ÖLÜMÜNÜN 70. YILINDA MAHİR İZ'İN HÂTIRALARINDAN MEHMED ÂKİF'İ ANLAMAK

Somuncu Baba

Bilindiği üzere 1873’te doğan Mehmed Âkif Ersoy¸ 27 Aralık 1936 tarihinde vefat etmiştir. Bu Aralık ayı onun 70. vefat yıldönümüdür.

Bilindiği üzere 1873’te doğan Mehmed Âkif Ersoy¸ 27 Aralık 1936 tarihinde vefat etmiştir. Bu Aralık ayı onun 70. vefat yıldönümüdür. Bu vesileyle onu hatırlamanın ve anmanın anlamlı olacağını düşünüyorum.
İstiklâl Marşı’mızın da şairi olan Mehmed Âkif¸ büyük bir şairdir. Ancak o¸ sadece bu şairlik yönüyle değil bütün yönleriyle büyük bir şahsiyettir. Öncelikle dinine çok düşkündür; dinî konulara karşı çok duyarlıdır. Büyük bir vatanperverdir; vatanını ve milletini çok sever. Çevresindeki insanlara son derece saygılıdır¸ herkesi sever¸ sözüne son derece sadıktır. Dürüstlük ve doğruluk âbidesidir. İlmî seviyesi yüksektir¸ son derece bilgili ve donanımlıdır. Onun daha birçok güzel yönünü saymak mümkündür. Ben burada kendim onun bu yönlerini saymak ve anlatmak niyetinde değilim. Sadece onun bu özelliklerinin¸ onun çok yakınında bulunmuş¸ birçok beraberlikleri olmuş Mâhir İz’le olan hâtıralarına nasıl yansıdığını göstermek istiyorum.
Mehmed Âkif’le beraberlikleri olmuş bazı kimseler onunla aralarında geçen hâtıraları yazıya intikâl ettirmişlerdir.1
Mâhir İz de¸ kendi hâtıralarını anlattığı Yılların İzi 2 isimli eserinde¸ Mehmed Âkif’le aralarında geçen birçok hâtırayı anlatmaktadır. Ben burada o hâtıralardan hareketle Mehmed Âkif’in kişiliğini oluşturan güzelliklerin hayatına nasıl yansıdığını göstermek istiyorum. Yukarıda onun kişiliğinin birçok güzel yönlerinin olduğundan bahsetmiştim. Onun bu yönlerini Mâhir İz’le aralarında geçen hâtıralarda da görüyoruz.
Mâhir İz¸ Medîne-i Münevvere Mollası ve Ankara Kadısı Külâhî-zâde İsmail Abdülhalim Efendi’nin oğludur. 1895’te İstanbul’da doğmuştur. Ankara Sultânîsi Edebiyat Şubesi’nden mezun olmuş ve 23 Nisan 1923’te açılan 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde zabıt kâtibi olarak görev almıştır. 1936 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiş ve daha sonra çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği ve idareciliklerde bulunmuştur. 1974 yılında İstanbul’da ölmüştür.3
Mahir İz ile Mehmed Âkif¸ Ankara’da tanışmışlardır. Bilindiği üzere Mehmed Âkif¸ Mahir İz’in zabıt kâtipliği yaptığı 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Burdur mebusu olarak bulunmakta idi. Mahir İz¸ tanışmalarını şöyle anlatır :
“Birinci Büyük Millet Meclisi’ne Burdur mebusu olarak iltihâk eden şair Mehmed Âkif Bey Tâceddîn Dergâhı meşrûtasında misafir olmuştu. Biz de Erzurum Mahallesi’nde Düyûn-ı Umûmiye Müdîri Âsım Bey’in evinde oturuyorduk. Âkif Bey bize komşu gelmişti; bu komşuluktan faydalanarak tanışmak ve kendisinden feyz almak istedim. Karşımızda oturan Ankara Vilâyeti Evkâf Müdîri Hayri Bey¸ çok sevdiğimiz¸ efendiden kibar bir zât idi; mahdûmu Nizâmeddin Sâdi ve Tevfik Beylerle arkadaştık. Âkif Bey’le muârefe için¸ kendilerinin eski dostu Hayri Bey delâlet etti. Üstâd kabul buyurdu; her sabah bize kadar zahmet ederdi ve onun arzu ettiği eserleri …….. okurduk. Eskilerin ‘kırâatü’t-tâlib ale’l-üstâd’ dedikleri şekilde okurduk. Yani talebe okur¸ hoca da dinler ve yanlışları düzeltirdi.” (s. 124)
Bu şekilde başlayan “muârefe” (tanışma) daha sonra ilerlemiş ve Mehmed Âkif’in vefatına kadar da kesintisiz devam etmiştir. Mâhir İz¸ onu artık hep hocası olarak kabul etmektedir. Eserinin çeşitli yerlerinde onu¸ “merhûm fazîletkâr üstâdım” (s. 94)¸ “azîz hocam millî şâirimiz”¸ “Âkif Bey üstâdım” (s. 112)¸ “azîz hocam Âkif Bey” (s. 147)¸ “Safahât şâiri büyük üstâdım” (s. 164)¸ “Mehmed Âkif Bey hocam” (s. 170) şeklinde anmaktadır.
Mehmed Âkif’in esas mesleği baytarlık/veterinerliktir. Ancak o sadece bununla kalmamış birçok bakımdan kendini yetiştirmiştir. Mahir İz’in hâtıralarından onun Arapça¸ Farsça ve Fransızca’yı ne kadar iyi bildiğini; Arap¸ Fars ve Fransız edebiyatına¸ dinî ve tasavvufî konulara ne derecede vâkıf olduğunu¸ bunları başkalarına öğretmek için ne kadar gayret ettiğini anlıyoruz. Bununla ilgili bazı hâtıraları şöyledir :
“….Her sabah bize kadar zahmet ederdi ve onun arzu ettiği eserleri¸ meselâ Şeyh Sâdî’nin Bostan’ını ve tasavvufî bir eser olan Şems-i Mağribî Dîvânı’nı ve Harâbât’tan Farsça müntehebâtı okurduk. Bir aralık Alfonse Daudet’in Değirmenden Mektuplar’ını tavsiye etti¸ ‘Biraz da Fransızcamız ilerlesin’ diye onu okuduk.” (s. 124)
“Sabahleyin bizim ders bitince Balıkesir mebusları Hasan Basri (Çantay) Bey ile¸ beraber oturdukları Müftîzâde Abdulgafûr Efendi ve arkadaşlarına Muallakât 4 okuturdu. Öğleden sonra Meclis’e gelir¸ yerine oturur¸ müzâkere başlayıncaya kadar Fransızca bir eseri tercüme ettiğini görürdük. Gece yatsıdan sonra da yine Tâceddin Dergâhı’nın kıymetli misâfirlerinden Hâriciye Hukuk Müşâviri Münir (Ertegün) Bey’e Hâfız Dîvânı okuturdu.
Bizim evde muallim arkadaşlarımızla her akşam yapılan toplantıya bir gece¸ -bir düğün münâsebetiyle- kimse gelmedi. Ben de yalnız oturmaktansa¸ Dergâh’a gittim. Baktım üstâd bir sedirin üstünde bağdaş kurmuş¸ Münir Bey de karşısındaki yer minderinde diz çökmüş¸ elinde Hâfız Dîvânı okuyordu. Ben kapının yanındaki bir yer minderine oturdum¸ dinlemeye başladım. Münir Bey durakladıkça Âkif Bey gazeli kaldığı yerden alıyor ve ezbere tamamlıyordu. Elinde kitap yoktu….. Ben Âkif Bey’in hâfızasına hayran kaldım. Ertesi sabah gelince bu hayretimi kendisine açtım. “Münir’e onsekizinci okutuşumdur.” dedi. Yani onyedi kişiye daha önce okutmuş.
Âkif Bey ya okur¸ ya okutur¸ ya yazar¸ yahud fıkra söyler veya dinlerdi. Abes ve mânâsız sözden sıkılırdı. Uzatmadan keser¸ başka lakırdıya geçerdi.” (s. 124¸ 125)
“Bir gün Bâbıâlî yokuşunda karşılaştık…. “İkbâl bana Peyâm-ı Meşrık’ı göndermiş¸ ben bir-iki kere okudum¸ güzel kitap. İstersen bir de beraber okuyalım” dedi. Memnuniyetle şükranlarımı bildirdim.” (s. 139)
Mehmed Âkif son derece mütevâzı ve çilekeştir. Mebus olmasına rağmen¸ Ankara’da doğru dürüst bir ev tutmamış veya bir otelde kalmamış¸ misafir olarak Tâceddin Dergâhı meşrûtasında kalmıştır. İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya¸ mükâfat olarak para verileceği için katılmamış¸ fakat ısrarlar üzerine şiirini yazıp teslim etmiştir. Onun şiirinin kazanması üzerine yaşananları Mahir İz şöyle anlatır :
“Marşın kabûlünden sonra meclis muhasebecisi Necmeddin Bey¸ kanunen müsâbakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdî mükâfatı getirdi ise de Âkif Bey¸ “Ben müsâbakaya girmedim; bu para bana âit değildir.” diye reddetti. Fakat muhasebecinin¸ “Kanun metninde mükâfâtın kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edildi; bu para sizindir¸ meclis kasasında kalamaz. Siz usûlen tesellüm edin¸ sonra istediğinizi yaparsınız.” diye ısrâr etmesi üzerine Âkif Bey parayı alıp Sarıkışla Hastanesi’ndeki yaralı gazilere hibe etmiştir.
Seneler sonra bir gün¸ Âkif Bey’in çok samimî ahbâbı olan Erzurum mebusu Gözüyükzâde Ziyâ Bey¸ bu mesele açıldığı zaman bana şu hâtırasını anlattı :
“Yahu sen bu parayı neden almadın? Sırtında palton yok. Üstelik bana da ikiyüzelli lira borcun var; alıp da bari borcunu verseydin.” dediğim zaman¸ merhum sert bir edâ ile¸ “Borç başka¸ bu iş başka.” diye bana mukâbelede bulundu. Halbuki ben¸ Âkif Bey’in karakterini iyi bildiğim halde¸ sırf bir latîfe olsun diye mahsus böyle söylemiştim.” (s.129)
Mehmed Âkif çok çilekeşti¸ sıkıntıdan ve zahmet çekmekten kaçınmazdı; yeni yeni çıkmaya başlayan lüks şeylerden hoşlanmazdı; özellikle yürüyerek gidebileceğini düşündüğü bir yere gitmek için bir vasıtaya binmeyi hiç düşünmez¸ yürürdü :
“Biraz sonra¸ “Haydi bugün seninle Fatin’e gidelim.” dedi. Dârü’l-Fünûn müderrislerinden Kandilli Rasathânesi Müdîri Hoca Fatin Efendi’ye gidecektik. Yola çıktık. Ben iskeleye doğru bilet almak için yürümeğe başladım. “Nereye gidiyorsun?” dedi. “Vapur gişesine.” deyince¸ bana¸ “İki adımlık yer için vapura mı bineceksin?” diye mukâbele etti. “İki adımlık yer” dediği Beylerbeyi ve Çengelköyü geçilecek¸ sonra dağa tırmanılacaktı. Çâresiz boyun büktüm¸ yürümeğe başladık. Ben o güne kadar böylesine uzun yol yürümemiştim. Halbuki kendisi İhsaniye’de otururdu. Yani Üsküdar İhsaniye’sinden kalkar¸ Beylerbeyi’ne kadar yaya gelir ve oradan yine evine aynı şekilde dönerdi. Tramvay için¸ “Tramvay bence vesâit-i nakliyeden değildir.” derdi.” (s. 141)
Mehmed Âkif¸ bu hâtıralardan da anlaşıldığı gibi¸ çilekeş ve oldukça mütevâzıdır. Ama gerektiği zaman mütevâzılığın yersiz olduğu kanaatindedir: Mâhir İz¸ Kâbil Büyükelçiliği kâtipliğinin boşaldığını öğrenir ve o bölgeleri görmek arzusuyla Dışişlerine geçerek oraya atanmak isteğini “hocam” dediği Mehmed Âkif’e açar; o da Meclis başkanı Adnan Adıvar’ı kasdederek¸ “Adnan’a söyleyelim.” der. Âkif bir gün ikisini karşılaştırır ve durumu açıklar. Adnan Adıvar¸ Farsça bilip bilmediğini sorunca Mahir İz¸ mütevâzı bir şekilde¸ “Gülistan’ı¸ Bostan’ı okuduk.” der; o da¸ “Onları herkes gibi biz de mektepte okuduk.” diye cevap verince¸ Âkif¸ “Bu¸ Farsçayı edebiyatıyla bilir.” diyerek durumu düzeltir ve ayrıldıktan sonra¸ “Rast gele tevâzua lüzum yok…” şeklinde azarlar. (s. 112)
Mehmed Âkif din¸ vatan¸ millet husûsunda oldukça hassastır. Mebusluğu sırasında mecliste görüşülen ve kabul edilen bir takım kararlara karşı tepkisizliğe çok üzülür ve tepki gösterenleri takdirle¸ tevâzu gereği kendisini de dâhil ederek diğerlerine şöyle tepki gösterir : “İşte adam onlar¸ Avni Beyler¸ Salâhaddîn Beyler… Bize şeytân-ı ahres derler.” (s. 126)
Mahir İz¸ onun meclisteki durumunu şöyle belirtir :
“O¸ gerektiğinde sözünü sakınmazdı. Her ne kadar alenî celselerde konuştuğu görülmedi ise de¸ hafî celselerde îcâb edince çok konuşmuştu.” (s.126)
Mehmed Âkif’in en büyük hassâsiyeti Kur’ân tercümesi üzerine olmuştur. Mahir İz bu konuyu şöyle anlatır :
“Diyânet İşleri Reisi bulunan Hamdi Aksekili¸ Diyânet Reisliği adına bir Kur’ân tefsiri ve tercümesi yaptırmak istedi. Âkif Bey’e ve muhterem müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’a mürâcaat etti. Âkif Bey¸ Hamdi Efendi’nin tefsiri ile tercümenin bir arada çıkmasını şart koşarak teklifi kabul etti. Âkif Bey’in Hamdi Efendi’nin ilmine îtimâdı vardı. Ben bir kere Ankara’dayken ulemâmız hakkında fikrini sorduğumda¸ bana¸ “Hamdi 5 ve Naim6¸ bunlar sikadandır; ne derlerse öyledir¸ sözleri senet teşkîl eder…
Âkif Bey Mısır’da¸ Hamdi Efendi İstanbul’da çalışmaya başladılar. O sırada Kur’ân-ı Kerîm’in câmilerde mukâbele hâlinde ve namazda Türkçe okunacağına dâir bir şâyia çıktı. Hattâ …. Ali Rızâ Sağman’ın Yerebatan Câmii’nde namazda Türkçe olarak Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okuduğu işitildi; “Selâm verince¸ arkasında cemâat kalmadığını görmüş.” dediler.
Bu havâdis Mısır’a aksedince Âkif Bey telâş göstermiş ve o zamâna kadar Diyânet’e gönderdiği elli sahîfe kadar tercümeyi birçok esaslı düzeltmeler yapacağı bahânesiyle geri istemiş. Aldıktan sonra da mukâveleyi feshetmiş; avans olarak aldığı bin lirayı Hamdi Efendi’ye göndermiş olduğunu işittik. Fakat arkadaşı Yozgatlı Müderris İhsan Efendi’nin ısrarı üzerine tercümeyi Mısır’da tamamladıktan sonra ona tevdî edip¸ “Ölümümden sonra ister başkasına ver¸ istersen yak.” diye vasiyette bulunmuş. Bu hâdise ölümünden sonra dallandı budaklandı. Doğrusunu öğrenmek ne Eşref Edip Bey’e¸ ne Ömer Rızâ Bey’e 7¸ ne de bana müyesser oldu. Bundan birkaç yıl önce İstanbul’a gelen Yozgatlı İhsan Efendi’nin mahdûmu kimyâger Ekmel Bey 8¸ tercümenin yakıldığını söylemişti.”9 (s. 144¸ 145)
Mahir İz¸ Mehmed Âkif’in ölümünden önceki hastalık günleriyle ilgili şunları anlatır :
“Âkif Bey¸ rahatsızlığı artınca (Mısır’dan) İstanbul’a geldi. Prens Halim Bey’in Alemdağı’ndaki çiftliğine yerleşti. Ziyâretine gitmek istedim¸ Üsküdar’dan su arabaları ile Alemdağı’na doğru yola koyuldum. Çiftlik hizâsında arabadan indim. Onbeş dakika kadar yürüdükten sonra vâsıl oldum. Yanına girdim. Yatağa yarı uzanmış¸ normal hâlinde her düşündüğü zaman takındığı tavır ile¸ yani sol eli başında¸ sağ elinin iki parmağı şakağında¸ şişkin karnı yorganla örtülü bir halde gördüm. Çok müteessir oldum. Hoş beşten sonra¸ “Naim’in vefat haberi üstüme dağ gibi yıkıldı.” dedi.
Hastalığı artınca¸ Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’na getirdiler. Orada ziyâretine gittim… Son ziyâretimden yirmibeş gün kadar sonra irtihâl etti. Ben o zaman Beyoğlu Orta Mektebi’nde vazîfeli idim. İşlerin çokluğundan gazete okumağa vaktim yoktu. Bir sabah derse girdiğim zaman çocuklar bana başsağlığı dilediler. “Nedir?” diye sorunca acı haberi söylediler; beynimden vurulmuşa döndüm. Çocuklardan özür diledim ve sınıfı terk ettim… Son vazîfemi îfâ edemediğime çok müteessir oldum.” (s. 145¸ 146)
İstiklâl Marşı ve Safahat gibi ölümsüz eserleriyle dâima yaşayacak olan Mehmed Âkif Ersoy¸ seçtiğimiz çok az sayıdaki hâtıralardan da anlaşılacağı gibi¸ her yönüyle örnek alınabilecek müstesnâ bir şahsiyettir. Allah rahmet eylesin ve makâmını cennet eylesin.

Dipnotlar

1- Bunlardan belli başlıları şunlardır :
Hasan Basri Çantay¸ Âkifnâme¸ Ahmed İhsan Matbaası¸ İstanbul 1966.
Eşref Edib¸ İnkılâb Karşısında Âkif ve Fikret¸ Gençlik Sancıları¸ İstanbul 1940.
Ahmed Cevâd¸ Mehmed Âkif¸ 2. baskı¸ Emek Basımevi¸ Ankara 1953. (Ayrıca 6 defa daha basılmıştır.)
Midhat Cemal Kuntay¸ Mehmed Âkif¸ Kenan Matbaası¸ İstanbul 1939.
Esad Âdil Müstecablıoğlu¸ Mehmed Âkif¸ Ülkü Basımevi¸ İstanbul 1937.
Süleyman Nazif¸ Mehmed Âkif¸ Âmedî Matbaası¸ İstanbul 1924.
2- İrfan Yayınevi¸ İstanbul 1975. Mâhir İz¸ hâtıratını kaydettiği bu eserinde¸ İttihat ve Terakkî dönemine denk gelen Osmanlı'nın son zamanları ile Cumhuriyet'in ilk dönemleri ve daha sonrasıyla ilgili birçok siyâsî¸ ilmî ve edebî konu hakkında bilgiler vermekte¸ onları değerlendirmekte¸ gerektiğinde kritiğini ve tenkidini yapmaktadır. O dönemlerle ilgili konulara merak duyanları aydınlatacak nitelikte¸ okumağa değer bir eserdir.
3- Bkz. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi¸ c. V¸ s. 40¸ Dergah Yayınları¸ İstanbul 1982.
4- Cahiliye dönemi Arap şiirinin en iyileri olduğu için Ka'be duvarına asılan şiirler.
5- Hak Dini Kur'ân Dili isimli tefsirin yazarı Elmalılı Hamdi Yazır.
6- Diyânet İşleri Başkanlığı yayını olan Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercüme ve Şerhi'ni ilk iki cildinin müellifi.
7- Mehmed Âkif'in dâmâdı.
8- ıslâm Konferansı Teşkilâtı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu
9- Başka şahitlerin naklettiklerine göre de tercüme¸ Mehmed Âkif'i vasiyetinin öyle olduğu gerekçesiyle yakılmıştır.

Sayfayı Paylaş