihine ilişkin ülkemizde yapılagelen çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Cevdet Paşa’dan sonra neler değişti? Neler olup bitti? Cumhuriyet dönemi ve bugün Osmanlı tarihçiliğinde ne türden bir birikimi hasıl etmiştir?
Cumhuriyet dönemi tarihçiliği savunmacı ve redd-i miras üzerine kurulu bir uslûpten kurtulamadı. 1920’li yılların psikolojisini anlamak ve makul karşılamak mümkün¸ ama aynı psikolojiyi¸ savunmacı ve yok sayıcı uslûbü bu güne taşımak doğru değildir. Dönüp arkamıza baktığımızda¸ tarihimizle yüzleştiğimizde utanacağımız bir kara lekemiz yoktur.
Osmanlı’nın son döneminde başlayan ve bu gün de hızla devam eden Osmanlı Arşivi’nin düzenlenmesi ile ilgili çalışmalar sayesinde Osmanlı tarihine ilgi gittikçe artmıştır. Siyasi tarihin yanı sıra artık toplumun¸ halkın tarihini yazma¸ gündelik hayatı yansıtma yönünde büyük gayretler görülmektedir. Yurt içinde olduğu kadar dünyanın bir çok yerinde Osmanlı tarihi merak konusu olmaya devam etmektedir.
Osmanlı tarihine ilişkin çalışanların önünde ne türden engeller¸ sorunlar var? Bunlar nasıl aşılabilir?
Osmanlı Belediyeciliği konusunda kaleme alınan bir araştırmaya yazdığım bir takdim yazısı var. Orada belirttiğim bazı gerçekleri burada da aktarmak istiyorum. Osmanlı mirasını gerçek hüviyetiyle anlamamızı zorlaştıran iki bariyer vardır; bunlardan biri Osmanlı Devleti’nin İslâm devletler topluluğunun önemli bir halkası olması hasebiyle araştırmalar için gereken ilmî yeterlilik ve donanımdan yoksun olmak¸ diğeri ise ideolojik arkaplandır. Zira¸ İslâmî ilimlere vukûfiyet olmadan Osmanlı devlet telakkisini¸ medeniyet anlayışını¸ hukukî ve iktisadî düzenini¸ toplum yapısını sahih bir şekilde çözümlemek mümkün değildir. İslâm devletler hukukuna¸ İslâm zimmî hukukuna¸ İslâm aile ve miras hukukuna¸ örfün İslâm hukuku içindeki yerine¸ İslâm vakıf¸ şirket ve toprak hukukuna ve İslâm’ın ekonomik hayata ilişkin getirdiği düzenlemelere vukûfiyet kesbetmeden Osmanlı sultanlarının kanun koyuculuğuna¸ kardeş katline¸ Osmanlı haremine¸ Osmanlı vakıf uygulamasına¸ toprak düzenine¸ piyasalara müdahale edilmeden fiyatların serbestçe oluşmasını isteyen Hz. Peygamber’in açık hadisi olduğu halde piyasaları düzenleyen¸ fiyatların alt ve üst sınırlarını belirleyen ve günümüz ekonomik serbestiyet ilkesine de aykırı olan narh işleminin bütün Osmanlı asırlarında kesintisiz bir şekilde canlı tutulmasına¸ uygulandığı asırlarda önemli bir kredi kurumu işlevini gören ve vakıf kaynaklarını ve âtıl sermayeyi ekonomiye kazandıran nakit vakfına ve bu bağlamda faiz¸ riba¸ nema gibi bir çok hususa dair yapılan yorum ve açıklamalar tarihî gerçekliği anlamamıza imkân vermeyecektir. Diğer taraftan ideolojik bir arkaplan doğrultusunda geliştirilen perspektifle Osmanlı’yı anlamak da söz konusu olamaz. Zira¸ tarih düşünce ve ideolojilerin test edildiği bir laboratuvar ve bu düşünce ve ideolojilerin tesvîki için müracaat edilen bir alan değildir. Ne¸ Marks’ın formüle ettiği Asya tipi üretim biçimi kalıplarıyla Osmanlı toprak düzeni ve buna bağlı olarak gelişen ekonomi izah edilebilir¸ ne de örfün İslâm hukukundaki yerini ıskalayan bir üslûpla Osmanlı devlet yapısı ve hukuk düzeni “lâdini¸ laik” tarzlarla açıklanabilir. 20. asırda insanlığın kaderine hükmetme azminde olan ideolojileri beslemek isteyen ve kendi sistem ve uygulamalarımıza meşruiyet oluşturmak için Osmanlı’yı “redd-i miras” eden ve dışlayan bir mantalite içindeki bu tür izahlar¸ önyargıdan öte gidemezler. Batı merkez alınarak Osmanlı’yı anlama yönünde geliştirilen kavramlarla Osmanlı izah edilemez¸ anlaşılamaz. Osmanlı’yı doğru anlamanın yolu gerekli ilmî yeterlilik içinde duygusallıktan ve taassuptan âri bir şekilde tarihe bakmaktan geçer.
Siz¸ Darende’ye ilişkin bir çalışma yaptınız arkadaşlarınızla birlikte. Buna niçin ihtiyaç duydunuz?
El-emru fevka’l-edeb. Somuncu Baba’nın soluğu pek çok hizmete vesile olduğu gibi¸ Darende’nin tarihinin de yazılmasına vesile oldu. Şefaatini umacak bir yüzüm var sanıyorum. İnşallah O’nun maneviyatı¸ himmeti üzerimizden eksik olmaz.
Bazen İstanbul üzerine konuşurken¸ İstanbul Osmanlı’nın özeti derim. Aynen öyle de Darende Anadolu’nun özeti¸ Anadolu’nun irfan tarihinin önemli bir hulâsası. Zengin bir kültüre¸ dolu dolu yaşanmış bir hayata¸ herkese kucak açmış bir irfan mektebine¸ birçok ulema ve ümeraya vatan olmuş bir beldedir Darende.
Aslında Darende tarihi¸ bir zenginliğin tarihidir¸ yani irfan zenginliğinin. Mazinin âtiye soluk verdiği¸ âtinin maziye saygı ve hürmet duyduğu bir bölgenin tarihidir. Somuncu Baba’nın o toprakları şereflendirdiği tarihten bu güne marifet libasına bürünen asırların tarihidir.
Darende tarihi yazmaya niçin ihtiyaç duyduk? Bazen bir ışık¸ bir işaret sizi alır götürür. Bu çalışma da o kabilden sayılır.
Darende’nin tarihçesinde size en çok çarpan şeyler neler oldu? Bunları bizimle paylaşmak ister misiniz?
Cenab-ı Allah Âdildir¸ Rahmandır. Kâinatta bütün olup bitenler bir hikmet dairesinde yürür. Darendeliler coğrafi darlığın getirdiği olumsuzluğa çok güzel bir cevap vererek¸ bu beldenin ilim ve irfan merkezi¸ ulema ve umera yatağı olmasına zemin hazırlamışlardır. Modern beşeri coğrafyanın kurucuları arasında yer alan Vital de la Blache; “insan bütün coğrafyanın esaslı bir unsurunu oluşturur” der.
Darende’nin kıt ziraî kaynakları bölge halkını tarım dışı faaliyetlere itmiş¸ göçe zorlamıştır. Somuncu Baba gibi bir maneviyat erinin Darende’ye yerleşmesi¸ şehrin taşıdığı bütün olumsuzluklarına rağmen bölgenin özellikle Osmanlı döneminde canlı bir yerleşim birimi olmasını sağlamıştır. Ekilebilir tarım arazilerinin azlığı dolayısıyla halkın çoğu tarım dışı faaliyet alanlarına kaymış¸ ticaret yollarının güzergâhı nedeniyle de kervan işletmeciliği önem kazanmıştır. Kıt iktisadî kaynakların halkı tarım dışı faaliyetlere zorlaması¸ Darendelilere devlet kademelerinde en yüksek makamlara kadar çıkacak kapıyı aralamıştır. Darende’de pek çok bürokratın ve devlet adamının yetişmesi kazanın bayındırlık ve eğitim hizmetlerine önemli katkı sağlamıştır. Bu meyanda yetişen devlet adamı¸ bürokratların kurdukları vakıflar şehrin mamuriyetine hizmet etmiş¸ çok sayıda ilim adamı yetişmiş¸ Somuncu Baba ile Darende Anadolu’nun mühim bir manevî merkezi olmuştur. Günümüzde bile mevcut kütüphaneleri ve yazma eserleri ile Darende¸ Anadolu’nun en önemli bir ilim merkezi olma hususiyetini hâlâ muhafaza etmektedir.
Darende’den birçok devlet ve ilim adamı yetişti değil mi?
Evet¸ Darende tarihten gelen izleri¸ maneviyat büyüklerini bağrında taşıyan bir beldedir. Bir belde-i tayyibe¸ bir gülistandır. Bir ilim yuvasıdır. Bir dâru’l- huzur ve ilimdir. Binlerce cilt kitaplardan oluşan paha biçilmez eserlerin bu günlere kadar geldiği¸ onlarca ilim adamını¸ bir o kadar devlet adamını yetiştiren bir münbit mekândır.
Bir dâru’l- huzur şehridir¸ bir ilim şehridir Darende.
Bu güne kadar gelmiş kütüphanelerindeki binlerce eser ancak büyük şehirlerde görülür. İzzet Paşa Kütüphanesinde 23000 cilt eserin 680’i yazma¸ 700’ü matbu Osmanlıca¸ Arapça ve Farsça’dır. Hulusi Efendi Özel Kütüphanesi’ndeki 8000 cilt eserin 450’si yazma¸ 2000’i matbu Osmanlıca¸ Arapça ve Farsça’dır. Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi’ndeki 5000 cilt eserin 400’ü yazma¸ 1200’ü matbu Osmanlıca¸ Arapça ve Farsça’dır. Balaban’da Abdurrahman Erzincani Külliyesi Kütüphanesi’ndeki 500 cilt eserin 25’i yazma¸ 150’si matbu Osmanlıca¸ Arapça ve Farsça’dır.
2001 Temmuz’unda kısa bir ziyaretimde bu zengin bilgi hazinelerini görünce Darende İlahiyat Fakültesi’nin çok şanslı olduğunu düşünmüştüm. İlim yolunda akademisyenliğe yeni başlayan nice asistanı profesörlüğe kadar taşıyacak araştırma ve inceleme konularını bu hazinelerden keşfedebileceklerini¸ araştırmalarını yapabileceklerini gördüm. Bu bir mübalağa değildir. Zira Fethullah Musuli gibi bir ilim erbabının çalışmaları değil bir¸ belki size on doktora konusu sunabilir. Yerinde yaptığımız tetkiklerde gördük ki Musuli’nin 200’ün üzerinde eseri vardır. Ömer Şem’i Efendi başlı başına bir araştırma konusudur. Burada yetişen ilim erbabının araştırılması¸ devlet adamlarının tetkiki nice araştırmanın konusunu pekâla teşkil edebilir. Sayı verecek olursak tetkiklerimizde tarih içerisinde 20 devlet adamı¸ 49 ilim ve fikir adamının bu beldeden yetiştiğini gördük.
Darende’nin özellikle ilmi ve manevi gelenek bakımından tarihi nasıl okunabilir? Neler olmuş bu iki alanda¸ irfan tarihimiz açısından Darende’de neler buluyoruz?
Darende ilim ve marifet kapısına açık bir belde olma şerefine ermiştir. Bir tarafta Somuncu Baba’nın bahşettiği maneviyat iklimi¸ diğer tarafta Musulî vb. ilim ehlinin yaydığı ışık. Her iki zenginliği bağrında taşıyan Darende Anadolu’nun irfana ve ilme açılan kapılarından biri olmuştur. En önemlisi de bu çizginin bu gün de devam etmiş olmasıdır.
Modern zamanlarla birlikte Darende’de neler değişmiş? Özellikle ilmi ve manevî tarihi açısından modernleşme döneminde ne türden değişimler ortaya çıkmış?
Özde değişme yok. Zaten öz değişirse konuşacak bir şey kalmaz. Marifet mektebi aynen devam etmektedir. Sadece uslûb ve ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçlara cevap verme biçimi değişmiş olabilir.
Uzun bir sekülarizm yaşayan Batı artık yüzünü kiliseye döndürmek istemektedir. Batı’da dindarlık artmaktadır. Biz de Batı’nın yaşadığı tecrübeyi yaşıyoruz. Çare yok¸ insan kalb taşıdığı müddetçe¸ onun gıdasını vermek zorundadır. Sekülarizm kalbi öldürdü¸ ya da yok saydı. İnsanlığı buhrana sürükledi. İnsan kendine¸ yani marifete dönmek zorundadır.
Sözü şuraya getirmek istiyorum. Darende çağın rüzgârları içinde modernleşmeden şüphesiz nasibini aldı. Ancak sekülarizm bataklığına düşmedi¸ düşürülmedi. Bir el var ki buna müsaade etmedi. O el Somuncu Baba’nın eli. Darendeli köklerinden kopmadı. Manevî bağları diri kaldı.
Somuncu Baba’nın Darende için önemi nedir? Somuncu Baba’nın Darende sayfası ne zaman nasıl açılıyor ve kapanıyor?
Somuncu Baba Darende için her şeydir. Somuncu Babasız Darende’yi gerçekten yorumlamak güçtür. Uzun Osmanlı asırlarına bakıldığında Somuncu Baba’nın yaktığı meşalenin Darende semalarında hep yandığı görülür. Şehirlerin de ruhu olduğunu söyleyen düşünür pek haklıdır. Somuncu Baba Darende’nin ruhudur. Zira¸ Darende’yi ilk gördüğümde bu çırılçıplak iki tepe arasında kalan bir vadinin insanları neden celb ettiğini anlayamamıştım. Darende’yi anlamanın yolu Somuncu Baba’dan geçer. Somuncu Baba’nın Darende sayfası hep açıktır.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin manevî gelenek içerisinde yeri nedir? Kimdir¸ nasıl bir kişiliktir? Darende açısından önemi nedir? Darende’ye olan katkıları ve Darende için anlamı nedir?
Osman Hulûsi Efendi 76 yıllık hayatına çok şey sığdırmış¸ maddî ve manevî kalkınmayı birlikte gerçekleştirmiş nadide örneklerden biridir.
Her şeyden önce Evlad-ı Rasuldür. Âl-i beyt şemsiyesi altındadır.
İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Medine-i Münevvere’de bir otelde Osman Hulûsi Efendi’ye dönerek;
“Oğlum Hulusi¸ senin ecdadın bizim sertacımızdır. Üzerinize büyük bir vazife intikal ediyor¸ İhvan’a sahip çıkıp¸ hizmet edersiniz” deyince¸ Hulûsi Efendi de cevaben “estağfirullah Efendim” der. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi de karşılık olarak “bu yükün ağırlığını ancak siz çekebilirsiniz” demiştir. İhramcızâde’nin bu sözü ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi irşad ve manevî hilafete vâris olmuş¸ İhramizâde İsmail Hakkı Efendi’nin 1969’da vefatından sonra O’nun halifeliğine getirilmiştir.
İlkokuldan sonra öğrenimine devam edemeyen Hulûsi Efendi¸ babası tarafından gençliğinin en verimli yıllarında sanatkârlığa gönderilmiştir. Babasının teşviki ve kendi çabaları ile Farsça ve Arapça bilgisini ilerletmiştir. Hulûsi Efendi¸ geçimini sağlamak üzere ciltçilik¸ şirazelik¸ marangozluk¸ gibi işler ile meşgul olmuştur. Onun bu hünerleri Hz. Peygamber’in “Kişinin en helal yemeği alın teri ve emeğidir” hadisine bağlılığının bir tezahürüdür. Toplum hayatından kopuk değil¸ içtimai hayat ile iç içe bir hayat anlayışına sahip olduklarının göstergesidir.
Bu özellikleriyle Osman Hulûsi Efendi “üretici derviş” tipinin en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur. Osman Hulûsi Efendi hizmete¸ iş ve harekete dayalı bir tasavvufî anlayışa sahipti. Hulûsi Efendi “Allah yaptığı işi güzel yapanı sever” hadisindeki mânâya uygun olarak söylediğini güzel söylemiş¸ yaptığını güzel yapmış¸ baktığına güzel nazar etmiş¸ böylece çevresinde gittikçe genişleyen bir hürmet hâlesi oluşmuştur.
Osman Hulûsi Efendi manevî kalkınmanın yanında maddî kalkınmayı ihmal etmemiş¸ bunu manevî gelişmenin bir aracı olarak görmüştür. Hayatını halka hizmete vakfetmiş¸ gençliğinde başlayan hizmet zincirleri ömürlerinin sonuna kadar devam etmiştir.
“Yurdumun her taşını Ka’be sayarım” diyen Osman Hulûsi Efendi tarihe¸ topluma ve ülkesine karşı duyduğu sorumluluk ve hassasiyeti ifade etmiştir.
Darende’ye sanırım birkaç kez geldiniz? Burada Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı’nın çabalarını¸ hizmetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Darende’ye ilk geldiğinizde neler hissettiniz¸ neler gözlediniz?
Darende’yi ilk gördüğümde bu çırılçıplak iki tepe arasında kalan bir vadinin insanları neden celb ettiğini anlayamamıştım.
Darende’yi cazib kılan Somuncu Baba olmuştur¸ Hulûsi Efendi olmuştur. Somuncu Baba Darende’nin ruhudur.
Bu yüce kametlerin açtığı büyük çığır Darende’yi cazibedar bir merkez kılmıştır. Bir tarafta kalplerin kiri pası giderilip cilalanırken¸ diğer tarafta şehrin eğitim¸ bayındırlık ve sağlık alanındaki ihtiyaçlarını karşılama yönünde büyük kararlılık gösterilmiştir. Bu hizmetler devletten beklenilmemiş¸ devletin yanında olunmuştur.
Darende’ye ilk geldiğinizde neler hissettiniz diyorsunuz. Bu sualin en güzel cevabı her halde dönerken na‘t tarzı yazdığım şiirin bir dörtlüğünde saklıdır:
Hak nasib etti geldim efendim /
Mücrimim pek çok¸ yüzüm yok efendim / Hâk-ı pâyinde bir zerre olsam / Şefaatin umarım pek çok¸ sultanım efendim…

Sayfayı Paylaş