TOLSTOY: KARIŞIK ÂYİNLER VE TESLİS YERİNE, İSLAM GİBİ SADE BİR DİNE İNANMAK DAHA İYİDİR!

Somuncu Baba

Rus kültürünün önemli isimlerinden birisi sayılan Tolstoy¸ dünya edebiyatında da küçümsenmeyecek bir yere sahiptir.

Rus kültürünün önemli isimlerinden birisi sayılan Tolstoy¸ dünya edebiyatında da küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Onu¸ “Harp ve Sulh¸ Anna Karenina¸ İtiraflar¸ Hacı Murat¸ Diriliş” gibi önemli eserlerinden tanıyoruz. Şöhrete ve servete ulaştığı halde¸ savaşların ve paranın insanı mutlu etmediğini¸ şöhretin getirdiği ilginin yoksula ilaç olmadığını gördü. Kilise¸ iktidar ve asker üçgenine sıkıştırılan ülkesinin problemlerindeki çözümsüzlük yüzünden ümitsizliğe düştü. Acılarını gideremediği halkının tepkisiz tavrına ortak olmak istemedi. Bu yüzden sosyal hayattan çekilip kendisini dine verdi. Hatta onu da aşarak¸ münzevî bir hayat yaşamaya yönelmek istedi. Ne var ki¸ Hristiyanlığın uygulamadaki tutarsızlıkları onun bu dine eleştirel bir tavır almasına sebep oldu. İşin ilginç yanına bakınız¸ Rus Ortodoks kilisesi¸ eserlerinde dinî motifleri kullanan bu adamı¸ Hristiyanlığın açmazlarını dile getirdiği için ‘tanrıtanımaz’ sayarak aforoz etti. O; buna rağmen¸ yeniden Hristiyan mistiklerine has bir hayata yöneldi. Servetini eşi ve on üç çocuğuna paylaştırıp kendi içine dönmek istedi. Yalnızlık¸ bakımsızlık¸ hastalık ve bunların tabii sonucu olarak 1910 yılında 82 yaşında iken ölüm kapısını çaldı.
Tolstoy’un ölümünden bir yıl önce¸ Türk asıllı İbrahim Paşa Ağaoğlu’nun eşinin Tolstoy’a yazdığı bir mektubu vardır. Yazar bu mektuba verdiği cevabında önemli tespitlerde bulunur. H. Ahmet Schmiede’nin bundan on beş yıl kadar önce Türk Edebiyatı dergisinde yayımladığı bu mektubunda Tolstoy¸ Yelena Yefimova (Vekilova)’ya yazdığı cevabında ana hatlarıyla şöyle diyor:
“Sizin oğullarınızın Tatar halkının bilgilenmesine yardım etme arzusunu takdir etmemek olmaz. Böyle olduğu halde (Hz) Muhammed’in dinini kabul etmenin de ne derece lâzım olduğunu da anlatamam.
Müslümanlığın Hristiyanlık karşısındaki üstünlüğüne ve özellikle sizin evlatlarınızın hizmet ettikleri maksadın âlicenaplığına gelince¸ bu konuya bütün kalbimle katılıyorum. Hristiyan ideali ve öğretisini gerçek anlamda her şeyden üstün tutan bir insan için bunu itiraf etmek ne kadar acayip olsa da¸ demeliyim ki¸ Müslümanlığın dış şekline göre Ortodoks kilisesinden kıyas kabul etmez derecede yüksekte durduğuna şahsen ben kesinlikle şüphe etmem. Nitekim¸ eğer bir insan¸ Ortodoks kilisesine mi¸ yoksa İslâm dinine mi ilgi duymak yollarından hangisini seçmek meselesi ile karşı karşıya kalırsa¸ her akıllı insan¸ karışık ve anlamsız bir ilâhiyat kavramı¸ yani üç sıfatlı Tanrı’nın aforoz merasiminin¸ âyinlerin¸ İsa’nın anasına yalvarışlarının¸ azizlerin ve onların merasimle bitmez tükenmez ibadetlerinin yerine¸ şüphe yok ki¸ bir ve tek olan Allah’ı ve Peygamberi olan İslâm dinini üstün tutar…Bu başka türlü de olamaz.”
“Hristiyanlığın Müslümanlıktan üstün olması mümkün değildir!” diyerek mektubuna devam eder ve şu sözleri ekler:
“Bütün dinlerin özetini veren İslâmiyet’i hakikati itiraf eden en elverişli din mevkiinde görmekteyim.”
Tolstoy¸ bu mektubu Paşa’nın Rus asıllı hanımı¸ çocuklarının Müslüman olmasını önlemesi için kendisine yardım etmesini umarak başvurduğu için yazmış. O da¸ âdetâ çocukları buna teşvik etmiş. Tolstoy mektubunu şu tavsiyeyle bitirir:
“Benim düşüncelerimi oğullarınıza iletirseniz¸ bu fikirler¸ onların güzel teşebbüslerinin gerçekleşmesine yarayabilir.” 1
Tolstoy’un bu görüşü bir mektup hatırlatması olarak alınmamalıdır. Bunun kimliğinde oturmuş bir kanaat olduğunu¸ daha sonra onunla ilgili yapılan başka yayınlarda da görmekteyiz. Bunlardan birisi¸ onun ömrünün sonuna doğru 6 yıl kadar doktorluğunu yapan Slovak asıllı Duşan Petroviç Makovitski¸ “1904-1910 Yılları Arasında Tolstoy’un Yanında” adıyla yayımladığı hatıratında¸ bu mektup konusuna da işaret ederek şunları yazar:
“1909 yılı Mart ayının 13’ünde Lev Nikolyeviç Tolstoy bir sohbet sırasında dedi ki: “Bir anneden mektup aldım. Yazıyor ki; çocuklarımın babası Müslüman’dır¸ ben ise Hristiyan’ım. İki oğlum var¸ biri talebedir¸ öbürü ise zabit (subay). Her ikisi de İslâm dinine geçmek istiyor.”
Tolstoy’un bu sözü üzerine Tolstoy’un arkadaşı Sofya Andreyevna¸ “Belki de oğulları çok eşli olmak için Müslüman olmak istiyorlardır”¸ dedi.
Tolstoy: ‘Ne olur ki?..Sanki bizde çok eşliler az mı? Bu mektup hakkında düşünürken benim için çok şey aydınlandı.(Hz.) Muhammed her zaman Evangelizm’in (Hristiyanlığın) üstüne çıkıyor. O¸ insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah’tan başka ilahı yoktur ve Muhammed onun peygamberidir. Burada hiçbir muamma yoktur.’
Sofya Andreyevna; “Hangisi daha iyidir? Hristiyanlık mı¸ Müslümanlık mı?”
Tolstoy: “Benim için açıktır ki¸ Müslümanlık daha iyidir¸ daha üstündür.”
Kısa bir süre düşündükten sonra Lev Nikolayeviç Tolstoy tekrar eder: “Müslümanlık mukayese edildiğinde Hristiyanlıktan üstünlüğü görülür. Müslümanlar bana çok yardım etmiştir.” 2
Tolstoy’un bu anlattıkları¸ İslâm’a birşeyler ilâve eder mi? Elbetteki hayır!… Hatta¸ bunun aksini yapsa da¸ talihsiz birçok Batılı ve yerli aydın gibi körü körüne İslâm’a saldırsaydı¸ o da İslâm’dan bir şey eksiltir miydi? Yine hayır!…
Tolstoy¸ 1874’ten itibaren¸ daha 45 yaşın üzerine yeni çıkmışken Hristiyanlığın temsil ettiği İlâh inancından uzaklaşarak Tek Allah fikrine yöneldi. Bu yüzden Hristiyanlığın teslis akidesine ters düştü. “Anna Karenina” da bu inanç krizinin açık izleri görülür. “Diriliş” adlı romanında bu¸ daha da netleşir. İnançsız ve Allah’a yönelmeden hayatın bir anlamının olmayacağını savunmaya başlar. “İtiraflarım”da¸ içindeki çözülmeyi etraflı bir şekilde anlatırken şunları söyler:
“Ben Ortodoks Hristiyan inancına göre vaftiz edildim ve yetiştirildim. Bu inanç bana çocukluk ve gençlik çağım boyunca öğretildi. Ne var ki¸ on sekiz yaşında Üniversiteyi ikinci sınıftan terk ettiğimde¸ geçmişte bana öğretilen şeylerin hiçbirine artık inanmıyordum. Belli hatıralardan çıkarabildiğim kadarıyla¸ bana öğretilenlere hiç ciddi olarak inanmamıştım.”3
Tolstoy¸ bu ifadelerle başladığı “İtiraflarım”da¸ kendi toplumundaki dinî hayatın anlatım ve öğretimi ile buna karşı insanların aldığı tavrı da¸ bir sosyal olgu olarak dile getirir:
“Benim inançtan kopuşum bizim seviyemizdeki insanlar arasında olağan olduğu şekilde gerçekleşti. Çoğu durumda¸ zannedersem şu şekilde oluyor: Siz de diğerleri gibi¸ dinsel öğretiyle sadece hiçbir ortak yönü olmayan ilkeler doğrultusunda bir hayat değil¸ genel olarak bu öğretiye karşı olan bir hayat sürmektesiniz. Dinsel öğreti hayatınızda bir rol oynamamaktadır. İnsanlarla olan ilişkilerinizde bu öğretiyle asla yüz yüze gelmemektesiniz. Siz de yaşamınızda bu öğretiyi dikkate almıyorsunuz. Dinsel öğreti hayatın çok uzağında ve hayatla ilintisiz bir şekilde dile getirilmektedir. Şayet bu öğretiye tesadüf edilecek olursa¸ o zaman o¸ hayattan kopuk¸ hayatın dışında bir olgudan ibarettir.” 4
Yazar¸ itiraflarının son bölümlerine doğru¸ birkaç cümle ile meseleyi yeniden irdeler:
“Dinî öğretide doğruluk payı olduğu benim için şüphe götürmez bir gerçek¸ ancak şu da kesin ki¸ bu öğretide yanlışlar da var. Bense neyin doğru¸ neyin yanlış olduğunu bulmak ve bu ikisini birbirinden ayırmak zorundayım.” 5
Bu ayırımı da başka bir kitabında yapar:
“Telkine en açık olan küçük çocuklara¸ onlara ne aktarıldıklarına yeterince dikkat etmeyen eğitimciler¸ sözde Hristiyanlığın akıl ve bilgiye ters düşen¸ saçma sapan ve gayri ahlâkî doğmalarını öğretiyorlar. Çocuklara¸ sağlıklı¸ bir zihnin kabul edemeyeceği teslis dogması¸ Üç Allah’ın insan türünün kurtuluşu için yeryüzüne inişi¸ haşri ve semaya yükselişi öğretiliyor. Hem akıl ve çağdaş bilgiye ve hem de insan vicdanına ters düşen bütün bu akideler çocuğun yeni fikirleri kabule açık zihnine çıkmamacasına kazınıyor ve çocuk¸ kuşku duyulmaz hakikat olarak kabul ve tasavvur ettiği dogmalardan doğan çelişkilerin iç yüzünü anlamada tek başına bırakılıyor.” 6
Sadece Tanrı’ya inandığım anlarda yaşamış olduğumu hatırladım. Bu¸ geçmişte nasılsa¸ bugün de öyleydi. Yaşamak için Tanrı’nın varlığının farkında olmaya ihtiyaç duyuyordum. Onu unutmaya¸ ya da onu inkar etmeye göreyim¸ ölüyordum.
Bu canlanma ve ölme de neyin nesi? Tanrı’ya olan inancı yitirdiğimde yaşamıyorum. Şayet O’nu bulmaya yönelik içimde bir umut kırıntısı olmasaydı kendimi çoktan öldürmüştüm. Sadece O’nu hissettiğimde ve bulmaya çalıştığımda yaşıyor¸ gerçekten yaşıyordum. “Daha ne arıyorsun?” diye haykırdı içimdeki ses. “Bu O! O¸ O’nsuz yaşanılamayandır. Yaşamak ve Tanrı’yı bilmek aynı şeylerdir. Tanrı var oluştur.”
“Tanrı’yı arayarak yaşadın mı¸ bir daha Tanrısız yaşayamazsın.” Ve her zamankinden daha güçlü bir şekilde¸ içimdeki ve etrafımdaki her şey aydınlandı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi. Böylelikle intihar etmekten kurtuldum” 7
Tolstoy¸ kendi bunalımlarını aştıktan sonra¸ “Tanrı ama kimin tanrısı?” diye de sorar kendine. Sonunda bütün dinlerin özündeki Tanrı’nın aynı olduğunu görür. Hatta¸ Allah’ın varlığına ulaşma huzuruna rağmen¸ Kilise’nin¸ Kitab-ı Mukaddes’in yanlışlarından kurtulamaz. İtiraflarında bunları da dile getirir: “Bende eskiden nefret uyandıran bir şey şimdi apaçık bir şekilde gözlerimin önündeydi. Köylüler arasında¸ beni iğrendiren o yalan dolana kilise temsilcileri arasında olduğundan daha az rastladığımı görsem de¸ sıradan halkın inancında da hakikatle yalanın iç içe olduğunu anlamıştım. Peki¸ hakikatin kaynağı neydi¸ yalanınki neydi? O sözde kutsal gelenekte ve Kitabı Mukaddes’te yanlış ile gerçek iç içeydi. Yalan ile gerçek de kilise denilen o kurum tarafından kuşaktan kuşağa aktarılıyordu.”8 İşte¸ böyle bir savunma¸ onda İslâm’ı tanıma ihtiyacını doğurmuş olmalı ki¸ yukarıdaki mektupta sözünü ettiğimiz ifadelere ulaşır…
Burada vurgulamak istediğim bir husus vardır: Dışarıdan bir aydın; İslâm’ın bütün detaylarını bilmeyen Tolstoy¸ İslâm’a böyle bakabiliyor da¸ Müslüman ana ve babadan doğan bizim aydınımızdaki bu mânevî buhran nereden geliyor?..
Bir kısım insanlar konfora gömüldükçe¸ kültürden ve daha çok da inançtan uzaklaşıyorlar. Kendisini içinde yaşadığı toplumun bir parçası¸ ancak sorumlu ve yönlendirici etkili bir parçası olarak gören insan¸ farklılığını imtiyaza dönüştüremez!.. O farklılıktan doğan bir bedelin kendisinden beklenildiğini düşünür. Dürüst ve namuslu aydın için bu¸ sosyal bir zorunluluktur… Sanırım¸ Tolstoy¸ dürüst olmanın bir gereği olarak¸ çocukları Müslüman olan anneyi uyarıyor ve “Onların yaptığı şey doğrudur¸ üzülme¸ müdahale de etme” diyor. Hatta¸ bununla da yetinmeyerek¸ kendince önemli gördüğü bazı hadisleri bir araya toplar. Onun¸ dostlarına manevi miras olarak bıraktığı hadisler çok anlamlıdır. 9
Bir yazar¸ üstelik Ortodoks bir yazar¸ peşinden gitmediği bir Peygamber’in sözlerini niye derleyip kitap haline getirerek yayımlar? Aslında bu soruya hepimizin cevap araması gerekir. Kendi dostlarına bu kitapçığı dağıtırken; “Güne bir hadis okuyarak başlayın” diyorsa¸ bunun önemli bir sebebi olmalı.
Bizim dünyamızın dışından iki romancının ve düşünürün bu konudaki tespitleri umarım bizim aydınımızda biraz daha sağduyulu davranışa zemin hazırlar…
İnsanımızın¸ böyle düşüncelerden harmanlanmış şahsiyete sahip aydına ihtiyacı gün geçerek artmaktadır…

Kaynaklar

1- Tolstoy'un Bir Mektubu¸ H.Ahmet Schemiede¸ Türk Edebiyatı Dergisi¸ Eylül 1990
2- Yasnopolyana Kayıtları¸ Cilt 3. s.356; bk. Tolstoy¸ Hz. Muhammed¸ s.58 Karakutu Yayınları¸ İstanbul-2005
3- Tolstoy¸ İtiraflarım¸ s.5. Antik Dünya Klasikleri¸ İstanbul-2005
4- İtiraflarım¸s.6.
5- İtiraflarım¸ s.92. Antik Dünya Klasikleri¸ İstanbul-2005
6- Tolstoy¸ Din Nedir¸ s.51. Akvaryum Yayınları¸ İstanbul-2005
7- İtiraflarım¸ s.74.
8- İtiraflarım¸ s.91
9- Tolstoy¸ Hz. Muhammed'in Kur'an'a Girmeyen Hadisleri¸ bk. Tolstoy; Hz. Muhammed¸ s.24.

Sayfayı Paylaş