THEVENOT: "TÜRKLER¸ HERKES İÇİN İYİ ŞEYLER İSTERLER"

Somuncu Baba

Jean Thevenot 1633 yılında Paris'te doğdu. Çocukluğunda amcasının etkisinde kalarak Doğu dillerini öğrendi. 1665 yılında İstanbul'a geldi.

Jean Thevenot 1633 yılında Paris'te doğdu. Çocukluğunda amcasının etkisinde kalarak Doğu dillerini öğrendi. 1665 yılında İstanbul'a geldi. Çok genç yaşta olmasına rağmen ondaki gezi merakının siyasî ya da ticarî bir maksat taşımadığı için yazdıklarında İslâm hakkındaki görüşleri hariç¸ diğer konularda oldukça tarafsız kalmaya çalışmıştır. Thevenot¸ İstanbul gezisinin kendisinde uyandırdığı Doğu merakını gidermek için bu defa Mısır¸ Filistin¸ Irak¸ İran ve Hindistan'a gitti. Çok genç yaşta da; 34 yaşında Hindistan dönüşünde İran'da 1667'de vefat etti. Gezi notları daha sonra kitaplaştırıldı. Bu notlarının Türkiye bölümü¸ François Billacois tarafından "L'Empire du Grand Turc" adıyla 1965'te yayımlandı. Bu bölüm¸ "1655-1656'da Türkiye" adıyla dilimize aktarıldı. Kitabı yayımlayan Billacois kitabın takdiminde dönemin Fransa'sının Osmanlı'ya bakışına kısaca temas eder ve "1650'den Önce Fransa Gözüyle Türk İmparatorluğu" başlığı altında şunları söyler:
"Fransa'da Müslümanlara iyi gözle pek bakılmıyordu.Ancak İslâm'ı yakından tanıyanlar kendiliklerinden akın akın bu dine koşuyorlardı. Doğu Akdeniz'de İslâm dinine geçme salgını manastırları korkutuyordu. Fakat dönmeler Doğu'da eski ile yeni dindaşları ve vatandaşları arasında çok zaman aracı oldukları Halide¸ hor görüldükleri için Fransa'da onların sözlerine itibar eden yoktu. Şu veya bir şekilde Fransa'ya dönenin ve Hıristiyan dinini yeniden kabul eden kimsenin- tek ıstırabı ona utanç veren bir geçmişi kamufle etmektir." (Jean Thevenot¸ 1655-1656'da Türkiye¸ Tercüman Gazetesi Yay.¸ İstanbul-1978¸ s.24.)
Yazar¸ Fransız toplumunu o dönemde edindikleri bilgileri yayımlayarak yönlendiren gazetelerin çoğu kere gerçek dışı hayal ürünü¸ yalan yanlış şeyler yazdıklarını söyler. Buralarda yazılanlarından nakiller yapar:
"Bir broşürde yazıldığına göre¸ Bâkire Meryem (Yani Hz. İsa'nın Annesi)¸ Saint Maison de Lorette kutsal mahallini yağma etmek için İtalya'ya çıkarma yapan 60 Türk kasırgasını tahrip etmek maksadıyla 25 Ocak 1618'de fırtına meydana getirdi. 30 yıl savaşlarında bölünmüş olan Avrupalılara uçan yapraklar şöyle demektedir: Ancak bir düşman vardır: Türk!.. Ancak bir savaş vardır: Haçlı Seferi! Türk'ü düşünmek Haçlı seferini düşünmektir. Uçan yapraklar¸ Türk imparatorluğunun sonunun geldiğini bildiren mucizevî yazıları ile halkı sık sık kutsal savaşa teşvik ederler. Böylece Saint Birgitte¸ sarayda bir hayal gördüğünü iddia ediyor ve ‘XIII. Louis kutsal Haçı¸ taze ve güzel Lis çiçeğini İstanbul'a dikecektir' diyordu. Fransız asilzadeleri Girit'i müdafaa için Venedik ordusuna katılırlar. Bir hayalperest olan fakat ciddiye alınan Nevers dükü¸ ‘Hıristiyan milis'i adıyla bir savaş birliği kurar ve buna katılmaya teşvik eder: Ana kraliçe Marie de Medicis masrafa katılmak için 1.200 bin Frank yardımda bulunur. Türk¸ fizikî bakımından bir çeşit devdir. Kuvveti zaten atasözlerine geçmiştir. O cesur ve dayanıklı bir savaşçıdır¸ dolayısıyla tehlikelidir. Kıyafet ve süsü ile muhteşem ve yabancı olarak tahayyül edilir. 1687'de bile Fransızlar Haçlı mirası ve Muhteşem Süleyman'ın kudret imajı ile yaşayacaklardır."(s.25)
Yazar Jean Thevenot'un bu tür hayalî bilgilere sahip Fransız halkına¸ gezip gördüğü Osmanlı hatıralarını yazmak suretiyle daha doğrusu Batı halkına¸ gerçeğe daha yakın bir Türk imajı çizer ve okuyucuyu bu eserle başbaşa bırakır.
Thevenot da Fransa'dan ayrılışından İstanbul'a gelişine kadar gemide yaşadıklarını anlattıktan sonra¸ İstanbul'a ayak basar ve eserinde önce bu şehrin kısa bir tarihçesini verir. Onun¸ verdiği ve tamamen doğru olan bilgiye göre¸ "1203 yılında İstanbul Venedikliler ile birlik olan Fransızlar tarafından Bizanslılardan alındı ve 1254'de Paleologlar burayı yeniden ele geçirdiler¸ nihayet Türk hükümdarı II. Mehmet 29 Mayıs 1453 Salı günü burasını fethetti. O tarihten itibaren burası Türklerin elindedir ve buraya İstanbul adını verdiler." (s.56)
Yazar¸ İstanbul'u oldukça geniş bir şekilde anlatır. Camileri¸ sarayları¸ saray hayatını dikkatten uzak tutmaz. Burada anlattıklarının tamamına yakını¸ yorumsuz ve gördükleriyle sınırlıdır ama tarafsız ve çoğunluğu da doğru şeylerdir. Türk insanın değer yargılarını¸ kimliğini¸ kişiliğini¸ yaşama biçimini¸ adet ve ananelerini¸ inançlarını anlattığı kısımda ise¸ Batılıların kafasındaki efsane ve yakıştırmalara dayanan Türk kimliği ile onun bizzat görerek yorumlayıp ortaya koyduğu kimlik farklıdır. Onun bu konuda anlattıkları ülkesinde ve Batı'da bizim hakkımızdaki efsanevî kanaatlerin değişmesine katkı sağladı mı bilemiyoruz. Bilinen o ki¸ bizim hayat tarzımız Thevenot'u hayli etkilemişe benzemektedir:
"Türk dili temel ve orijinal bir dildir¸ yani tanıdığımız Doğu veya Batı dillerinin hiçbirinden türememiştir. Ağırbaşlı ve hoştur¸ öğrenmesi kolaydır. Arapça ve Farsça'dan birçok kelime almıştır fakat bu kelimelerin yardımıyla çok zenginleştiği ve büyük bir ifade gücüne sahip olduğu söylenebilir." (s.96)
Sağlıklı bir toplum olduğumuza işaret ederken de bunu kanaatkârlığımıza bağlar:
"Türkler uzun ömürlüdürler ve az hasta olurlar. Bizim maruz kaldığımız taş (böbrek taşı olmalı) ve buna benzer birçok diğer tehlikeli hastalıkları onlar bilmezler. Onların bu şekilde sıhhatli olmaları¸ sık sık gittikleri hamamlardan¸ yeme ve içme konusundaki ölçülülüklerinden ileri geldiğini tahmin ediyorum. Çünkü onlar ölçülü yerler ve Hıristiyanların yaptığı gibi çeşitli şeyler yemezler. Doktorları yoktur¸ belki bu da onların sıhhatli ve uzun ömürlü olmalarının sebeplerinden biridir. Hasta oldukları zaman Frenk ya da Yahudi doktorları çağırırlar." (s.99)
Jean Thevenot¸ aşırı Hıristiyan taassubunun düşündürücü örneğini İslâm'ı anlatırken gösterir. Hem İslâm'a hakaret eder¸ onu aşağılamaya çalışır hem de över. Tutarsız ve çelişkilerle dolu bir din tezi vardır. Önce¸ "Türklerin dininde öyle budalaca ve saçma fikirler vardır ki¸ bu kadar çok inanan kimsenin bulunması şaşırtıcıdır" diye hakaret eder¸ arkasından bu bölümün ilerleyen satırlarında¸ "Hz. Muhammed onlara iyi bir düzen getirdi" diyerek kendi tipik çelişkisini ortaya koyar. Hatta bu kadarla da yetinmez; "Kur'an'ın Arapça'sı¸ çok güzel¸ çok sade ve çok doğrudur. Kur'an bütün hukuku¸ dinî hukuku olduğu kadar medenî hukuku da içine alır"¸ (s.101) der. Bunun arkasından da¸ "İslâm'ın Esasları" ana başlığı altında İslâm'ın beş şartının Müslüman'ın hayatındaki tatbikatına yönelir ve bunları oldukça geniş bir şekilde anlatır. Thevenot¸ bunları yazdığı sırada 22 yaşındadır. Bu yaştaki bir adamın¸ din hakkındaki dikkat ve hassasiyetten uzaklığı bu tür tutarsızlık ve çelişkileri de beraberinde getirecektir. Buna rağmen¸ bazı itirafları da vardır: "Onlar o kadar samimidirler ki¸ bunun daha üstünü düşünülemez. Onların camide şaka yaptıkları hiç görülmemiştir. Onlar¸ camide daima ciddidirler¸ dine bağlılık konusunda bize ders vermektedirler." (s.124) Evet¸ ders vermişiz ama¸ o¸ Katolik taassubundan kurtulamadığından olacak dersi anlayacak kabiliyeti gösterememiş. Hatta düştüğü çelişkilerin farkına bile varamamış. Katolik kilisesinin bir takım kindar papazlarınca İslâm'a yöneltilen iftira ve karalamaları okuyup oradan hareket ederek¸ "budalaca ve saçma fikirler" dediği şeylere bir tanecik olsun eserinde örnek gösteremez ve yaşama biçimini anlatırken yukarıda verdiğimiz ve aşağıda vereceğimiz örneklerle kendisini adeta yalanladığının bile farkında değildir. Bunu camilerden söz ederken konuyu bitiren cümlesinde de görürüz: "Bütün bu camilerin hastahane ve medreseleri vardır. Ve burada¸ okumak imkanını bulamamış birçok fakir öğrenci beslenir ve okutulur." (s.62) der. İşte bir medeniyet hamlesinin çıkış yeri: Osmanlı camileri inşa ederken yanına okullar yaptırmıştır. Bu okullarda talebeler ücretsiz eğitilir ve böylece ülke kalkınmasının ilimden alacağı güç korunmuş olur. İşte bunlar¸ Yazar'ı İslâm'ın Türklerin sosyal karakterinde yaptığı övücü etkiyi de hayranlıkla anlatmadan alıkoyamaz:
"İslâm'ın dördüncü şartı zekattır. Bu şarta Türkler iyi riayet ederler¸ çünkü onlar çok yardımsever kişilerdir ve dinine bakmaksızın¸ ister Müslüman olsun¸ ister Hıristiyan ya da Yahudi olsun fakirlere seve seve yardım ederler. Onlar arasında dilenci az bulunur. Ben sadece Türkler arasında dilencinin az olmasının sebebini zenginlerin yardımsever olmasına bağlamıyorum. Bana göre bunun başka sebepleri de vardır Onlar az masrafla yaşarlar¸ az şeyle çok iş yaparlar. Onlar büyük yardımseverlik yaparlar. Bazıları hayatta iken mallarından fakirlere yardım eder¸ bir kısmı ise öldüklerinde hastahaneler kurmak¸ köprüler¸ kervansaraylar inşa etmek¸ büyük yollar üzerinde çeşmeler yapmak için büyük servetler bırakırlar. Birçokları ise bu çeşit eserleri hayatta iken yaparlar. Bazıları ölürken kölelerine hürriyetlerini verirler. Gelirleri ile bunu yapamayanlar güçleri ile yolları onarırlar¸ yol kenarlarında buldukları sarnıçları su ile doldururlar¸ yolda durup ırmak üzerinden geçeceklere¸ geçebilecekleri yeri gösterirler. Bu hizmetler için kendilerine teklif eden parayı reddederek almazlar¸ çünkü bunları para için değil Allah aşkı için yaparlar. Onların bu yardımseverlikleri kuşlara kadar uzanır ve birçokları pazarlara gidip kuş satın alarak serbest bırakırlar." (s.125)
Bir de¸ önceki dönemin padişahından¸ Sultan Murat'tan bir olayı nakleder:
"Birgün İstanbul'da bir parça ekmek ile kızarmış et alıp köşe başında yiyen bir adamı gördü; satmak için pazara getirdiği buğday yüklü atının yularından tutuyordu¸ hükümdar¸ atı yük altında bekletmesine kızarak atın sırtından yükleri indirtti ve bunları adama yükletti¸ atın önüne de bir miktar ot koydurttu ve at bu otları yiyinceye kadar adamı sırtında yükü olduğu halde bekletti. Bununla kendisi dinlenirken hayvanın da dinlenmesi gerektiğini belirtmek istiyordu." (s.143)
Böyle bir şahsiyet gömleği giymiş bu milletin davranışları hakkında daha çok örnek verir¸ bunu yaparken¸ yani Türkleri överken¸ alacağı tepkiyi göz önünde tutarak¸ savunmaya da geçer ve niçin Türkleri savunduğunu da şöyle izah eder:
"Hıristiyanların çoğu Türklerin şeytan¸ barbar¸ imansız kişiler olduklarına inanırlar¸ fakat onları tanımış ve onlarla konuşmuş olanlar farklı bir düşünceye sahiptiler. Zira muhakkak ki¸ Türkler iyi insanlardır¸ "Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına da yapmayınız"(Hadis) emrine çok iyi uyarlar. Türkler¸ Müslüman¸ Hıristiyan yahut Musevî¸ herkes için iyi şeyler isterler. Türkler¸ Müslümanları olduğu kadar¸ Hıristiyanları da aldatmaya ve hırsızlık yapmaya müsaade etmezler. Frenklere (Batılılara) niçin bu kadar hakaret ettiklerinin bana sorulabileceğini biliyorum. Fakat Doğu'daki Frenkler arasında hakim olan şeytanca bir arzu ile onları birbirine kırdırtan¸ onları bozan ve böylece Türkleri kırdırtan Frenklere karşı bu şekilde davranmağa sevk edenin Hıristiyan ve Yahudiler olduğu muhakkaktır." (s.128)
Yazar'ın son cümlesi kendi toplumunu yalnızca suçlama değil¸ aynı zamanda bir gerçeğin de itirafıdır. Yani demek istiyor ki: "Bizimkiler¸ rahat dursalar¸ şeytanca arzu ile hareket etmeyip¸ onların bize gösterdiği hoşgörü ve müsamahayı en azından anlasalar¸ Türkler¸ Batılılara düşmanca tavır göstermezler. Çünkü onlar¸ din ayımı yapmadan herkes için iyi şeyler istemektedirler!' Doğrusu budur: Tarih boyunca bizim insanımız insanlığın mutluluğu için koşuşturup durmuştur. Yazar¸ bunu; "Türklerin Faziletleri" başlığı altında yazdıklarında da dile getirir ve şunları söyler:
"Onlar çok dindar¸ çok yardımseverdiler. Dinleri için çok gayret gösterirler¸ Onu bütün dünyaya yaymakla vazifelidirler ve onlar bir Hıristiyan'a değer verirlerse onun Müslüman olmasını rica ederler. Hükümdarlarına bağlıdırlar ve ona büyük saygı uyarlar. Türklerin hükümdarlarına ihanet ettiği ve Hıristiyanlar tarafına geçtiği görülmemiştir. Onlar hiç kimseye sataşmazlar ve askerlerin şehirde kılıç taşıdığı görülmemiştir. Türkler az kavga ederler¸ düelloyu bilmez. Bu¸ esasen Hz. Muhammed'in akıllı politikasından ileri gelmektedir. Onlar arasında kavganın iki büyük kaynağı vardır; şarap ve oyun. Bunun için Türkler şarap içmezler. Oyunda kavga eden de sonra kendine verilecek cezaya razı olur. Türkler kanaatkârdırlar. Onlar yemek için yaşamazlar¸ yaşamak için yerler. Bu¸ onlar için söylenebilecek hemen hemen her şeydir." (s.144)
Thevenot¸ o yıllarda kişisel görüşlerini bu şekilde netleştirip yazmıştır. Ancak onun kişiselliğinin arkasında ciddi bir desteğin olduğu da önemli bir vakıadır. Fransız aristokrasisine mensup zengin bir aileden geliyor olmasının yanında¸ İstanbul'a kendisini¸ Fransız elçisinin bizzat gemiye kadar gelerek karşılaması¸ onun konumunu çok iyi izah eder.(s.52) Bu bakımdan¸ onun gezip gördüğü Türk toplumu için değerlendirmeleri¸ konu başında sözünü ettiğimiz o günkü Batı'nın bize bakışı dikkate alınırsa¸ oldukça yeni ve inandırıcı şeylerdir. O tarihlerde¸ Osmanlı İmparatorluğunun Batı üzerindeki gölgesi ürkütücüydü. Bu da korkunun beslediği efsaneye dayanan bir imaj oluşturmuş ve çoğu kere olumsuz bir Türk tipi çıkmıştır ortaya. Böyle bir anlayışın yaygın olduğu ortamda¸ birisinin çıkıp¸ "Bunlar doğru değildir. Doğrusu işte şunlardır" demişse¸ bu bizim için oldukça kazançlı bir gelişmedir… Toplumu doğrular yönlendirmezse¸ yanlışların hükümranlığı karşımıza çözülmez nice dağ diker. Savaşların da bazen gereksiz yere çıkışının sebebi bu yanlış anlamalar değil midir?.. Umarız¸ Thevenot'un İslâm hakkındaki yanlışlarına ve çelişkilerine rağmen¸ milletimiz hakkındaki görüşlerinin gölgesi bugün kendisini çağdaş sayan torunlarının üzerine de düşsün. Küçük hesaplar ve bazı lobilerin tahrikleriyle Türkiye'ye karşı yürüttüğü haksız muamele ve uygulamalar¸ parlamentosundan geçirdiği kanunlar¸ kendi zihniyet körlüğünü kendilerine hatırlatarak daha inandırıcı ve daha güven duyulan bir dost ülke haline getirsin… Buna bizden daha çok Fransa'nın ihtiyacı olduğuna inanıyoruz…

Sayfayı Paylaş