ŞEKUR EFENDİ

Somuncu Baba

Dedem Sefer Efendi¸ adı gibi yıllarca birçok şehre sefer eyledikten sonra toprakta karar kılmış¸ büyükçe arazisi içinde kayısı¸ üzüm¸ buğday gibi tarımın birçok çeşidiyle kendini çiftçiliğe vermişti.

Dedem Sefer Efendi¸ adı gibi yıllarca birçok şehre sefer eyledikten sonra toprakta karar kılmış¸ büyükçe arazisi içinde kayısı¸ üzüm¸ buğday gibi tarımın birçok çeşidiyle kendini çiftçiliğe vermişti.
Okul çağına kadar yanlarında kalmıştım¸ bana olan sevgilerinin
büyüklüğü beni yıllarca oralardan koparamamıştı.
Dedem¸ okumayı ibadet sayan bir adamdı…
Osmanlıca yazılmış yazma eserleri okuyup dururdu. Bazan bu eski kitaplardan
peygamber kıssaları anlatır¸ beni manevî iklimin kadifemsi sayfalarında
gezdirirdi. Ne zaman Battalgazi İlçesindeki Alacakapı’ya gitse¸
bana da hikâye kitaplarından getirmeyi ihmal etmezdi. Battal Gazi ve Hz.
Ali menkıbelerini ısrarla okutur sonra da beni imtihana tabi tutardı… Bu sınavlardan
başarıyla geçersem şayet¸ ödülüm bir külah
badem şekeri ve yine bir kitap olurdu. Bu okuma aşkını çevresindeki
herkese aşılamıştı nerdeyse. En çok da Şekür
Efendi’ye…
Şekür Efendi taşlarla örülmüş duvarların
arkasında sakladığı üzüm bağının sahibiydi. Duvarları zaten bir adam
boyundaydı. Duvar kenarlarına diktiği iğde ağaçları¸ onun üzüm
bağını gizemli bir bağ yapmaya yetmişti. Yan tarafı dedemin üzüm
bağıydı. Malatya’nın en güzel üzümleri burada yetişiyordu.
Şam üzümü¸ Kureyş¸ Arapkir gibi onlarca türü olan
bu rengârenk üzümleri başka bir yerde bulmak nerdeyse
imkânsızdı. Ben tüm vakitlerimi dedemin yanıbaşında geçirirdim.
Dedem ilerlemiş yaşına rağmen tüm çevikliğiyle her
iki üzüm bağını da budar¸ bakımını yapardı. Dedemin ellerinde her
iki bağ çoşardı adeta.
Şekür Efendi¸ yaşlı bir Ermeniydi. Hatune dediği ihtiyar
karısıyla oldukça eski bir evde yaşıyorlardı. Civardaki tek Ermeniymiş. Öyle
söylüyorlardı. Bütün akrabaları dış memleketlere gitmiş.
Ama kendisi “ben doğduğum topraklarda öleceğim” diyerek çocuklarının
tekliflerini bile geri çevirmiş. Dedeme:
-Gidip de gavurun memleketinde ne yapacağım¸ derdi.
Bu sözü beni çok güldürürdü..
Oysa…
Dedem¸ büyük bir bilgelikle başını sallar¸ “otur oturduğun
yerde. Ben kimlerle sohbet ederim sonra” derdi.
Şekür Efendi¸ bu sözler üzerine küçük
gözlüklerini burnunun üzerinden hafiften kaldırır¸ manalı manalı
dedemin yüzüne baktıktan sonra:
– Delimiyim ki gidip de oralarda el olayım. Ben bu insanları¸ toprakları seviyorum
Sefer Efendi¸ hiçbir yere gidemem¸ derdi.
Şekür Efendi¸ kısacık boyluydu. Oldukça kısa. Kafasındaki
şapka olmasa çocuk sanırdınız. Kıpkırmızı hatta kızıla çalan
bir yüzü vardı. Bu kırmızı küçük yüzü aydınlatan
lacivert gözlerinden her nedense korkardım. Yüzüne bakamazdım.
Dedemle konuşurlarken çaktırmadan bakardım. Anlamaya çalışırdım.
Dedeme pek benzemezdi. Dedemin yüzüne yansıyan nurun aksine¸ onun yüzünde
beni rahatsız eden bir tuhaflık vardı.
Bir gün bunu anneanneme anlattım. Elini dudağına götürüp:
-Hişşt¸ dedi. Duyarsa çok kırılır. O bir Ermeni yavrum.
En ufak bir yanlış hareketin üzer onu. Buralarda bir garip. Bize
yakışır mı garip kalmış¸ yalnız kalmış birine yakışıksız
davranmak. Sakın bir daha böyle bir şey konuşmayalım¸ olur
mu?
O günden sonra bir daha konuşmadım.
Sonra…
Ü
züm bağına bahar geldi. Önce asma yaprakları fışkırdı özlerinden.
Bir anda yeşile döndü kuru dallar. Güneşin toprağı
sarıp sarmalamasıyla üzüm salkımları çiçek açmaya
başladı. O minnacık çiçeklerin nasıl koktuğunu unuttum
bugün. İlkbaharın tatlı rüzgârı yalayıp geçti üzüm
tanelerini. Bitişik bağın içindeki çeşmenin narin
iniltisi beni çekse de başına¸ Şekür Efendi’den
korktuğum için hep uzaklardan dinledim narin şırıltısını.
Şekür Efendi üzüm bağına her gün sabah geliyor¸ ikindi
sularında gidiyordu. Bir gün gelmese de şu çeşmeyi
ziyaret etsem¸ düşüncesi her dem taptaze duruyordu düşüncelerim
arasında. Onun üzüm bağı beni çekiyordu kendine. Bir gün
dayanamayıp dedeme anlattım. Uzun uzun güldü. Beni o çeşmenin
başına götüreceğini¸ uzun uzun oynamama izin vereceğini söyledi.
Ramazan ayı idi sanırım. Bir iftar vakti Şekür Efendi’nin iftar
yemeğine geleceği söylenince içime anlamını çözemediğim
bir korku yerleşti. Onun o anlamsız yüzünü yemek boyunca
görmek düşüncesi tadımı kaçırmıştı. O ruh
haliyle anneanneme çıkışmıştım:
-Onu neden yemeğe çağırdınız? Oruç tutuyor mu ki¸ demiştim.
Dedem çok kızmıştı bana. Anneanneme çıkışmış ve
benim bu terbiyesizliği kimden aldığımı merak ettiğini söylemişti.
Şekür Efendi¸ karısı Hatune ile gelmişlerdi. Yemek boyunca
gözlerimi kaldırmadım. Belki de yüzünü görmek istemedim.
Ben bu küçük adamdan neden korkuyordum¸ bilmiyordum. Bir ara
bana laf atacak oldu:
-Küçük kiz¸ buraya pek alışti maşallah¸ benim
torinler beni tanımazlar bile. Ben de isterim yazlari gelsinler¸ bağda bahçede
koşsinlar¸ ama ne idelim gelmezler işte¸ dedi.
İlk defa Şekür Efendi’ye acıdım. Onun da bir insan olduğunu¸
duyguları olduğunu¸ acıları olduğunu anladım. Daha yakın hissettim kendime.
Başımı hafifçe kaldırıp ön yargısız yüzüne baktım.
Yüzünde derin bir keder vardı. Sanırım dedeme imreniyordu. Çok
uzaklara giden çocuklarını özlüyordu.
Ertesi gün erkenden kalkmıştım. Bağın içinde gezinmeye başladım.
Yine çeşmenin serin şırıltısı kulaklarımı çelmişti.
Zamanıdır dedim ve atladım Şekür Efendi’nin bağına. Minik
dereciğin yatağını takip ederek çeşmenin başına vardım.
Kendimden geçtim. Kana kana suyundan içtikten sonra¸ ayaklarımı çeşmenin
yalağına sokup oynamaya başladım. Birden bağdaki çeşit çeşit çalı çileklerinin¸
böğürtlenlerin¸ alıçların güzelliği aklımı aldı başımdan.
Burayı çok sevmiştim. Şekür Efendi’nin cenneti…
Her şey ne kadar da bakımlıydı. Ruhumun tedirginliği gitmiş¸ derin
bir huzur kavramıştı yüreğimi. Bir kır uykusuna yatma isteğiyle
uzanıverdim çeşmenin yamacına. Menekşe ve papatyaların¸
kır çiçeklerinin kokusuyla kendimden geçmişim ki
yumuşak bir el beni çekip aldı rüyaların terkisine.
Uyandığımda Şekür Efendi’nin dedemle sohbet ettiğini gördüm. Çok
utanmıştım. Destursuz bağa girmiş ve yakalanmıştım. Bu
mahcubiyetle eve koştum. Birkaç gün hiç uğramadım üzüm
bağına. Bir öğlen saatinde¸ güneşin yakıcı ışıkları
inerken salkımların üzerine¸ anneannemle dedemin fısıltıyla bir şeyler
konuştuğunu duydum. Şekür Efendi çok hastaymış.
Dedem çok üzülmüştü. Ben tekrar oyunlarıma
dalmıştım.
Akşama doğru¸ mahallede bir telaş başladı. İnsanlar üzgündü.
Şekür Efendi’nin öldüğünü söylüyorlardı.
İçime derin bir keder doldu. Şu kısacık¸ yüzüne bakmaya
korktuğum yaşlı Ermeni ölmüştü. Çocukların
deyimiyle mahallenin gâvuru ölmüştü. Bir ara dedeme
Şekür Efendi Müslüman değil miydi? diye soracak oldum.
Bana verdiği cevap¸ beynimi delip geçmişti:
-Güzel yavrum¸ Şekür Efendi¸ Müslüman veya değil. Önemli
olan bu değil¸ onun bizim komşumuz olmasıydı. Biz öyle bir milletiz
ki kapı komşumuzu kendimizden bilir¸ sayar severiz. Onun inancını sorgulamaz¸
Allah’ın takdirine bırakırız. Herkesin dini kendine güzel kızım. Biz
insanız. İnsanlığımızı bilelim yeter. Allah onun kusurlarını affetsin. Sen
sen ol¸ insanı bu şekilde ayırma. Garibin¸ kimsesizin¸ mazlumun yanında
ol. Ben Şekür Efendi’yi çok sevdiğimden değil¸ bir
gariban olduğu için kolladım. Kim olsa aynısını yapardım. Bu millet tarih
boyunca böyle davrandığı için büyük millet. Bu din¸ bunu
emrettiği için büyük din. Bu dediklerimi hiç unutma
olur mu?
Dedem¸ bunları söyledikten sonra Şekür Efendi’nin evine
gitti. Ben de anneannemin eteklerinden tutunup ilk defa o eve gittim. Yaşlı
karısı durmadan ağlıyordu. Mahallenin genci yaşlısı oradaydı. Onu mahalle
mezarlığında toprağa verdiklerinde bütün mahalle ağlıyordu.
Ben soluğu onun üzüm bağında aldım. İlk defa telaşsız bağına
girmiştim. Sessizce çeşmenin başına oturdum ve döktüm
derdimi çeşmeye:
-Hiç tasasız akışan güzel sesli çeşme¸ biliyor
musun Şekür Efendi ölmüş? Artık sesini duyamayacak¸
göremeyecek seni. Sabahları gelip¸ ikindi ipini akşama sarkıtırken
seninle vedalaşıp gitmeyecek. Seni bilmeyecek bundan böyle. Sen yalnız
kıvrılıp gideceksin. Biliyor musun onu sevmiyordum ama öldüğüne çok üzüldüm.
Hem de çok üzüldüm güzel çeşme.
Aradan bir yıl geçti. Ben ilkokul ikinci sınıfa geçmiştim.
Yazı iple çekmiştim. Şekür Efendi’nin bağındaki çeşmeyi özlemiştim.
Büyük bir heyecanla dedemlere gittiğimde çeşmeyi görmek
istedim. Dedem önüne baktı. Sanki bir şeyler olmuştu.
Israr edince tek bir cümle döküldü dudaklarından:
-Yavrum¸ Şekür Efendi öldükten sonra¸ çeşme
birden kurudu. Ne olduğunu anlayamadık¸ dedi.
Dilim tutulmuş gibiydi:
-Ya öyle mi¸ diyebildim…

Sayfayı Paylaş