BİR YABANCI GÖZÜYLE GEÇMİŞ TOPLUMUMUZDAN GÖRÜNÜMLER

Somuncu Baba

Yeni bir yere gittiğimizde¸ yeni bir topluma karıştığımızda hepimiz öncelikle onları değerlendirir¸ bir kanaat sahibi olmaya çalışırız.

Yeni bir yere gittiğimizde¸ yeni bir topluma karıştığımızda hepimiz öncelikle onları değerlendirir¸ bir kanaat sahibi olmaya çalışırız. Bu arada oraları veya onları kendi ülkemiz ve insanlarımızla karşılaştırır¸ bizim örf ve adetlerimize benzeyen veya benzemeyen yönlerini belirlemeye çalışırız. Sıradan insanlar bu tespitlerini birer hatıra olarak korurlar¸ yeri geldiğinde
de çevrelerindekilere aktarırlar. Böylece sohbetlerini zenginleştirirler.
Bilgi kadar görülenlerden de faydalanmak esas olduğundan¸ bir atasözümüzde “Çok
gezen mi¸ çok okuyan mı daha iyi bilir?” denmiş¸ yani gezip
gören kişinin sözlerine de itibar edilmesi istenmiştir.
Zaman zaman çevremizde değişik amaçlarla¸ farklı yerler
görmüş¸ yeni insanlar tanımış kişilerle karşılaşırız.
Onlar görmüşler ve gördüklerini nakletmekteyseler¸
kendilerini dinlemek eğlenceli ve hattâ öğretici olabilir. Nitekim
televizyonlardaki bir kısım belgesel programlarını da bu çerçevede
değerlendirmemiz mümkündür. Bununla birlikte kişiler gördüklerini
anlatırken¸ kendi değerlendirmelerini de katmakta iseler¸ sözlerinin tamamının
aynı değere sahip olamayacağını düşünmemiz gerekir. Çünkü herkes
değerlendirmelerini sahip olduğu alt yapıya¸ bilgi donanımına ve daha da önemlisi
kendi durduğu noktaya¸ değer yargılarına göre yapar. Bunlar ve diğer
mülâhazalarımıza rağmen gezip görenlerin anlattıklarından geçmişte
faydalandık¸ bundan sonra da faydalanmaya devam edeceğiz.
Bize gitmediğimiz¸ görmediğimiz yerleri¸ tanımadığımız insanları anlatan¸
onların örf ve adetlerinden bahsedenlerin çok azıdır ki¸ bu tespitlerini
yazıya dökerler. Diğerlerinin bilgi ve görgüleri¸ hayatlarının
son bulmasıyla birlikte¸ gitgide daha da sönükleşen hatıra parçacıkları
halinde unutulmaya terk edilir. Bununla birlikte tanımak ve tanıtmak amacıyla
yapılmış seyahatler de vardır. İşte onların kitapları sayesinde
biz¸ çok uzak geçmişler hakkında bilgi sahibi olabiliriz.
Onların eserleri sıradan okuyucular kadar tarihçilerin de dikkatlerini çeker
ve mazinin anlatımında¸ gerekli usullere uyarak¸ onlardan faydalanırlar.
Bizim geçmiş toplumumuz ve hayatımız çok sayıda seyyahın
ilgisini çekmiş¸ hakkımızda birçok kitaplar yazılmıştır.
Bunların kimilerinde haklı¸ kimilerinde haksız olarak yerilmiş¸ kimilerinde
tarafsız olarak gösterilmiş¸ kimilerinde ise yazarların menfi yönde
bütün taraf tutma çabalarına rağmen bir kısım iyi niteliklerimizle
yer alabilmişizdir. Biz bu defasında 1672’den itibaren iki sene
süreyle İstanbul’da kalmış bir Fransız’ın¸ Guillaume
Joseph Grelot’nun Relation Nouvelle d’Un Voyage Constantinople (Pariş
1680) adlı seyahatnâmesinin Maide Selen tarafından İstanbul Seyahatnamesi
(İstanbul¸ 1988) ismiyle dilimize kazandırılmış olan eserinde nasıl tanıtıldığımızı
değerlendirmeye çalışacağız.
Guillaume Joseph Grelot eserini¸ “Majestelerinin¸ daima muzaffer ordularını
oraya gönderdiğinde yararlanmak üzere¸ egemenliğine alacağı yerlerin
hiç olmazsa şeklini kendilerine sunma” isteğiyle¸ XVI. Luis’ye
sunmuştur. Onun bizim değerlerimize karşı hiç de saygılı
olmadığını ise¸ çok sayıdaki diğer ifadeleri yanında¸ Ayasofya Camii’nin
içerisinde çizim çalışmaları yaptığı sırada¸ gizli
gizli şarap içmekten¸ domuz eti yemekten geri durmamasından anlamamız
mümkündür. Bununla birlikte Grelot seyahatnâmesinde bizimle
ilgili birçok olumlu tespitlerini ifade etmekten de kendini alamamıştır.
Onun eserinde İstanbul’un genel görünümü¸ sarayları¸
camileri¸ bahçeleri yanında dönemin Türk toplumunun yapısı¸
günlük hayatın çeşitli yönleri hakkında oldukça
detaylı bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca da anlatımlarını destekleyen gravürlerin
yer alması¸ seyahatnâmenin bizim açımızdan değerini daha da artırmaktadır.
Şimdi onun tespit ve değerlendirmelerine geçebiliriz. Guillaume
Joseph Grelot eserinde zaman zaman Osmanlı ülkesindeki din ve vicdan hürriyetinden
bahseder. Nitekim onun o sırada hapishane olarak kullanılan Yedikule hakkında
bilgi verirken “Hristiyan bir mahkum için¸ küçük
bir şapelde rahiplerin missa ayinini yapmalarına ve dinsel işlemlerini
serbestçe yerine getirmelerine izin verilir” kaydını koymuş olması
dikkat çekicidir. Nitekim o Osmanlı ülkesinde kölelerin durumundan
bahsederken¸ diğer dinlerin mensubu gayrimüslim tebaa yanında kölelere
de¸ inanç ve ibadet konusunda eksiksiz serbestlik verildiğini açık
biçimde ifade etmiştir.
Grelot’nun seyahatnâmesinde Osmanlı ülkesindeki Müslümanların
dinî hayatlarıyla ilgili olarak da enteresan tespitler yer almaktadır.
Ona göre Türkler samimi Müslümanlardır. İbadetlerini yerine
getirmekte gayet titizdirler. Hattâ Avrupalı Hristiyanların onların ibadet
hayatlarını örnek almaları yerinde olacaktır. Nitekim şu sözler
ona aittir; “Kiliselere saygısı olmayan Hristiyanlardan¸ ibadet sırasında
Türklerin Tanrı’ya karşı yükümlülüklerini
nasıl bir tevazu ve özenle yerine getirdiklerini büyük bir dikkatle
izlemeleri istenmelidir. Böylece¸ Müslümanların bedenlerinde ya
da giysilerinde kalmış en küçük pisliği bile ne kadar özenle
yıkadıklarını gözleyerek¸ kiliseye günahla kirlenmiş bir ruhla
girmemeyi¸ kilise kapısında¸ dünya entrikalarından sıyrılmayı; ibadete adanmış mekânların çoğunda
yaptıklarının tersine hiç konuşmamayı öğrenebilirler. Hattâ¸
Türklerin ayakkabılarını kapıda çıkarmadan camiye girmediklerine¸
ibadet sırasında sessizliği ve tevazûyu koruduklarına dikkat etmeleri
bile övgüye değer”.
Grelot Müslümanların durumunu ifade ettikten sonra¸ İstanbul’daki
Hristiyanların dinlerine olan kayıtsızlık ve samimiyetsizliklerinden söz
eder ve bu arada¸ kendisinin Ayasofya’ya gösterdiği ilgiden etkilenen¸
İstanbul doğumlu seksen yaşlarındaki bir Rum’un anlattıklarına
da yer verir. “Bu sevimli ihtiyar heyecandan titreyerek elimi tuttu ve
gözyaşları içinde: “Ah evladım! Eğer atalarımız Ayasofya’ya
Türkler kadar saygı gösterselerdi¸ bu kilisenin de¸ kentin de efendisi
hâlâ biz olurduk” dedi. “Ama” diye sözlerini
sürdürdü¸ “evinin onuru konusunda kıskanç olan Tanrı¸
Bizanslıların bu günahını¸ öteki günahlarından daha ağır cezalandırdı”.
Sonra¸ bu konuda dedesinden defalarca dinlediklerini anlattı: “Son Doğu
imparatorlarının hükümdarlık dönemlerinde kendini beğenmişlik öyle
bir hale gelmiş ki¸ biraz mal mülk sahibi zenginler bile Ayasofya’ya
atla girerler ya da kiliseye kadar kendilerini tahtırevanla taşıtırlarmış ve
ortalık da hayvan pisliğine bulanırmış”.
Grelot büyük camilerimizin dış kapılarında bugün hâlâ varlığını
koruyan ve geçmişte at üzerinde gelen sultanın eğilmeden
geçmesine imkân vermeyen¸ böylece herkese Yüce Yaratıcı
karşısındaki aczini ve hiçliğini hatırlatan kalın zincirlerden
bahsetmiyorsa da¸ tevazularının göstergesi olarak Müslümanların
camiye daima¸ “başlarını eğerek girdiklerini” belirtiyor
ve ibadet hayatları hakkında ilginç detaylar vermekten de geri kalmıyor.

Müslümanlarda durum farklıdır. İbadet sırasında öyle sade ve
mütevazi duruşları vardır ki¸ bu büyük itaati anlatmak
imkânsızdır. Tanrı’ya dua ederek iyice yıkandıktan ve caminin kapısında
ayakkabılarını çıkarttıktan sonra¸ olabildiğince imama yakın bir yere
yerleşirler. Önde oturanı itmeden¸ rahatsız etmeden¸ öylece
diz çöküp topuklarının üstüne otururlar. Doğulular
bunu en mütevazi duruş olarak nitelendirirler. O şekilde¸
yanındakiyle konuşmadan¸ hatta bunu yapmayı akıllarından bile geçirmeden
ibadetin başlamasını beklerler”(s. 203-204). O daha sonra namaz
hakkında geniş bilgi verir¸ bir yabancı için görsel malzeme
olmak üzere namaz kılan Müslümanların resimlerini de çizer.
Seyahatnâmesinin bir başka yerinde tekrar namaz konusuna değinen
Grelot¸ Müslümanların günde beş vakit namaz kılmakla elli
vaktin sevabını kazanmayı umduklarından bahseder. Namaz konusundaki titizliklerine
dikkati çeker ve namaz vakti geldiğinde kervanla seyahat etmekte bile
olsalar¸ hemen yolculuğa ara vererek Kâbe’ye yöneldiklerini¸
huşû içerisinde namazlarını kıldıklarını anlatır. Cuma ve
Teravih namazlarından¸ kandil gecelerinden ve nihayet Üç Aylarla özellikle
Ramazandaki ibadet hayatından¸ Bayramlardan bahseder (s. 71¸ 129¸ 204-208).
Müezzinler ve ezan Grelot’nun dikkatini çeken ibadet unsurları
arasındadır. Ezanı dinleyen Müslümanların¸ bu çağrıya uymadaki
samimiyetlerinden söz eder. Özellikle bayramlarda Sultan Ahmet Camii’nin
her birinde üçer şerefe bulunan altı minaresinde¸ çok
farklı ses ve tonlarda okunan ezanların Müslümanların kulaklarını okşadığından¸
halbuki Hristiyanların hiç hoşuna gitmediğinden bahseder. İstanbul’da çevreyi
etkileyecek çok fazla ses olmadığından müezzinlerin “berrak
ve dik sesleri kentin en uzak mahallelerine kadar ulaşır. Hattâ kent
dışındaki önemli mesafelerden bile duyulmaktadır.
Grelot¸ bir İslâm mabedi olarak Ayasofya’dan ve İstanbul’daki
bazı büyük camilerle Müslüman Türklerin genel olarak
camilere verdikleri önemden bahsederken¸ “Tüm uluslar arasında¸
ibadete ayrılmış yerlere Türklerden daha saygılısını bulma” nın
zorluğunu dile getirir (s. 129 vd.¸ 208-234). Bunlar yanında onun dikkatini çeken
bir husus da Türklerin af edicilikleri ve bağışlayıcılıklarıdır. “Türkler
arasında kin gütmeye hemen hiç rastlanmaz. Bazı anlaşmazlıklar
olduğunda¸ pazarları sayılan Cuma gününü düşmanlarıyla
barışmadan geçiremezler ya da bunu yapamadılarsa en azından¸ düşmanlarını
bağışlamak üzere¸ o gün Tanrı’ya dua etmek (tevbe) zorundadırlar;
aksi takdirde dualarının kabul olmayacağını düşünürler” (s.
179). Bununla birlikte dinleriyle alay edilmesine da asla tahammül edemezler
(s. 187).
Grelot’nun kitabını okuyacaklar bizim burada sözünü ettiğimiz
hususlarda çok daha geniş bilgiler bulabilecekleri gibi¸ tabiatıyla
bizim hiç de hak etmediğimiz biçimde yerildiğimizi de göreceklerdir.
Biz eksikliklerimizin üzerini örtmeden¸ güzelliklerin yayılmasını¸ çoğalmasını
arzu etmekteyiz. Bu nedenle bu defa da satırlarımıza¸ Grelot’nun da dikkatini çeken
farklı bir yönümüzü ortaya koyarak son vermek istiyoruz.
Fransız seyyah¸ Türk-İslâm toplumlarının yakın geçmişe
kadar varlığını koruyan bir niteliğine¸ üzerine Yüce Mevlamızın mesajının
yazılmış olması dolayısıyla kâğıda verilen kıymete değiniyor. “Müslümanlar
arasında çok büyük saygı görür. Kesinlikle pis işlerde
kullanmazlar. Yolda küçük bir kâğıt parçası buldukları
zaman¸ yerden alıp öperler ve bir duvar deliğine koyarlar. Bu durum¸ kuşkusuz
Kur’ân’a duyulan saygıdan kaynaklanır. Kur’ân’ı
taşırken kesinlikle belden aşağı tutmazlar… ”.
Kaynakça
Josephus Grelot¸ İstanbul Seyhatnamesi¸ Çev. Maide Selen¸ İstanbul¸
1998; Gülgün Üçel-Aybet¸ Avrupalı Seyyahların Gözünden
Osmanlı Dünyası ve İnsanları (1530-1699)¸ İstanbul¸ 2003¸ s. 87-89 ve
diğer muhtelif sayfalar; Rophaela Lewiş Osmanlı Türkiyesinde Gündelik
Hayat ( Âdetler ve Gelenekler)¸ Çev. Mefkûre Poroy¸ İstanbul¸
1973¸ s. 52.

Sayfayı Paylaş