KUR'AN'DA ÖRNEK BİR MÜ'MİN OLARAK HZ. İBRAHİM'İN PORTRESİ

Somuncu Baba

Hz. İbrahim’i tanımak¸ aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)’i de tanımak anlamına geliyor.

Hz. İbrahim’i tanımak¸ aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)’i de tanımak anlamına geliyor. Çünkü¸ onun evlatlarından ona en çok benzeyen Hz. Muhammed (s.a.v)’dir (Ahmed¸ Müsned¸ II¸ 282). Onu manen görmek isteyen¸ Hz. Muhmmed (s.a.v)’e (Buharî¸ Enbiya 8)¸ Hz. Muhammed’i seyretmek isteyen de ona bakmalıdır. Aslında¸ bütün peygamberler¸ baba bir kardeşler veya aynı kökten boy atan filizler gibidirler. Aynı deryanın ayrı damlalarıdır. Birisi diğerlerinin nümunesidir. Aynı bahçıvan tarafından¸ özel yetiştirilip bakılan farklı¸ ama hepsi de olgun¸ güzel ve kaliteli meyvelerdir. Aynı gülistanın değişik renk ve koku taşıyan has gülleridir.Bu nedenle¸ Peygamberlik müessesesinin büyük bir temsilcisi ve peygamberlerin atası sayılan Hz. İbrahim’i tanımak çok önemlidir.
Hz. İbrahim¸ Allah’ın birliğine inanmış ve tüm varlığıyla bu uğurda mücadele etmiştir. Bu uçsuz bucaksız kainatın¸ büyüleyici düzeni ve saat misali dakik işleyişiyle bir tek Zat tarafından yaratılıp idare edildiği gerçeğine dayanan Tevhid inancı¸ onun dava ve mücadelesinin eksenini oluşturur. İnsanların sadece Allah’a kulluk etmelerini¸ O’na karşı gelmekten sakınmalarını ister. Eğer bilirlerse bunun kendileri için daha hayırlı olacağını belirtir. Nasıl olur da Allah’ı bırakıp birtakım putlara taptıklarını¸ asılsız sözler uydurduklarını hatırlatır. Gerçek uluhiyetin ölçüsü olarak¸ rızkı elinde tutabilmeyi esas alır. Söz konusu putların onlara rızık vermekten aciz olduklarına dikkat çeker. Besleyip yaşatanın yalnız Allah olduğunu¸ her türlü nimet ve rızkı O’nun yanında aramaları¸ O’na kulluk ve şükretmeleri gerektiğini¸ hesap vermek üzere dönüşün de O’nun huzuruna olacağını belirtir (29/16-17). Böylece Hak Uluhiyetin kapısını gösterir.
Hz. İbrahim¸ davetini¸ babasından başlayarak krala kadar ulaştırır. Ancak¸ halkının az bir kesimi dışında onu dinlemedikleri gibi susturmak için her yönteme başvururlar. Tepkilerini onu ateşe atacak noktaya vardırırlar. Böylesine gerçeğe kapalı ve azgın bir topluluğu terk etmekten başka çaresi kalmaz. Oysa¸ Tevhidi yaymalı ve bu inanca ayna olacak örnek bir topluluk oluşturmalıydı. Bu amaçla Allah yolunda hicret ve yolculuk eder. Önce Harran’a¸ oradan Şam’a oradan da Mısır ve Mekke’ye gider. Gittiği her yerde Tevhid’i yayar. O’nun hicret ve seyahatleri sırf Allah içindi ve O’na doğruydu (29/26; 37/99).
Hz. İbrahim¸ türlü türlü imtihanlara maruz kalmış¸ hepsinden başarıyla çıkmıştır. Ateşe atılma pahasına hak davasından vazgeçmemiş (21/68-70); Allah’ın işareti üzerine biricik yavrusunu annesi ile birlikte çorak bir vadide bırakmış (13/37); yine Allah’ın iradesine tabi olarak oğlunu kurban etmeyi seve seve kabul etmiş (37/102-111); bu üç tutumuyla da eşsiz bir tevekkül ve teslimiyet sahibi olduğunu kanıtlamıştır. Birinci imtihan¸ ateşin adeta bir gül bahçesine dönüşmesiyle; ikincisi¸ temelleri atılan kutsal belde Mekke’nin tüm gerçek mü’minlerin kalp ve kalıplarının kıblegâhı haline gelmesiyle; üçüncüsü de¸ biricik evladı Hz. İsmail’in kendisine bağışlanmakla kalmayıp¸ bir koç gönderilerek¸ kurbanın onun güzel bir sünneti olarak tüm inananlara hediye edilmesi¸ böylece kesilen her kurbandan tam bir sevap hissesinin onun ruhuna da ulaşması ve İbrahim ağacının İsmail dalına Hz. Muhammed (s.a.v) gibi insanlığın en olgun ve en mükemmel meyvesinin takılmasıyla ödüllendirildi.
O her yönden örnek ve önder insandı. Bunun için gerekli her türlü donanıma sahipti. Onu Allah seçmiş (Kur’ân¸ 2/130)¸ (tâ küçüklüğünde) rüşdünü vermiş (21/51); basîret sahibi kılmıştı (38/45). Yani¸ ona doğru yolu göstermiş; sağlıklı düşünme¸ delil bulup getirme yeteneğini vermiş; yolunu aydınlatmış ve sapmalardan koruyarak kararlı bir şekilde yürümesini sağlamıştı. Bu sayede o¸ olaylara hikmetle bakar¸ derin kavrayış sergilerdi. İleriyi görür¸ isabetli kararlar alırdı.
Bu önderlik yönü¸ zorlu imtihanlardan da geçirdikten sonra bizzat Yüce Allah tarafından dile getirilmiştir. Hatta¸ bu niteliğin kendisine verildiği müjdesini aldığında¸ soyuna da tanınmasını dilemiş¸ fakat¸ “Vaadim zalim olanları kapsamaz” (2/124) ikazıyla karşılaşmıştı.
Onu örnek alan mü’minler de tıpkı onun gibi¸ fıtrî zeka ve yeteneklerini dejenere olmaktan korumakla kalmayıp geliştirmeli¸ çevrelerine hikmet ve ibret gözü ile bakmalı¸ düşünce ve kanaatlerinde delile dayanmalı¸ yollarında da kararlı ve tavizsiz olmalıdırlar. İbrahimî mü’min¸ “Uydum kalabalığa!” diyemez. Kendinin ve toplumunun inanç ve gidişatını sorgular. Delil ve kesin bilgiyle donandıktan sonra tavrını net bir biçimde ortaya koyar. Olumsuz hâdise sellerinin karşısına dikilip akışını olumluya doğru değiştirmeye çalışır. Bu uğurda¸ sıkıntıyı da göze alır. Kur’ân¸ Hz. İbrahim’in ve dönemindeki izleyicilerinin bu örnek tavrına peşpeşe iki defa dikkat çeker (60/4¸ 5).
Hz. İbrahim¸ fikir ve eylem yönünden kabına sığmayan¸ sürekli kendini geliştirmek isteyen bir karaktere sahipti. Bunun için kâinatı çok iyi gözlemleyerek tabiat kitabını okur¸ inancını bile daha ileri mertebelere doğru yükseltmeye çaba gösterirdi. O¸ güneş¸ ay¸ yıldız gibi gök cisimlerine de tapan halkına¸ bu nesnelerin ne kadar büyük¸ yüce ve gizemli görünseler de batıp kaybolmaya mahkum birer fânî olduklarını¸ dolayısıyla tanrı olamayacaklarını göstermek için tefekkür ve delil kullanmada bizzat onların önünde yürümüştür (6/74-80). O¸ inancını da somut bilgi düzeyine yükseltmeye çalışmıştır. Bunun için Rabbinden¸ ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini dilemiş¸ “İnanmıyor musun?” sorusuna¸ “Bilakiş kalbimin tam tatmin olması için” cevabını vermiştir. Allah da¸ dört adet kuş yakalayarak önce kendisine iyice alıştırmasını¸ sonra onları keserek etlerini parçalayıp karıştırarak etraftaki her dağın başına bir parça koymasını¸ ardından onları çağırmasını söylemiş¸ Allah’ın kudret ve hikmetiyle kuşların dirilip hızla kendisine koşacağını bildirmiştir (2/260).
O¸ davet ve mücadelesinde çok zeki ve hikmetli davranmış muhataplarının anlayacağı dilden cevaplar vermesini bilmiştir. Mesela¸ halkının kutsallaştırdığı birtakım şekil ve heykelleri kastederek¸ “Dua ettiğinizde sizi işitirler mi? Yahut¸ size faydaları veya zararları olur mu?” (26/69-77) diye düşünmeye sevketmiştir. Yine¸ “Nedir şu karşısına geçerek tapınıp durduğunuz timsaller (heykel ve resimler)?” sorusuyla inançlarını sorgulamaya davet etmiş¸ “Biz babalarımızdan böyle gördük” cevabıyla karşılaşınca¸ “Siz de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” demiştir. Putların tanrı olmak şöyle dursun¸ kendilerini savunmaktan bile aciz olduklarını ispat için¸ gizlice puthaneye girip en büyüğü hariç hepsini kırdıktan sonra halkıyla kendi arasında geçen şu konuşma da ilginçtir: “Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?” dediler. “Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!” dedi. Bunun üzerine¸ kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) “Zalimler sizlersiniz¸ sizler!” dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: “Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun”¸ dediler. İbrahim: “Öyleyse¸ dedi¸ Allah’ı bırakıp da¸ size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?” (21/59-67).
Hükümdarlık ve zenginliğinden dolayı şımararak Rabbi hakkında kendisiyle tartışmaya gireni (Kral Nemrut’u) ikna ve susturma yöntemi de ilginçtir: “İbrahim: Rabbim¸ hayat veren ve öldürendir¸ demişti. O da: (iki adamından birini öldürüp diğerini salıvererek) İşte hayat veren ve öldüren benim¸ demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir¸ dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı” (2/258).
Bununla¸ koca güneşi nurdan bir mürekkep hokkası gibi kullanıp¸ yeryüzü sayfasında her mevsim¸ her yıl ve her asırda sayısız bitki¸ hayvan ve insan çeşitlerini satır satır yazan; doğup batarken ışığının ipliğiyle türlü türlü canlı vücutlarını ilmek ilmek dokuyan bir mekik gibi kullanan Büyük Sanatkârı tanımasına yardımcı olmaya çalışmıştır.
O müslimdi. Yani¸ özü ve sözü ile Allah’a tam teslim olmuş bir kimse idi. Tüm peygamberlerin ortak yolu olan İslâm Dinine mensuptu. Şirk kokan hiçbir din ve inançla ilişkisi yoktu (3/67). Bizzat kendisi¸ “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti (2/131). Değil mi ki Allah¸ kâinatta canlısıyla cansızıyla her biri kudret ve büyüklüğüne bir işaret olan tüm varlıkların sahibi¸ geliştiricisi ve çekip çeviricisidir; zerreden güneşe¸ mikroptan file¸ sinekten kartala kadar her varlığın¸ emrine boyun eğip teslim olduğu Zat’tır. Öyleyse¸ gönüllü olarak da O’na teslim olmaktan başka yol yoktur.
O halîmdi (9/114; 11/75). Öfkesini yenebilen¸ nefsine hakim olan¸ değişik şartlarda dengesini yitirmeyen¸ hiddet ve düşmanlık karşısında bile soğukkanlı ve sakin davranabilen¸ hoşgörülü ve akıllı bir kimseydi.
O “Evvah”tı (Tevbe¸ 114). Bu deyim¸ ince kalpli¸ yufka yürekli¸ bağrı yanık¸ aşık adam olarak ifade edilebilir.
O “Münîb”ti (11/75). İlâhî sanatın eşsiz güzellikleri üzerinde derin düşüncelere dalarak gönlünü Hakk’a veren ve Allah korkusundan âdeta titreyerek¸ büyük bir alçak gönüllülükle her an O’na yönelen kimseydi.
O “Hanîf”ti. Allah’ın doğuştan verdiği yapısını¸ inanç ve istidat potansiyelini dejenere etmeyen¸ fıtrî olan inancını koruyandı. Sapkın inançlara iltifat etmeyip sürekli Hakk’a ve gerçeğe yönelendi. Allah’ı bir tanıyıp dosdoğru yolda gidendi.
O çok konukseverdi. Türkçemizde sıkça kullanılan¸ “Halil İbrahim Sofrası” ve “Halil İbrahim Bereketi” gibi deyimler¸ onun misafiri çok sevdiğini ve varını yoğunu başkalarıyla paylaştığını¸ bunu yaptıkça da nimet ve sofrasının bereketlendiğini belirtir. Hadiste de¸ o “Ebu’d-dayf=Misafir babası¸ onları çok seven” olarak adlandırılmıştır (Muvatta’¸ 1667). Mesela¸ insan kılığında kendisine gelen ve tanımadığı bir grup melekten söz eden ayette (51/24-27) misafirperverliğinin bazı ip uçlarını yakalayabiliyoruz: Kapısı gelenlere devamlı açık olduğu için misafirlerin izin istemelerinden söz edilmemiş. Onları hiç tanımadığı halde¸ aç veya tok olduklarını bile sormadan hemen yemek getirmiş. Bunu da semiz bir dana kebabı ile yapmış. Kendisi bizzat hizmet etmiş.
O “Sıddık”tı (19/41). Yani özü sözü dosdoğruydu. Doğruluk her peygamberin birinci vasfı olduğu halde¸ Allah özellikle Hz. İbrahim’i bununla anarak¸ doğruluk ve sadakatinin zirvede olduğuna işaret ediyor.
O kalb-i selim sahibiydi (37/84). Yani¸ gönlü Allah’tan başka her şeyden arınmış¸ kalbi sadece Dostunun sevgisiyle dolu¸ gönül ehli bir zattı.
O çok vefalıydı. Dostluğun gereklerini eksiksiz yerine getirdiğini belirten “Vefâ” deyimi onun için kullanılmıştır (53/36-37).
O¸ “Tek başına bir ümmet”ti (16/120). Döneminde dünyada Tevhid sancağını taşıyan tek Müslüman idi. Normalde bir ümmet tarafından yürütülebilecek bir görevi tek başına yerine getirdiği için bir ümmet sayılırdı. Tüm mü’minlerin¸ onun bu üstün ahlakına özenmeleri ve tek başına kalsalar da onun gibi tevekküllü¸ cesur¸ kararlı¸ samimi¸ teslimiyetli ve iradeli olmaları gerekmektedir.
O¸ nimetlere şükrediciydi (16/121).
Bazı duaları: “Ya Rabbi¸ bana hüküm (ve hikmet) ver ve beni hayırlı kulların arasına dahil eyle! Gelecek nesiller içinde hayırla anılmayı nasip eyle bana! Beni nimetlerle donatılmış Cennete varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla (ona tövbe ve iman nasip et)¸ zira o yolunu şaşıranlar arasında. İnsanların diriltilip bir araya toplandığı mahşer günü rüsvay eyleme beni! O gün ki¸ ne mal¸ ne mülk¸ ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey¸ Allah’ın huzuruna getirilen temiz bir gönül olur” (26/83-89). “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık¸ sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız. Rabbimiz¸ inkarcılar için bizi fitne (sebebi) kılma! Affet bizi¸ Rabbimiz. Şüphesiz Sen¸ izzet ve hikmet sahibisin” (60/5). “Rabbimiz¸ hesabın yapılacağı gün¸ beni¸ anne-babamı ve mü’minleri bağışla” (14/41). “Rabbim¸ bana salihlerden bir evlat armağan et” (37/100). “Rabbim¸ beni namazı(nda) sürekli kıl¸ soyumdan olanları da. Rabbimiz¸ duamı kabul buyur.” (14/40).

Sayfayı Paylaş