SELAM OLSUN PEYGAMBERE VE ALİNE!

Somuncu Baba

“Namazlarda bizlere salavât dualarını okumayı tavsiye ederken kendi âline dua etmeyi de öğreten Peygamberimiz¸ tüm izinden giden ümmetine engin şefkat¸ merhamet ve şefaat etmeyi kendine şiar edinmiş bir yüce şahsiyettir.”

“Namazlarda bizlere salavât dualarını okumayı tavsiye ederken kendi âline dua etmeyi de öğreten Peygamberimiz¸ tüm izinden giden ümmetine engin şefkat¸ merhamet ve şefaat etmeyi kendine şiar edinmiş bir yüce şahsiyettir.”
Peygamberimizle ilgili olan¸ onu yakınlık ve ona aidiyet ifade eden Ehl-i Beyt¸ Âl-i
Rasül¸ Seyyid (Efendi)¸ Şerif (Saygın) gibi kavramlar bugün çokça
tartışılmakta¸ kimi çevrelerce yerli yersiz kullanılmakta ve hatta
istismar edilebilmektedir. Biz bu yazımızda bu kavramlarla ilgili muteber görüşleri öne çıkarmaya
gayret edeceğiz. Böylece gerçek anlamda Hz. Peygamber’in âl
ve ehlinin kimler olduğu ortaya çıksın¸ yanlış anlama ve istismarlar
son bulsun.
Â
l kelimesinin aslı ‘ehl’ olup kelimedeki hâ önce hemzeye¸
sonra da elife çevrilerek âl olmuştur. Âl¸ kişinin
ev halkı¸ soyu¸ yakınları ve dindaşları anlamlarında kullanılmıştır.
Ehl¸ kişinin yakın akrabalarıdır. Hz. Peygamber’in ehli¸ onun eşleri¸
kızları ve damatlarıdır.1
Dilciler¸ iki Kur’an kavramı olan ‘ehl’ ve ‘âl’ kelimeleri
arasında şöyle bir ince anlam farkı olduğuna dikkat çekmişlerdir:
Ehl¸ nesep ve aidiyet bildirir. Ehlü’r-Racül (kişinin
ailesi)¸ Ehlü’l-İlim (ilim adamı)¸ Ehlü’l-Karye (şehir
ahalisi) gibi. Âl ise¸ yakınlık ve arkadaşlık bildirir. Âlu’r-Racül
(kişinin yakınları¸ arkadaşları)¸ Âlu Firavun (Firavun’un
yandaşları). Âl kelimesinde nesep bağı pek yoktur. Yine ehl kelimesi¸
canlı ve cansızlara izafe edilirken¸ âl sadece canlılara izafe edilir.2
Buna göre Ehl-i Beyt-i Rasûl¸ Allah Rasûlü’nün
akrabaları anlamına gelirken; Âlu Muhammed¸ daha geniş manada Hz.
Peygamber’in nesep bakımından yakınlarını içine aldığı gibi¸ tüm
arkadaş ve taraftarlarını da içine alır.
Â
l kelimesi¸ Kur’an’da şu anlamlarda kullanılmıştır:
Kavim¸ yandaş¸ aile efradı¸ soy sop. Âl kelimesinin Kur’an’daki
kullanımlarda ortak nokta¸ kelimenin ‘aidiyet’ ve ‘yakınlık’ bildirmesidir.3
Hz. Peygamberin Ehlinden Olmak¸ O’nun İzinde Olmakla Mümkündür!
Hz. Peygamber’in ehli¸ onun dininden olan¸ onun izinde giden ümmeti
içine alır. Nitekim¸ “Şirkten takvaya yönelmiş her
müttakî kişi¸ Hz. Peygamber’in ehli ve âlidir.”4 “Her
peygamberin ehli¸ onun ümmetidir”5 denilmiştir. Nasıl ki Âlu
Firavun¸ Firavun’un kavmi¸ yandaşı¸ etbaı ve dindaşları olan
herkesi içine alıyorsa; Âlu Rasul de¸ nesep bağı olsun olmasın¸
onun döneminde yaşasın yaşamasın¸ onun dini ve milleti üzere
olan herkestir. Bu sebeple onun din ve milletinden olmayanlar¸ onun yakınları
bile olsalar onun âlinden sayılmazlar.6 Çünkü Firavun
ve âlinin suda boğularak helak edildiklerini anlatan ayetlerde¸ Âlu
Firavun’u oluşturanlar¸ Firavun’un oğlu¸ kızı¸ amcası¸ dayısı¸
kardeşi ve yakını değildi. O yüzden Ebû Leheb ve Ebû Cehil¸
Hz. Peygamber’in akrabası olsalar bile onun âlinden sayılmazlar.
Nitekim Hz. Nuh’un inanmayan oğlu için Yüce Allah¸ “O
senin ehlinden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir
iştir”7 buyurmuştur. Ayet¸ “o¸ senin dininden değildir
yahut o¸ sana tufandan kurtulmayı vadettiğimiz yakınlarından değildir¸ çünkü onun özü bozuktur¸8
o senin izinden gitmemiştir¸ o senden yabancılaşmıştır¸
diye anlaşılmıştır. Yoksa bu¸ o senin çocuğun değildir
anlamına gelmez. Nitekim Hz. Nuh’un oğlu¸ tufanda boğularak inkârının
cezasını kendisi çekmiştir.
Yine başka bir ayette Hz. Nuh ve Hz. Lut Peygamberlerin inkarcı hanımları
anlatılırken şöyle buyrulmuştur: “Kocaları¸ Allah’tan
gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı…”9 Çünkü onlar¸
inkârları sebebiyle sonuçta Peygamberlerin âli olmaktan çıkmışlardır.
Â
lu’n-Nebî ifadesi özel anlamda¸ Hz. Peygamber’in soyu¸
onun eş ve çocukları¸ ona uyan ve onun izinde gidenler¸ Haşim
ve Muttaliboğulları¸ Hz. Fatıma’nın soyundan gelenler¸ onun aile efradı¸
nesep yahut nisbet bakımından ona uzananlar; genel anlamda ise onu izleyen herkestir¸
diye anlaşılmıştır.10 Ehl-i Beyt’ten Ca’fer-i Sâdık¸ “Hz.
Peygamber’in dininin gereklerini yerine getiren tüm müslümanlar
onun âlidir.”11 diyerek bu genel anlama vurgu yapmıştır.
Amr b. Aş Peygamberimiz’in kendisine şöyle söylediğini
anlatır: “Dikkat et¸ benim babamın ya kınları olan falanlar benim dostlarım
değildir. Benim asıl dostlarım¸ Allah ve salih müminlerdir.”12
Kur’an-ı Kerim’de; “Doğrusu Allah ve melekleri¸ Peygamber’ine
salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona¸ tam anlamıyla salât ve
selâm edin”13 buyrulmuştur. Bu ayet inince Peygamberimiz’e¸
kendisine nasıl salât ve selam edileceği sorulunca da o¸ şöyle
deyin buyurmuştur:

Allahım¸ Muhammed ve âline salat et. Tıpkı İbrahim ve âline salât
ettiğin gibi. Doğrusu Sen¸ övülmeye lâyıksın ve yücesin.
Allahım¸ Muhammed ve âlini mübarek kıl. Tıpkı İbrahim ve âlini
mübarek kıldığın gibi. Doğrusu Sen¸ övülmeye lâyıksın
ve şanı yüce/iyiliği bol olansın.”14
Yukarıdaki tanım ve açıklamalar ışığında Peygamberimiz’in
tavsiyesiyle namazlarda okunan salâvatların¸ yalnızca Hz. Peygamber’in
yakınlarından olan âli ile sınırlı olmadığını ve onun izinde olan tüm
müminleri kapsadığını söyleyebiliriz. Öte yandan Peygamberimiz’in
tavsiye ettiği bu duayı¸ meleklerin¸ Hz. İbrahim’in ev halkına yaptıkları
şu duadan esinlenerek tavsiye ettiğini de söyleyebiliriz: “Ey
ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun! Doğrusu
Allah övülmeye layık ve şanı yüce/iyiliği bol olandır.”15
Peygamber’in Soyundan Olmak Yetmez! Onun Yolunda Olmak Gerek!
Elbette Hz. Peygamber’in neseben ve sıhren (evlilik yoluyla) yakını olmak¸
herkesin istediği bir şeydir. O’nun seçkin torunları Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan (şerîf ve seyyid) olmak
da öyledir. Ama tüm bunlar¸ insanın elinde olmayan ve Allah’ın
takdiriyle olan şeylerdir. Dolayısıyla Allah vergisi her nimet gibi¸ bu
nimetler de O’nun yolunda kullanılıp değerlendirilebildiği oranda anlamlı
ve şereflidir. Aksi takdirde¸ nice insanlara verilen nice nimetler¸ onların
azgınlık ve taşkınlığını artırmış ve sonuçta helaklerine
neden olmuştur.
Kan dökücü Kâbil’in Hz. Âdem’in oğlu
olması; putperest bir kişi olan Azer’in Hz. İbrahim Peygamber’in
babası olması; Hz. Nûh ve Hz. Lût Peygamberler’in inkarcı karılarının
peygamber eşi olmaları. Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’in amcası
olması gibi. Tüm bu yakınlıklar¸ bu kişilere hiçbir şey
kazandırmamıştır. Üstelik Hz. Peygamber döneminde yaşayan
inkârcılardan sadece Ebu Leheb’in adı (künye olarak) Kur’an’da
geçmiş ve Hz. Peygamber de onun hakkında¸ “Benim Ebu Leheb
ile herhangi bir yakınlığım kalmamıştır.” buyurmuştur.
Yine o¸ “Öncelikle en yakın akrabanı uyar”16 ayeti inince¸ Peygamberimiz
kırk beş kişiyi toplayıp kızı Hz. Fatıma ve halası Hz. Safiye başta
olmak üzere tüm yakınlarını¸ Peygamber’in yakını olmakla aldanmamaları
konusunda şöyle diyerek uyarmıştır:

Ey Ka’boğulları! Ey Abdümenafoğulları! Ey Haşim oğulları!
Ey Abdülmuttalipoğulları! Kendinizi ateşten koruyun. Ey Muhammed’in
kızı Fatıma! Ey Muhammed’in halası Safiyye! Kendinizi ateşten koruyun.
Vallahi ben¸ Allah’tan gelecek şeyi sizden savamam¸ O’na karşı
bir şey yapamam. Ancak Allah size merhamet ederse¸ o başka. Benim
malımdan dilediğinizi isteyin¸ onu verebilirim; ama Allah’ın azabına karşı
size bir şey yapamam!”17
Yine Peygamberimiz¸ kendisiyle nesep bağı olmadığı halde Hz. Selman hakkında “Selman
bizden¸ ehl-i beyttendir” buyurarak ehl-i beyt sınırını genişletmiş ve
genel anlamına dikkat çekmiştir.
Bu uyarılar bize¸ Peygamber yakını olmanın mücerret olarak kişiye
bir üstünlük ve ayrıcalık kazandırmadığını anlatmaktadır. Üstelik
Kur’an’da¸ Peygamber yakını olmanın¸ diğer insanlardan farklı olarak
bir takım yükümlülükleri beraberinde getirdiği üzerinde
durulur: “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık
yaparsa¸ onun azabı iki katına çıkarılır. Bu Allah’a göre kolaydır.
Sizden kim de Allah’a ve Peygamber’ine itaat eder ve yararlı iş yaparsa¸
ona da mükâfatını iki kat veririz. Ona Biz¸ bol rızık hazırlamışızdır.
Ey Peygamber hanımları! Siz¸ kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.”18
Yukardaki örneklerde de görüldüğü üzere seçkinlerin
yakını olan bazı kişiler¸ Allah’ın kendilerine bahşettiği
seçkinlerin yakını olma nimetinin kadr ü kıymetini bilememişler
ve bu nimeti¸ nimet sahibine yaklaşma aracı olarak değerlendirememişlerdir.
Şayet onlar¸ bu nimetin kıymetini bilerek¸ nimetin gereğini yerine getirmiş olsalardı¸
peygamberlerin yakınları¸ tevhid ehli kişiler olarak sitayişle
anılacaklardı. Ama öyle olmamış ve onlar bu sefer peygamber yakını
azgınlar olarak yine özellikle anılmışlardır. Bu yüzden hadiste “Ameli
geri bırakan kişiyi soy sopu öne geçirmez”19 buyrulmuştur.
Bu örneklerden de hareket ederek diyoruz ki¸ âl ve ehl kelimelerini
dar kalıplardan kurtararak¸ kapsamlı anlamda algılamak gerekmektedir. Zaten insan¸
kendi iradesi doğrultusunda yaptıkları ve kazandıklarıyla Allah katında değer
kazanacaktır. Aynı şekilde kişi¸ Hz. Peygamber’in yolunu
izlemekle¸ onun dinini sahiplenmekle ona olan yakınlığını artıracak ve onun
akrabası olacaktır. Bu anlayış¸ âl/ehl kelimesinin Kur’an’daki
kullanımlarından olan ve yukarıda verdiğimiz anlamlarla da paralellik arz edecektir.
Şöyle ki¸ Hz. Peygamber’in izinde giden müminler¸ onun ümmeti¸
ona yaraşır bir topluluk ve onun aile bireyleri mesabesinde değerlendirilecektir.
Tabi ki Peygamberimiz’in âline selâm okuma¸ öncelikle
Hz. Peygamber’in kendisine inanmış yakınlarını kapsayacaktır. Ama
bu dua¸ onlarla sınırlı kalmayacak¸ kıyamete kadar onun izinde gidenleri de içine
alacaktır.
Sonuç
1. Ehl ve âl kelimeleri¸ temelde aidiyet ve yakınlık ifade eden kelimelerdir.
Kelimeler¸ kişinin neseben ve sıhren (doğum ve evlilik yoluyla olan)
yakınlarını kapsadığı gibi¸ kişiyle başka bağlarla alakalı olan
kişileri de kapsayabilmektedir.
2. Zürriyet ve sıhriyet yoluyla Hz. Peygamber’in yakını olmak¸ insanın
elinde olan bir şey değildir. Bu¸ her insanın arzuladığı güzel
bir şey olsa bile¸ temelde bir ayrıcalık ve üstünlük sebebi
değildir. Hz. Peygamber’in yakını olan saygın kişiler¸ bu saygınlıklarını
yalnızca onun akrabası olmakla değil¸ onun izinden gitmekle kazanmışlardır.
Nitekim “Size Kur’an ve ehl-i beytimi emanet olarak bıraktım onlara
yapıştığınız sürece sapmazsınız”20 hadisinin “Size Kur’an
ve Sünnetimi emanet olarak bıraktım onlara yapıştığınız sürece
sapmazsınız”21 şeklindeki versiyonu bu tezi doğrulamaktadır. Buna
göre ehl-i beyt¸ Kur’an ve Sünnet doğrultusunda hareket eden¸
Hz. Peygamber’in izinde giden herkestir.
3. Namazlarda bizlere salavât dualarını okumayı tavsiye ederken kendi âline
dua etmeyi de öğreten Peygamberimiz¸ tüm izinden giden ümmetine
engin şefkat¸ merhamet ve şefaat etmeyi kendine şiar edinmiş bir
yüce şahsiyettir. Nitekim O¸ salavâttan hemen önce okumamızı
tavsiye ettiği tahıyyat duasında “esselamü aleynâ ve alâ ıbâdillahissalihîn”(Selam¸
bizim ve Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun) diyerek selamı
tüm sâlih kullara şamil kılmıştır.
4. Tarihte zürriyet ve sıhriyet bakımından Hz. Peygamber’in yakını
olanlardan¸ onun sağlığında ve onun vefatından sonra gelen seyyid ve şeriflerden
onun yolunda gidip ona yakışanlar olduğu gibi¸ ona yakışmayanlar
ve hatta bunu istismar edenler bile olmuştur. Seyyid ve şerifliği
sadece¸ kimi zamanlarda onlara tanınan imtiyazlardan yararlanma fırsatı olarak
değerlendirmek isteyenler eksik olmamıştır. Bugün de yaşayış ve
gidişatıyla Hz. Peygamber’e hiç benzemediği halde¸ sırf
onun soyundan gelmiş olmayı kullanmak isteyenler vardır. Kaldı ki¸ özellikle
bu işleri takip eden bir kurum olan Nakîbu’l-Eşrâf’ın22
işlerliğini kaybetmesinden beri¸ onun yakını olmak da sağlam bir şekilde
ve kesin olarak tespit edilebilen bir şey değildir.
5. Kur’an-ı Kerim’de geçen âl ve ehl kelimeleri¸ hem
Hz. Peygamber’in yakınları için¸ hem başka insanların yakınları
için ve hem de genel anlamda kullanılmıştır.
6. Hz. Peygamber’in âlinden olmanın¸ kişiye Allah katında
bir şeyler kazandırabilmesi için¸ âl kavramını genel anlamda
almak en doğru ve tutarlı yoldur. Namaz duaları başta olmak üzere
pek çok duada yer alan Âl-i Muhammed ifadelerine bu anlamı yüklemek¸
bu kapsamlı anlayışın bir gereğidir. Bu anlamda Âl-i Rasûlden
olmak/sayılmak¸ isteyen herkese açık bir kapıdır. O halde yarışanlar
bu uğurda yarışsınlar ve o halkada yerlerini almaya baksınlar.
7. Peygamberin ve seçkin kişilerin soyundan olmak elbette güzel
bir şeydir. Ama yalnızca bu husuş bir ayrıcalık¸ üstünlük
ve övünç vesilesi olamaz. Önemli olan o seçkin kişilere
lâyık olabilmek¸ onları izleyip onlara benzeyebilmektir.
Dipnotlar
1- İbn Manzûr¸ Lisân¸ XI¸ 28; Muhammed Nureddin el- Müneccid¸
el-İştirâk’ül-Lafzî fi’l-Kur’an¸ ş
106.
2- Bkz. Askerî¸ Furûk¸ s. 233. Bir başka görüşe
göre âl kelimesi rücu etmek¸ yönetmek anlamına gelen âle
kökünden türetilmiştir.
3- Bkz. Hz. Peygamberin Âlinden Olmak¸ Diyanet Avrupa Dergisi¸ Ankara-2003¸
Sayı 50¸ ş 5-8.
4- Kurtubî¸ el Câmi’¸ I¸ 381; Tahtavî¸ Hâşiye¸
s. 8.
5- İbn Manzûr¸ Lisân¸ XI¸ 28-29; Kasım^¸ Tefsîr¸ XIII¸ 4853.
6- Rafizîler¸ Hz. Peygamber’in âli¸ sadece onun kızı Fatıma
ve torunları Hasan ve Hüseyin’dir¸ derken; bazıları Âlu Muhammed¸
onun eşleri ve zürriyetidir¸ demişlerdir. Bkz. Kurtubî¸
el Cami’¸ I¸ 381-382.
7- 11 Hûd¸ 46; Kurtubî¸ el Câmi’¸ I¸ 382.
8- Kurtubî¸ el Câmi’¸ IX¸ 46.
9- 66 Tahrim¸ 10.
10- Tehanevî¸ Keşşâf¸ I¸ 87-88; Kurtubî¸ el Cami’¸
XIX¸ 182-183.
11- Rağıb el İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 38; Fîruzabâdî¸
Besâir¸ II¸ 162-163.
12- Yakub b. İshak Ebî Avâne¸ Müsned¸ Beyrut¸ ty¸ I¸ 96; Kurtubî¸
el Câmi’¸ I¸ 382.
13- 33 Ahzab 56.
14- Buhârî¸ Tefsîru Sure¸ 33/10; Deavât¸ 31¸ 32; Müslim¸
Salât¸ 65-69; Ebû Davûd¸ Salât¸ 179; Taberî¸ Camiul
Beyân¸ XXII¸ 43-44; Kurtubî¸ el Cami’¸ XIV¸ 233-235.
15- 11 Hud¸ 73.
16- 26 Şuar⸠214.
17- Yakub b. İshak Ebî Avâne¸ Müsned¸ I¸ 93-96.
18- 33 Ahzab¸ 30-32.
19- Aclûnî¸ Keşfü’l-Haf⸠II¸ 304 (Müslim).
20- Müslim¸ Fedâlü’s-Sahâbe 36; Ahmed¸ V¸ 181.
21- Ebû Davûd¸ Menâsik 56; İbn Mace¸ Menâsik 84; Muvatta’¸
Kader 3.
22- XV. yüzyıldan itibaren Osmanlılarca ihdas edilip Osmanlı saltanatının
ilgasına kadar devam eden bu kurum¸ Hz. Peygamber’in soyundan gelenlerin
defterini tutuyor¸ onların işlerini görüyor ve onlara tanınan
bazı ayrıcalıklardan onları yararlandırıyordu. Bu Osmanlı kurumundan önce
de Hz. Peygamber’in soyundan gelenler tespit edilmiş ve onlara özel
bir ilgi ve hürmet gösterilmiştir. Bkz. Pakalın¸ Osmanlı Tarihi
ve Deyimleri Sözlüğü¸ II¸ 647-648; Mefail Hızlı¸ ‘Nakîbu’l-Eşrâf’¸
Şamil İslâm Ansiklopedisi¸ VI¸ 133¸134.

Sayfayı Paylaş