SEVGİLİNİN SEVGİLİLERİNİ SEVMEK

Somuncu Baba

İnsanın bilgi¸ duygu ve sezgi boyutu olduğu bilinmektedir.

İnsanın bilgi¸ duygu ve sezgi boyutu olduğu bilinmektedir. Dinî hayatın kemâl noktasına doğru tırmanması da bu esasların ahenkli bir şekilde bir araya gelmesine bağlıdır.
Bu besteye ister eski tabirle ilmelyakîn¸ aynelyakîn¸ hakkalyakîn
diyelim¸ ister yeni tabirle bilmek¸ görmek¸ gerçekleşmek¸
isterse de bilmek¸ bulmak¸ olmak diyelim mesele değişmez. Yani dindar
olmak bir anlamda ilmî¸ hissî¸ fikrî¸ kabiliyetlerimizin davranışlarımızla
bütünleşmesidir. Bunun için bilmek kadar sevmek de önemlidir.
İman kadar ibadet de önemlidir. Tefekkür kadar tebessüm de önemlidir.
Hikmet kadar hizmet de önemlidir.
İslâm medeniyetine bu açıdan bakılınca şu söylenebilir:
Medrese ilim ve felsefe ile tekke irfan ve sanat ile daha çok meşgul
olmuştur. Birincisi insanın aklî boyutunu ikincisi kalbî yorumunu öne çıkarmıştır.
Birincisi insanın aklî arayışlarına ikincisi kalbî kavrayışlarına
zemin hazırlamıştır. Bu zenginlikleri elde eden insanın yolu medeniyetimizin üç temel
müessesesinden biri olan camiye çıkacak ve orada yapılan huşu
dolu secde ile zirveye tırmanacaktır. Bu yolculuğa göz¸ kulak ve kalbin
seyr ü seferi de denebilir: “Size kulak göz ve gönüller
verdik… Ne kadar az şükrediyorsunuz…”(Mülk¸
67/23)
Şimdi temel sorumuzu soralım: İnsanın eğitiminin olmazsa olmaz bir parçası
olan his ve duygu eğitimi nasıl gerçekleşecek? Bir diğer ifade
ile dergâhlarda bu eğitim nasıl gerçekleşti?
Bu soruya cevap ararken pek çok konuya temas etmek¸ pek çok açıdan
bakmak gerekebilir. Her şeyden önce tasavvufî hayat kişinin
istek ve iradesiyle başlayan¸ karşılıklı sevgi ve saygı yasasına
dayanan bir gönül alışverişidir. Dinî bilgilerin
hislerle tanışması¸ amel ve davranışlarla buluşmasıdır.
Birbirlerine gönülden bağlı olan insanların bir arada bulunduğu dergâhlarda
yapılan sohbetler sadece sevgi ve saygıyı takviye etmemiş¸ bu temel üzerine
oturan görgü kurallarını da öğretmiştir. Böylece
insanların hem cinslerine bakış açısı değiştiği gibi eşya
ile olan münasebetleri de farklılaşmıştır.
Dinî bir atmosferle buluşan¸ “kendini bil” ifadesiyle
tanışan insana dinin ve kâinatın sahibini sevmenin yolu gösterilecektir.
Ama nasıl? Bu sorunun cevabını gönül adamları şu ayette buluyorlar: “De
ki ey peygamber! Allah’ı sevmek istiyorsanız bana tabi olun! Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın¸ zira Allah çok affedicidir¸
rahmet kaynağıdır” (Âl-i İmran¸ 3/31)
Bu ayete göre Allah’ı (c.c) sevmenin yolu Muhammed (s.a.v)’den
geçiyor. Onu sevmekten¸ onu izlemekten¸ onun rehberliğine teslim olmaktan
geçiyor. Bu makamda ikinci soruyu sormak gerekecektir: Hz. Muhammed’i
sevmenin yolu nereden geçiyor? Cevap çok zor değil: O’nu
sevenleri sevmekten… Önce müminlerin anneleri (bkz. Ahzab¸ 33/6)
sonra çocukları torunları… Önce yakın dostları¸ sonra onları
izleyenler… Sonra onları izleyenler… Sonra ondan tarih ve coğrafya
olarak çok uzak olduğu halde onu herkesten daha çok sevenler…
Şimdi dergâhların şiir ve mûsıkî dolu atmosferinden
feyz alarak duygularını manzumelerle ifade eden bir divan şairine¸ Şeref
Hanım’a kulak verebiliriz.
1861 yılında vefat eden ve İstanbul Yenikapı Mevlevîhâne’sinin
haziresine defnedilen Şeref Hanım’ın Ehl-i beyt ve âl-i Âba
ile ilgili fikir ve duyguları şöyle:
Ben hâk-i pây-ı Âl-i Abâya bila riyâ
Bin canım olsa cümlesini eylerim fedâ
***
Bihamdillah muhibb-i Hazret-i Âl-i abâyım ben
Ezelden hanedân-ı Mustafa’ya cân fedayım ben
***
Bir lahza cüda olmayayım Âl-i abâdan
Ya Rab¸ beni dûr eyleme evlâd-ı Ali’den
***
El-amân binti Resulullah meded ya Murtaza
Deldi bağrım yakdı cânım mâcerây-ı Kerbelâ

Sayfayı Paylaş