13 MART 624’DEN ZİHİNLERDE KALANLAR

Somuncu Baba

“Merhametli olanlara Rahman (olan Allah) merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki¸ göktekiler de size merhamet etsin.”

Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanlar sahip oldukları bütün maddî değerleri Mekkeli müşriklere bırakmak zorunda kalmışlardı. Bırakılan mal-mülk onların ticaret sermayelerini artırmalarına imkân sağladığı gibi¸ İslâm’ı ortadan kaldırmak amacıyla düzenleyecekleri sefer için de katkı olmuştu. Her iki durum Allah’ın dini için her şeylerini geride bırakan muhacirler için oldukça inciticiydi.
Nitekim Şam’dan dönen Mekkelilerin kervanını haber alan Rasûlullah hemen ashabıyla istişare eder. Mekkelilerin harp gücünü zayıflatmak için çok ciddi bir hazırlık yapmadan kervanı ele geçirmek üzere ashabıyla birlikte yola çıkar.
Kervanın başında bulunan Ebû Sufyan¸ müslümanların tuzak kurduğunu öğrenince¸ acilen Mekke’ye haber gönderir ve yolu değiştirerek sahil boyundan Mekke’ye yönelir.
Mekkelilere haber ulaşınca¸ hemen hemen her evin kervanda malı olduğu için çılgına dönerler. Ebû Cehil hemen Kâbe’ye koşar. Müşrikleri müslümanlara karşı savaşa teşvik eder. Tellâllar çıkararak Mekke sokaklarında bağırtır. Eli silah tutan herkes orduya katılır. Rasûlullah’ın müşrik olan amcası Ebû Leheb ise¸ -muhtemelen hasta olması nedeniyle- yerine kiralık bir asker gönderir. Çok uzun bir hazırlık yapmayan düşman ordusu yola koyulur. Ebû Sufyan’ın güvende olduklarını bildiren ikinci habercisi gelmesine rağmen kararlarından vazgeçmezler. İslâm tehdidine kökten son verme kararlılığındaydılar. Görülen o ki¸ müşriklerle ilk kez savaşacak olan Hz. Muhammed’i ve sevgili dostlarını ölüm kalım savaşı beklemekteydi.
Rasûlullah’la birlikte yola çıkan muhacirler¸ geride bıraktıkları malların karşılık¸ güçlerini artırma imkânı doğduğu için kervanı ele geçirme düşüncesindeydiler. Bu yüzden de¸ Mekke’den yola çıkan düşman ordusuyla savaşmak hususunda biraz isteksizdiler. (Bkz. Enfal¸ 5-8). Ancak sahabenin önde gelenleri her halükarda Hz. Peygamberle birlikte olacaklarını dile getirdiler ve ona büyük moral destek verdiler. Medineli Sa’d b. Muaz’ın konuşması destansıydı: “Ya Râsûlallah! Biz sana iman ettik. Allah tarafından getirdiklerinin hak olduğunu tasdik ettik. Sana itaat edeceğimize ve uyacağımıza söz verdik. Bu nedenle ne dilersen onu yap. Seni gönderen Allah hakkı için artık şu denizi gösterip dalsan¸ seninle beraber biz de içine dalarız. Hiç birimiz geri kalmaz. Düşmana karşı durmaktan çekinecek değiliz. Muharebeden geri dönmeyiz. Sabrederiz ve sadakatten ayrılmayız. Allah’tan¸ bizden memnun kalacağın işler nasip etmesini dilerim. Hadi¸ Allah’ın bereketini dileyerek¸ yürüt bizi dilediğin yöne.” Güzel Elçi¸ ashabının bu birlik ve beraberliğine çok sevindi. Allah’a hamd ederek müşriklerle karşılaşmak üzere Bedir’e doğru yola koyuldu.
Oruç ayı ramazandı. Gündüzleyin güneş çok yakıcıydı. Hz. Peygamber çekilen sıkıntı hem de arkadaşlarının olabildiğince zinde kalması için iki günlük yürüyüşün ardından herkesten orucunu bozmasını istedi.
Bedir yolunda gidilirken¸ daha sonra Mekke’nin fethinde de olduğu üzere¸ Hz. Peygamber hem emniyet hem de gizlenmek açısından hayvanların boyunlarındaki çıngırakları çıkarttırdı. Sürekli öncüler gönderiyor¸ kendisi de zaman zaman ordudan ayrılarak birkaç arkadaşıyla birlikte vadileri kontrol ediyordu. Birkaç günlük yürüyüşten sonra savaş alanına ulaştılar.
Bedir savaşı¸ hicretin ikinci senesinde¸ ramazan ayının onyedisinde¸ Medine’nin 160 km. kadar güneybatısında¸ Medine-Mekke yolunun Suriye kervan yoluyla birleştiği kavşakta¸ Bedir denilen kuyunun bulunduğu düz arazide gerçekleşmiştir. Şimdiye kadar kan ve başka anlaşmazlıklar için çarpışan Arap kavmi¸ ilk defa din savaşı yapacaktı.
Müslümanların sayısı 305 idi. Muhacirlerden yalnızca Osman b. Affân¸ hanımı Rasûlullah’ın kızı Rukiye ağır hasta olduğu için Medine’de kalmıştı. Sahabe ordusunun 2 süvarisi¸ 30-40 devesi¸ 6 zırhı vardı. Mekkeliler tarafında ise 1000 civarında asker¸ 200 at¸ 700 deve bulunuyordu. Bunun anlamı ise¸ her sahabinin en az 3-4¸ bir süvarinin de 100 düşmanla çarpışması demekti. Üstelik Kureyş¸ savaş tecrübesi olan ve iyice silahlanmış bir orduyla gelmişti. Müminler kendilerinden sayıca üç kat fazla olan düşmanla çarpışacaklardı. Sahabenin hem sayıca hem de hazırlık açısından karşı tarafa göre zayıf olduğuna yüce Allah işaret etmektedir: “Gerçekten sizler bir kaç biçare iken Allah¸ Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise¸ Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.” (Âl-i İmrân¸ 123). Hz. Peygamber bu vakıa karşısında Allah’a şöyle niyaz edecekti: “Ey Allah’ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse¸ (yeryüzünde) artık sana ibadet edecek kimse kalmayacak!”
İlkleri ve ilginçlikleri barındıran bu savaşta dikkat çekici bir husus da şu idi: İki tarafın askerlerinden çoğu birbiriyle akrabaydı. Peygamberimizin amcalarından Hz. Hamza kendi yanında¸ diğer amcası Abbas düşman safındaydı. İleride damadı olacak olan Hz. Ali yanında¸ Hz. Zeynep’in kocası Ebu’l-Âs kâfirler arasındaydı. Hz. Ebûbekir’in oğullarından Abdullah yanında¸ Abdurrahman ise karşısındaydı. Bir tarafta müşrik ordusu komutanı Utbe b. Rabîa¸ karşısında ise oğlu Huzeyfe bulunuyordu. Akîl ise kardeşi Hz. Ali’ye karşı müşrik ordusunda yer almaktaydı. Diğerlerinin yakınları da bunlar gibiydi. Bu gerçekten de hem zor¸ hem de iç dinamikleri açısından zorlu bir savaş olacaktı.
Savaş başlamadan önce Hz. Peygamber öyle bir mevki seçti ki¸ düşman savaş için ilerlerken güneş gözlerini alacaktı. Büyük bir titizlikle gruplara ve sıralara ayırdığı ordusuna şu talimatı verdi: “Hatlarınızı bırakıp ayrılmayacaksınız. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayacaksınız. Düşman atış mesafesine girmeden oklarınızı israf etmeyin. Atış mesafesine girdiklerinde atış yapacaksınız. Düşman yaklaşınca elinizle taş atmaya başlayacaksınız. İyice yaklaştıklarında da mızrak ve kargılarınızı kullanacaksınız. Kılıçları ise en son düşmanla göğüs göğse geldiğinizde kullanın.” Müslümanlar çevrelerine o günün el bombaları sayılabilecek taşlar toplamışlardı. Sayıca fazla olan düşman hücuma giriştiğinde¸ üslerinden ayrılacakları için¸ isteseler bile yanlarında bir veya iki taştan fazlasını taşıyamayacaklardı.
Rasûlullah gerçekten de üzerine düşen sorumlulukları maddî açıdan yerine getiriyor¸ ondan sonra ilahî yardımı bekliyordu. Nitekim savaş öncesi geceyi tamamen ibadetle geçirdi.
Müslümanlar müşriklerle savaşırlarken birbirlerini tanıyıp ayırt etmek için yüksek sesle “ey muzaffer¸ öldür; Allahu ekber” gibi bazı parolaları kullandılar. Savaş birkaç saat içinde sonuçlanıverdi. İnanç ve sebatla büyük bir zafer elde edilmişti. Allah ashabın Bedir’de kazandığı zaferin harikuladeliğini şöyle ifade etmektedir: “Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşanlardır¸ diğeri inkarcılardır ki¸ bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görebilenler için ibret vardır.” (Âl-i İmrân¸ 13).
Muharebede 14 müslüman şehit düştü. 70 kadar düşman öldürüldü¸ bir o kadarı da esir alındı.
Savaşın gerek öncesinde¸ gerek içerisinde ve gerekse sonrasında yaşanan bazı olaylar vardır ki¸ mutlaka zikredilmeleri gerekir.
Bu sefere çıkmak için yeni yetişen gençler¸ hatta kadınlar bile Hz. Peygambere yalvarmışlardır. Sa’d bin Ebî Vakkas şunu anlatır: “Kardeşim Umeyr’in bir taraflara saklanmaya¸ göze görünmemeye çalıştığını gördüm. O vakit on altı yaşında idi. “Neyin var¸ niye gizleniyorsun ki?” dedim. “Rasûlullah’ın beni de küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki¸ gazaya katılıp¸ Allah’ın bana şehadet nasip etmesini arzu ediyorum”¸ dedi. Bu sırada onun durumunu Rasûlullah’a bildirdiler. Hz. Peygamber de kardeşime “Sen geri dön” buyurdular. Kardeşim ağlamaya başlayınca¸ Efendimiz ağlamasına dayanamayıp¸ müsaade ettiler.”
Ümmü Varaka da Rasûlullah’ın huzuruna varıp “Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah! Müsaade buyurursanız¸ sizinle gelmek istiyorum. Yaralıların yaralarını sarar¸ hastaların hizmetini görürüm. Belki¸ Allah bana şehitlik de nasip eder!” der. Son Elçi onun katılma isteğini kabul etmez. Aynı şekilde Ebû Umâme ağır hasta olan annesini bırakarak Bedir savaşına çıkmıştı. Bu durumu öğrenen Hz. Peygamber onu derhal geri gönderdi. Ancak Medine’ye vardığında annesi Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu bile.
Huzeyfe b. el-Yemânî Bedir savaşında Hz. Peygamber’in yanında yer alamayışının nedenini şöyle anlatmaktadır: “Babamla ben İslâm’ı kabul ettikten sonra Mekke’den geçerken bizi alıkoydular. Müslüman olduğumuzdan ve Hz. Peygamberin yanında savaşa katılacağımızdan kuşkulandılar. Onlara yemin ederek¸ özel bir davet nedeniyle Medine’ye gittiğimizi ve savaşa katılmak gibi bir düşüncemiz olmadığını söyledik. İkna olup bizi bıraktılar. Bedir’e gelip durumu Hz. Peygambere anlattık. Rasûlullah sözümüzü tutmamızı ve Medine’ye gitmemizi söyledi.” Bu tavır¸ herhalde sadece bir Allah elçisince sergilenirdi.
Harise b. Surâka¸ Bedir günü havuzdan su içerken isabet eden bir okla şehit olur. Annesi Ummu Hârise Rasûlullah’a gelerek “yâ Rasûlallah! Bana Hârise’den haber ver. Eğer cennetteyse sabredeceğim¸ değilse gücümün yettiğince ağlayacağım.” der. Hz. Peygamber “Ümmu Hârise! Cennetin bir tane mi olduğunu sanıyorsun? Birçok cennet var. Senin oğlun ise¸ (cennetin zirvesi olan) Firdevs-i A’lâ’dadır” buyurur. Bunun üzerine annesi tebessüm ederek ayrılır. Ne güzel bir iman¸ ne güzel bir anne!
Savaş sonrasında Hz. Peygamber bir insanlık örneği gösterdi ve düşman ölülerine saygılı davrandı. Cesetlere eziyet edilmesini¸ darp edilip kılıçlanmalarını yasakladı. Müslümanların şehitleri yanında düşman ölülerini de tamamen gömdürdü¸ ortada bıraktırmadı. Utbe’nin cesedi taşınıp müşriklerin cesetlerinin yanına bırakılırken¸ oğlu Ebû Huzeyfe’nin yüzü sarardı ve üzüntüyle doldu. Hz. Peygamber bunu hissetti ve ona teselli dolu bir bakışla nazar etti. Güzel mümin Ebû Huzeyfe şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü¸ babamla ilgili emrine ve oraya atılmasına karşı çıkmıyorum. Fakat onu akıllı¸ hikmet sahibi ve düşünceli bir adam bilirdim. Bu niteliklerin onu İslam’a getirmesini ümit ediyordum. Fakat onun küfürde inatlaştığını ve bu şekilde öldüğünü görünce üzüldüm.” Hz. Peygamber sonra Ebû Huzeyfe için hayır dualar etti. Ne güzel bir evlat!
Mus’ab b. Umeyr ensardan biri tarafından esir alınan kardeşi Ebû Azîz’e rastladı. Mus’ab esir alana “onu sıkı tut¸ çünkü annesi çok zengindir¸ sana yüklü bir miktar fidye verebilir” diye tembihledi. Ebû Azîz “Kardeşim! Beni başkalarına mı emanet ediyorsun” deyince¸ Mus’ab “şimdi senin yerine benim kardeşim o” cevabını verdi. Ne güzel bir kardeş!
Medine’ye dönerken daha sonra çok iyi bir müslüman olacak olan Suheyl bin Amr gözetimi altında olduğu müslümandan ihtiyaç bahanesiyle izin ister. Biraz uzaklaşınca da kaçmaya başlar. Tekrar yakalanır fakat¸ her zaman affedici ve insan kazanma azminde olan Rasûlullah¸ onu cezalandırma yoluna gitmez.
Kin ve nefretin savaş gibi durumlarda zirveye çıktığı bir coğrafyada¸ Hz. Peygamber askerlerine esirlere iyi davranmalarını emretmiş¸ güvenli biçimde Medine’ye dönebilmek için askerleri arasında taksim etmişti. Elbisesi olmayan esirlere elbise verilmiş¸ müslümanların yediklerinden karınlarını doyurmuşlardır. Hatta bazıları Hz. Peygamberin uyarısı nedeniyle¸ ekmeklerini bile esirlere verip¸ kendileri hurmayla idare etmişlerdir.
Esirlere ne yapılması gerektiği hususunda Hz. Peygamber ashabıyla istişare yaptı. Yürekleri yaralı olan bazı müslümanlar hepsinin boyunlarının uçurulmasını istedi. Kutlu Rasûl bunu kabul etmedi. İnsan kazanma yolunu tercih ederek fidye karşılığında salıverilmelerini öneren Hz. Ebûbekr’in görüşünü benimsedi. Bazılarından fidye alındı¸ yoksul olanlardan müslümanlarla savaşmayacakları sözü alınarak serbest bırakıldı. Okuma yazma bilen esirlerden her birinin¸ on müslüman çocuğa fidyeleri bedeli olarak okuma ve yazma öğretmeleri istendi. Hz. Mustafa’nın okuma yazma bilenlere getirdiği şart¸ onun eğitime ne kadar önem verdiğinin bir yansımasıdır.
Bedir esirleri arasında Kureyş’in ileri gelen hatiplerinden Suheyl b. Amr da vardı. Bu adam¸ daha evvel Mekke’de Peygamberimiz ve müslümanlar aleyhine ateşli konuşmalar yaparak insanları İslâm’dan soğutmaya çalışırdı. Fidyeyi ödeyip geri gittiğinde aynı yola tevessül etmesi kuvvetle muhtemeldi. Bunu sezen Hz. Ömer “yâ Rasûlallah! Bu adam¸ ateşli nutuklar söyleyerek müslümanlığa zarar veriyor. İleride bu tür konuşmalar yapmasının önüne geçmek için ön dişlerinden bir kaçını olsun sökeyim” der. Hz. Peygamber böyle bir davranışı doğru bulmaz. Suheyl sözünde duracak¸ Mekke’de pek çok insanın İslâm’a girmesine vesile olacaktır.
Esirler arasında Ebû Azze el-Cumahî adlı ünlü bir şair de vardı. Bu adamın¸ şiirinden başka sermayesi yoktu. Bundan sonra şiirini¸ müslümanlığın aleyhinde kullanmaması kaydıyla fidye alınmadan salıverildi. Sözünde durmayacak¸ daha sonra yakalanıp cezası verilecektir.
Bedir yenilgisi haberi Mekke’ye çabuk ulaştı. Oğlu¸ kayınpederi¸ kayınbiraderi öldürülen Ebû Sufyan¸ bunların intikamı alınıncaya kadar¸ ne hanımına yaklaşacağı¸ ne saç ve sakalını kestireceğine dair yemin etti. Karısı Hind de akrabalarını öldürenleri bulup ciğerlerini yiyeceğine ant içti. Her ikisi de isteklerine Uhud’da erişeceklerdi.
Üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirerek muzafferiyete erişen Müslümanların bu başarısından elde edilecek en büyük ders belki de şudur:
Elde edilen muazzam zafer nedeniyle müslümanların sevinç ve neşesi pek büyük olmuştu. Fakat hemen ardından Kur’an-ı Kerîm bu zaferin ne Rasûlullah’ın askerî dehası ve ne de müslümanların gösterdiği cesaretle elde edildiğini¸ fakat ancak ve sadece İslâm lehine bu zaferi takdir eden Allah sayesinde elde edildiğini hatırlatıyordu: “…Ve sen oku çektiğinde¸ onu çeken sen değildin¸ fakat ancak Allah bu oku çekendir.” (Enfâl¸ 17). Bu ayet¸ Mekke’nin fethiyle birlikte insanlar İslâm’a gruplar halinde girmeye başlayınca nazil olan Nasr suresini da hatırlatmaktadır. Dolayısıyla müslümana düşen¸ her başarıdan sonra Allah’a hamdetmesi¸ O’nu asla unutmaması¸ bunu¸ nefsinin bir başarısı olarak görmemesidir.

Sayfayı Paylaş