KARA GÜNLERİMİZİN DOSTU KIZILAY

Somuncu Baba

Bilindiği gibi gerek İslâm Tarihi'nin genelinde ve gerekse millî tarihimiz olarak Türk-İslâm Tarihi'nin muhtelif sayfa ve safhalarında¸ farklı yardımlaşma kurumlarıyla karşılaşırız. Bunların çoğu vakıf kuruluşlardır ve kelimelerin tam anlamıyla¸ hayatın bütününü kapsarlar.

Bilindiği gibi gerek İslâm Tarihi'nin genelinde ve gerekse millî tarihimiz olarak Türk-İslâm Tarihi'nin muhtelif sayfa ve safhalarında¸ farklı yardımlaşma kurumlarıyla karşılaşırız. Bunların çoğu vakıf kuruluşlardır ve kelimelerin tam anlamıyla¸ hayatın bütününü kapsarlar. Nitekim atalarımız doğmamış çocuktan¸ ölenlerin mezarlarına kadar¸ bir insanı ilgilendiren hayatın ve hayat sonrasının bütün devreleri için vakıflar kurmuşlardır. Müslüman Türklerin şefkat ve merhametleri¸ canlıların hepsinin Yüce Allah tarafından yaratılmış ve korunmaya hak sahibi oldukları gerçeğinden hareketle¸ hayvanları ve bitkileri de kuşatmış¸ onlar için de vakıflar tesis edilmiştir. Osmanlıları göz önünde bulunduracak olursak¸ klâsik dönemde geçerli olan ve hatta zorunlu olarak zamanın değişimine ayak uydurmakla birlikte¸ Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün de varlığını devam ettiren vakıflar yanında¸ başka bir kısım yardımlaşma müesseselerine de gereksinim duyulduğunu ve bunların kurularak¸ geliştirildiklerini ifade etmemiz yerinde olacaktır.
Biz¸ yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulan bu müesseselerin bir kısmına¸ daha önceki muhtelif yazılarımızda temas etmiştik. Müslüman gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın ülkenin bütün yetim çocuklarına hizmet vermek üzere ilki Midhat Paşa tarafından¸ bugün sınırlarımızdan çok uzakta kalmış olan Niş'te 1863 sonlarında kurularak¸ bütün Osmanlı ülkesi genelinde yayılma imkânı bulan¸ tarihimizin ilk sanat okulları Islahhâneler¸ bu alanda çok dikkat çekici bir örnek oluştururlar. Cemiyet-i Tedrîsiye-i İslâmiye'nin önceleri Kapalıçarşı'da çalışan çıraklara yönelik sabah kursları şeklinde başlattığı çalışmalarının nihaî noktası olan ve Müslüman yetim çocukların okutuldukları¸ döneminin en modern eğitim öğretim kurumu Galatasaray Sultanîsi ayarındaki Daruşşafaka ise¸ 28 Haziran 1873'ten günümüze ve Allah'ın izniyle daha uzak geleceklere kadar hizmetlerini sürdürecek bir diğer örnektir. Faaliyetlerini yardımseverlerin bağışlarıyla devam ettirmektedir. Dârüleytâmlar¸ II. Meşrutiyet'te ortaya çıkan ve gerek Balkan ve gerekse I. Cihan Savaşı'nda kimsesiz kalan çocukları öncelikle barındırmayı¸ sonra da birer meslek sahibi yaparak hayata hazırlamayı hedefleyen kurumlardı. Sivil bir girişim olarak 6 Mart 1917'de kurulan Himâye-i Etfâl Cemiyeti'ni de bu vesile ile hatırlamamız yerinde olacaktır. Günümüzdeki durumu dolayısıyla çoğumuzun yalnızca yaşlılara hizmet ettiğini düşündüğümüz Dârülaceze ise¸ din farkı gözetmeksizin çocuk¸ genç veya yetişkin bütün bakıma muhtaçlara yardım amacıyla kurulan ve 2 Şubat 1896'dan itibaren faaliyetini sürdüren bir diğer sosyal yardım kurumumuzdur.
Genel olarak ülke çapında teşkilâtlanma imkânına kavuşan¸ hiç değilse farklı yörelerinden gelen ihtiyaç sahiplerine hizmet veren bu kurumlar yanında¸ hemen her bölgede kurulmuş çok sayıda mahallî yardım müesseseleri bulunmaktadır ki¸ bunların kısmî bir envanterini vermek için bile¸ ciddî araştırmaların yapılmasının gerektiğine şüphe yoktur. Biz yalnızca örnek olarak hatırlanması dileğiyle birkaçının isimlerini şu şekilde gösterebiliriz. 1911 tarihli nizamnâmesinden tanıdığımız Bayburt Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti¸ 24 Temmuz 1916 tarihinde vakfiyesi düzenlenmiş olan Bursa'nın Çekirge semtindeki İnegöllü-oğlu Hacı Safvet Erâmilhânesi (Dullar Evi)¸ Edremit'te 26 Ocak 1918'de açılan Yetimler Yuvası¸ yine bu devrede Balıkesir'de görev yapan İâşe-i Fukarâ Komisyonu.
Fakat bunların içerisinde hiç şüphesiz Kızılay'ımızın çok özel ve özellikli bir yeri bulunmaktadır ki¸ şimdi onun geçmişine kısaca bir göz atmamız yerinde olacaktır. Kızılay'ın kökleri 11 Haziran 1868'de Mecrûhîn ve Marzâ-yı Askeriyeye Muâvenet Cemiyeti' ne kadar uzanmaktaysa da¸ bu cemiyetin yeterli performansı gösterememesi dolayısıyla esas olarak Kızılay (Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti)¸ 14 Nisan 1877'de dönemin padişahı II. Abdülhamid'in himayesinde kurulmuştur. Fakat bundan sonra da çeşitli nedenlerle ve muhtelif defalar¸ Kızılay'ın çalışmaları yavaşlamış¸ aksamış veya tamamen durmuş¸ bu sebeplerle de onun için yeni başlangıçlar yapılması gerekmiştir. Bu yolda 24 Mayıs 1897 tarihi ikinci kuruluş¸ 20 Nisan 1911 tarihi ise üçüncü ve günümüze kadar hizmetlerinin kesintisiz sürdüğü üçüncü kuruluş olarak değerlendirilmektedir.
Kızılay veya başlangıçtaki ismiyle Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ile ilgili olarak hatırlanması gereken birçok husus varsa da¸ bizim bakış açımızdan ihmal edilmemesi gereken noktalar içerisinde¸ teşkilâtın kuruluş ve gelişmesinde¸ Müslümanlarla beraber -toprakları bol olsun- gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının katkılarının da unutulmaması gerektiğidir. Yani bu insanî çabanın içerisine Müslüman Osmanlı yurttaşları yanında¸ Müslüman olmayan yurttaşlarımızdan da katılanlar bulunmuşlardır. Bir diğer husuş hizmetin gereği olarak ortaya konan güzellikte¸ erkeklerle birlikte kadınların da çok etkili bir biçimde rol sahibi olduklarıdır. Üçüncü konu cemiyetin kendisi için kabul ettiği isimde yer alan “hilâl-i ahmer/kızılay” terimi ve bu terimin göstergesi olan beyaz zemin üzerindeki kırmızı hilâl işareti/resminin genel kabul görür hale gelmesidir ki¸ bu sonuncunun kısa da olsa açıklanması yerinde olacaktır.
Bilindiği gibi başlangıcında Kızılay¸ savaşlarda yaralanan askerlere hizmeti hedeflemişti. Bu haliyle de kendisinden daha önce Avrupa'da kurulmuş olan Kızılhaç organizasyonuyla paralel hizmet vermekte idi. Aslında Kızılay'ın kuruluş ve gelişmesinde¸ Avrupa'da teşkilâtlanan Kızılhaç'ın bir örnek oluşturmuş bulunduğunu ifade etmemiz yerinde olacaktır. Avrupalılar bizden önce düşünmüş ve kurmuş¸ biz de doğrunun böylesi olduğunu kabul etmiş ve benzer kurumu ülkemizde oluşturmuşuzdur. Tabiatıyla burada karşımıza isim konusu çıkmaktadır. Madem bunun ilk örneği Avrupa'da çıkmış ve milletlerarası kabul gören bir kuruluş olarak Kızılhaç isim ve sembolüyle tanınmışsa¸ farklı dinlerdeki milletlerden benzer organizasyonu oluşturanlar da bu isim ve sembolü kabul etmeliydiler. Avrupalılar bunun dinî düşüncelerin uzağında bir konu olduğunu¸ nitekim Çin¸ Siyam¸ Japonya gibi halkı Hristiyan olmayan devletlerin de Kızılhaç isim ve sembolünü kabul ettiklerini ifade etmekteydiler. Halbuki konu bizim açımızdan çok farklı idi. Çünkü biz yüzyıllarca hilâlin gölgesinde yaşamış¸ hilâlin yüceltilmesi uğruna çaba göstermiş¸ haça karşı savaşmış¸ haçı yüceltenlerle cihat etmiştik. Bizim durumumuz ne Çinlilere¸ ne Japonlara ve ne de başkalarına benzerdi. Bu nedenle de 1877'de Kızılay'ın kuruluşuyla birlikte¸ sembol olarak beyaz zemin üzerine kırmızı hilâlin seçilmiş olduğu gerekli yerlere bildirilmiş ve bunun takibi ısrarla yapılarak 1907'den itibaren bütün devletler tarafından kesin olarak kabulü sağlanmıştır.
Kuruluşundan günümüze Kızılay¸ kendisi için belirlenen ulvî hedefler istikametinde¸ çok sayıdaki başarılı hizmette yer almıştır. Onun sıkıntıda bulunanlara¸ katiyen din ve etnik köken ayırımı yapmadan ve hiçbir şekilde karşılık beklemeksizin yaptığı yardımlar¸ dün de bugün de millî sınırlarımızla kayıtlı olmamış¸ bütün insanlığı kapsamıştır. Kuruluş yıllarında savaşlarda yaralanan askerlerin tedavisine öncelik vermesi dolayısıyla¸ Osmanlı son döneminin bütün savaşlarında etkin roller üstlenen Kızılay'ın bu yoldaki faaliyetleri arasında sırasıyla; Doksan Üç Harbi diye isimlendirilen 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi¸ 1897 Osmanlı-Yunan Harbi¸ Atatürk'ün de bizzat katıldığı İtalyanlara karşı Afrika'daki son vatan toprağı Trablusgarb'ı savunduğumuz savaşta¸ Balkan savaşlarında¸ I. Cihan Harbi'nin muhtelif cephelerinde değişik milletlere karşı verdiğimiz savaşlarda¸ nihayet Kurtuluş Savaşı'nda Kızılay'ı hep yanımızda yakınımızda bulduk. Zaman içerisinde Kızılay'ımızın faaliyet alanı hemen bütün sıkıntıları içerecek derece de genişletildi. Artık yangında¸ selde¸ kuraklıkta¸ kıtlıkta¸ sıcakta¸ soğukta… kişilerin veya toplumların üstünden gelmekte güçlükle karşılaştıkları her yerde Kızılay'ımız vardır. Bizler onun şefkat ellerinin¸ ihtiyacımızın olduğu bütün zamanda üzerimizde olacağının huzurunu duymaktayız.

Kaynaklar

1- Seçil Akgün-Murat Uluğtekin¸ “Tarblusgarb ve Hilâl-i Ahmer”¸ OTAM.¸ S. 3 (Ankara Ocak 1992)¸ s. 17-84;
2- Seçil Karal Akgün-Murat Uluğtekin¸ Hilal-i Ahmer'den Kızılay'a¸ Ankara¸ 2000;
3- Zuhal Özaydın¸ “Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti'nin Kuruluşu ve Çalışmaları”¸ Türkler¸ Ankara¸ 2002¸ c. XIII¸ s. 687-698;
4- Mesut Çapa¸ Kızılay¸ DİA.¸ c. XXV¸ s. 544-546.

Sayfayı Paylaş