HOŞGÖRÜLÜ OLMANIN ÖNEMİ

Hoşgörü¸ kişinin benimsemediği bir düşünce ve davranışı da anlayışla karşılayarak¸ ona hoş bakabilmesidir. Her insan¸ başkalarından hoşgörü ve saygı bekler. Hoşgörülü ve mutlu bir hayat sürebilmek için insanların birbirlerinin farklılıklarını¸ hata ve kusurlarını hoşgörüyle karşılayıp¸ anlayış göstermeleri gerekir.

Hoşgörü¸ kişinin benimsemediği bir düşünce ve davranışı da anlayışla karşılayarak¸ ona hoş bakabilmesidir. Her insan¸ başkalarından hoşgörü ve saygı bekler. Hoşgörülü ve mutlu bir hayat sürebilmek için insanların birbirlerinin farklılıklarını¸ hata ve kusurlarını hoşgörüyle karşılayıp¸ anlayış göstermeleri gerekir. Özellikle gün geçtikçe daha da küçülen “büyük bir köy“ olmaya doğru ilerleyen günümüz dünyasında farklı kitlelere¸ farklı dinlere¸ mezheplere¸ siyasi görüşlere ve ırklara mensup insanların iç içe yaşama zorunluluğu kaçınılmaz görünmektedir. Ülkeler¸ gittikçe artan bir şekilde ortak siyasi ve ekonomik birlikler oluşturmakta¸ kendilerini gittikçe küçülen dünyada daha güçlü bir şekilde var etme mücadelesi vermektedirler. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti olarak biz de Avrupa Birliği’ne üye bir ülke olmaya çalışıyoruz. Böyle bir ülkenin insanları olarak¸ hoşgörüye her zamankinden daha fazla ihtiyaç olacağı ortadadır. Çünkü hoşgörü¸ karşılıklı anlayış ve saygı ortamı oluşturmanın gereğidir. Hoşgörüye layık olabilmek için¸ aynı hoşgörüyü karşındakine gösterebilmek gerekir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz: “Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz.” buyurmuştur.
Şüphesiz ki hoşgörü¸ öncelikle en küçük sosyal grup olan aile bireyleri arasında başlayıp¸ tüm toplum bireyleri ve daha sonra da toplumlararası ilişkilerde etkin olmalıdır. Kendi çocuğuna tahammül edemeyen¸ kendi arkadaşlarına karşı affedici olamayan¸ aynı ülkenin insanlarına hatta aynı dinden insanlara karşı bile hoşgörü geliştiremeyen kimseler¸ tüm insanlığa hoşgörü gösterebilme yürekliliğini nasıl gösterebilirler? Oysa tüm insanları Hz. Adem’in neslinden gelmeleri hasebiyle kardeş bilerek¸ herkese hoşgörülü olmak yüce dinimizin emri gereğidir. İnsanlara kendi görüş ve inançlarımızı dayatma hakkımız yoktur. Nitekim Yüce Allah Hz. Muhammed (s.a.v)’e şöyle seslenir;
“ Öyle ise sen öğüt ver ! Sen ancak öğüt vericisin. Sen onların üzerinde bir bekçi¸ bir jandarma değilsin !” ( Ğaşiye¸ 19-22)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de bir hadisinde şöyle buyurur : “ Arabın aceme¸ acemin araba bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır. Takva ise kalptedir.” ( Veda Hutbesi )
Hadisten anlaşıldığı gibi¸ başkaları üzerinde üstünlük iddiasında olmamız için bir neden yoktur. Üstünlüğün ölçüsü olan takvanın¸ yani Allah’a hakkıyla kul olmanın¸ ona hakkıyla iman etmenin ölçüsü ancak kalptir. Kalpleri ise ancak Allah bilir. Bu yüzdendir ki¸ biz Müslümanlar insanlara bakışta “ her geçeni Hızır bil !” deriz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)¸ hoşgörülü ve insanlarla iyi ilişkide olabilmeye dönük bir hadisinde şöyle buyurmuştur :
“Müslüman başkalarıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kimsedir. Geçimsiz kimsede hayır yoktur.”
Dünyada bunca farklı insan ve bir çok kültürlerin olması aslında problem olmak bir yana¸ bir zenginliktir. Bir nevi renk renk çiçek açmış bir bahçeyi andırır. Hatta Kur’an’a göre¸ bu durumu gerçek anlamda değerlendirenler için çeşitli dersler ve güzellikler vardır. Konuyla ilgili ayette bu durum şöyle ifade edilir :
“O’nun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması ¸ dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda¸ bilenler için ibretler vardır.” ( Rum¸ 22 )
Dinde zorlama yoktur. Dine girmek için zorlama yetkisi Hz. Peygamber (s.a.v)’e bile verilmemiştir. Nitekim Kur’an’da Peygamberimize hitaben:
“Sen ne kadar istesen de¸ insanların çoğu inanacak değillerdir.” buyurulur.
Yine dinimiz bizlerden¸ Hristiyan ve Yahudilere karşı da hoşgörülü olmayı ister. Ayette ;
“ Bize indirilene ve size indirilene de inandık. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir. Biz de O’na teslim olanlardanız.” buyurulmuştur.
Konuyla ilgili olarak şu olayı da aktarmak istiyorum. Hz. Ömer bir gün kapıda¸ bir dilenci âmâ (gözleri görmeyen) görür. “ Hangi dindensin?” diye sorar. Dilenci ; “ Hristiyan’ım” der. Bu kez Hz. Ömer ; “ Niçin dileniyorsun?” diye sorar. Dilenci ; “ Cizyemi (Vergimi ) ödemek için” der. Hz. Ömer¸ hazine görevlisini görevlendirir¸ adamın vergilerini kontrol ettirir. Daha sonra “ Sadakalar ancak fakirler¸ miskinler içindir” ayetine Ehl-i Kitabı da katar ve ondan imkânı olmadığı için cizyeyi kaldırır.
Her zamankine göre daha fazla muhtaç olduğumuz hoşgörüyü hayatımızdan eksik etmeyelim. Yunus Emre’nin şu çok bilinen ama bir o kadar da tekrarında yarar gördüğüm ve her birimizin ilke edinmemiz gereken sözleriyle yazımı noktalıyorum:
Yaradılanı severim
Yaradandan ötürü

Sayfayı Paylaş