SÜFYAN-I SEVRÎ (K.S.)

Somuncu Baba

Süfyan-ı Sevrî 715 yılında Kufe'de dünyaya geldi. 777 yılında Basra'da vefat etti.

Süfyan-ı Sevrî 715 yılında Kufe'de dünyaya geldi. 777 yılında Basra'da vefat etti.
Kendisi daha ana karnında iken ikaz ve nasihate başlamıştı. Annesi yaptığı işlerin uygun olup olmadığını anlamak için bebeğinin hareketlerine bakardı. Bir gün ağzına bir parça turşu attı¸ çocuk çırpınmaya başlayınca “yine ne yaptım?” diye durakladı. Dönüp bakınca küpleri karıştırdığını anladı. Komşusundan helâllik alıncaya kadar çocuktaki bu hâl devam etti.
Süfyan-ı Sevrî'nin hafızası parmak ısırtırdı. Bir kere okuduğunu ezberine alır ve yıllar sonra bile onu eksiksiz aktarırdı. Söz hafızasından açıldığında¸ “şükürler olsun o kendisine tevdi ettiğim hiç bir şeye ihanet etmedi” derdi. Başta Tabiinin büyükleri olmak üzere birçok meşhur âlimden ilim tahsil etti. Zamanla hadis ve fıkıhta müctehid oldu.
Abdestsiz yere basmaz¸ geceleri uyumazdı. Gözleri de daima yaşlıydı. “Günahlarınıza mı ağlıyorsunuz?” diye soranlara “evet günahlarım da çoktur lâkin ben esas imansız gitmekten çok korkuyorum.” buyururlardı. Bu yüzden genç yaşta çökmüş¸ saçı sakalı ağarmış¸ beli kamburlaşmıştı. Huzurunda ölüm lafı açılsa¸ bir köşeye çekilir; uzun süre ağlar¸ sızlar dururdu. Ya da¸ sessiz sessiz oturur düşünürdü. Bu hali geçinceye kadar¸ kimse ondan ilmî bir fayda temin edemezdi.
Süfyan-ı Sevrî talebelerine daima hüsn-ü hatime yani son nefeslerinin hayırlı olması için çalışmalarını öğütlerdi. Yine bir gün derste bu son imtihanı öylesine tasvir eder ki¸ genç talebelerinden biri “Allah” diye haykırıp düşer ve can verir. Süfyan-ı Sevrî gencin başını dizine koyar ve “nice yıllar ibadet ettim hepsini sana vereyim¸ yeter ki sen şu “Allah” kelimesinden hâsıl olan sevabı bana bağışla” diye yalvarır. Ceset gülümser ve oradakiler “verdim gitti” diye belli belirsiz bir ses işitirler. O gece Süfyan-ı Sevrî'ye “sen kazandın” derler¸ “eğer aldığını bütün Arafat'takilere dağıtsan hepsi de zengin olurlar.”
Süfyan-ı Sevrî hazretleri şöyle anlatır:
Kabe'yi tavaf ederken¸ her adımda salâvat okuyan birini gördüm. Ona¸ sen gerekli duaları bırakıp hep salâvat okuyorsun. Her yerde okunacak dua var dedim. Sen kimsin? dedi. Ben de kendimi tanıttım. Adam¸ sen avamdan değilsin¸ âlimsin¸ sana anlatayım diyerek başladı:
“Babamla Beytullah'a gitmek üzere yola çıkmıştık. Yolda babam hastalandı. Onu tedavi etmek için epey uğraştıysam da babam vefat etti. Baktım¸ ölünce yüzü karardı. Yüzünü kapattım. Yanında uyuya kalmışım. Rüyamda öyle bir zat gördüm ki¸ ondan daha güzel yüzlü hiç kimse görmemiştim. Çok güzel kokuyordu. Babamın yanına geldi. Yüzündeki örtüyü kaldırıp elini babamın yüzüne sürdü. Babamın siyah yüzü nurlandı¸ bembeyaz oldu. Bu zata kim olduğunu sorunca¸ Ben Rasulullah'ım. Baban¸ ömrünü boşa harcadı. Fakat bana çok salâvat okurdu¸ şimdi sıkıntıda olduğunu bildirdiler¸ kendisi de benden yardım istedi. Çok salâvat okuyan mümine ben elbette yardım ederim¸ buyurdu. Uyanınca babamın yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. İşte bu yüzden her yerde Peygamber Efendimize çok salâvat okuyorum.”
Süfyan-ı Sevrî kul hakkına çok dikkat ederdi. Bu yüzden kadılıktan diğer birçok büyük âlim gibi daima kaçardı. Âlimleri üçe ayırırdı:
1- Allah'ın emirlerini bilen ve Allah'ı bilmeyendir. Bu¸ kötü bir âlimdir ve ancak yanmaya yarar.
2- Allah'ı bilir ama O'nun emirlerini bilmez. Bu¸ yarım âlimdir.
3- Hem Allah'ı bilir hem de O'nun emir ve yasaklarını bilir. İşte bu¸ tam ve olgun bir âlimdir¸ buyururdu.
Yine bir gün; “bir kimse¸ ilmine ve yaptığı ibadete bakar da¸ kendisini bir din kardeşinden üstün görmeye kalkarsa; yaptığı ibadetler hiç olur… Kim bilir belki de görünüşte¸ ibadeti az olan o kardeşi; harama karşı kendisinden daha fazla sakınır.” buyurmuştur.
Bazı defalar¸ ibadete dalar gider; iki gün¸ üç gün hiçbir şey yemeden durduğu olurdu. Öyle olurdu ki artık açlık canına tak eder¸ bayılır düşerdi. Hiçbir mecliste cemaatin ortasına oturmazdı. Duvar dibine geçer¸ diz çöker otururdu. Mahlûkata karşı büyük bir şefkat besler¸ azığını aç köpeklere verir¸ borç harç kafesteki kuşları satın alır¸ salardı.
Şu üç şeye and içmişti:
1- Bir kimseden kendisine hizmet etmesini istememeye.
2- Giydiği dışında¸ dürülü bükülü elbise sahibi olmamaya.
3- Hayatta kerpiç kerpiç üstüne koymamaya…
Süfyan-ı Sevrî der ki: “Âdemoğlunu öldürmek için şeytanın en kuvvetli silahı yoksulluk korkusudur. Şeytanın bu vesvesesi insanın kalbine işledi mi¸ batıl şeylere dalar¸ haktan uzaklaşır¸ boş şeyler konuşur ve hatta Rabbine karşı su-i zana kadar gider. Mal kazanmak için daima pazaryerlerinde gezme hırsı da cimriliğin afetlerindendir. Hâlbuki sokaklar şeytanların merkez kurdukları yerlerdir.”
Kendisine cemaatin en önünde¸ birinci safta namaz kılmanın değerini soran kişiye dedi ki: “Sen önce ekmeğini nereden temin ettiğine bak¸ helal lokma kazan ve ye¸ ondan sonra da namazı istediğin yerde kıl!”
Süfyan-ı Sevrî hazretleri ölümden değil¸ nasıl öleceğinden endişe eder çok korkardı¸ ama ölümü çok güzel olmuştur. Talebelerine rüyalarında “kalkın hocanız ölüyor” denilmiş¸ koşup yanına gelmişler. Mübarek onlarla tek tek helalleşerek ve kucaklaşmış¸ güzelce vasiyetini yapmış ve huzurla gözlerini yummuştur.

Sayfayı Paylaş