KUYU

Somuncu Baba

Hasan Dayı elindeki kazmayı bir kenara bıraktı. Nasırlı elleriyle alnına biriken ter tanelerini sildi. Sonra iki eliyle belini tutup geriye doğru yaslandı.

Hasan Dayı elindeki kazmayı bir kenara bıraktı. Nasırlı elleriyle alnına biriken ter tanelerini sildi. Sonra iki eliyle belini tutup geriye doğru yaslandı. Sabahtan bu tarafa kazma sallamak belini ağrıtmıştı. Dinlenmek için yanındaki dut ağacının gölgesine oturdu. “Hatır için böyle bel ağrısı da çekilir mi? Dünürüm olmasa gelmezdim” diye düşündü. Başındaki kasketi çıkarıp¸ toprağın üzerine gelişi güzel attı. Pantolon cebinden mendilini çıkararak¸ saçsız başındaki terleri sildi. Eliyle başının yanında¸ kulaklarının üzerindeki saçları tarar gibi düzeltti. Esmer yüzü güneşten daha da kararmıştı. Eski bir kuyu kazıcısıydı. Yaşlanması ve bel ağrıları yüzünden dört yıldır işe çıkmıyordu. İyi ağaç aşılamasını bildiği için¸ bağlara aşı yapmaya giderek geçimini sağlıyordu. Dikme dikmek ve ağaç budamak gibi işlere de çıkıyordu bazen. Dünürü Hacı Recep beyin hatırını kıramayıp¸ on yıldır kapalı olan bir kuyuyu açmaya gelmişti. Son zamanlarda dünürü bağcılığa heves sarmıştı. Her Pazar çocuklarını ve torunlarını alır¸ Hacılar ilçesinin altındaki babadan kalma Eğribucak bağ evine gelir¸ akşama kadar otururdu. Recep Bey emekli olduktan sonra Hacca gidip gelmiş¸ boş zamanlarını geçirmek için kendini toprağa vermişti. Babadan kalma bağı bir güzel gördürmüş¸ evini tamir ettirmiş¸ bu yaz da göçmeye karar vermişti. On yıldır göçülmeyen evin kuyusu da köreldiği için Hasan Dayıya iş düşmüştü. “Aman” demişti dünürü¸ “etme eyleme¸ evi suvattım¸ bağı bellettim. Bir kuyu kaldı. Onu da sen hallediver.” Yüzüne duramamış peki demişti. Eskiden olsa hiç tınmazdı. Ama yaşlanmıştı artık. Zor geliyordu kuyu kazmak. Hem eskiden her kuyu kazışında bir umut vardı içinde. Bir altın¸ maden¸ yada bir gömü bulabilmenin umudunu taşımıştı yıllar yılı içinde. Hevesle çalışırdı o zamanlar. Her açılan kuyunun sonunda bu hevesi söner¸ umutları yıkılırdı. Ama yılma bilmezdi. Yeni bir kuyuya¸ yeni bir umutla sarılır¸ hepsinden de eli boş dönerdi. Kızmıyordu her kazışında umutlarının yıkılmasına. Zaten hiçbir şey bulacağını da sanmıyordu. Sadece işine yeni bir heyecan ve zevkle sarılmasına sebep olduğu için besliyordu umutlarını.
Mayıs ayında olmalarına rağmen sıcak çekilir gibi değildi. Gölgesine sığındığı dutun tepesine baktı. “Bu yılda amma dut var” diye söylendi belli belirsiz. “yaz olsa da şunlardan yeseydik. Eğribucağın kadayıfı derler bunlara.” İç geçirdi. Cep saatini çıkarıp baktı. “Ohoo” dedi¸ “öğle okunaklı bir saat olmuş.” Yerinden kalktı. “Ara vermişken namazı kılsam iyi olur” diye düşündü. Sabahleyin dünürünün komşusu Durmuş Emmiden aşırma alarak¸ yine onun kuyusundan doldurduğu ıbrığını eline aldı¸ kollarını sıvadı.
Namazı kıldıktan sonra bir sigara yaktı. Karşısında bir tablo gibi duran Erciyes'e baktı.
“Amma da heybetli maşallah. Şu Erciyes'te Gayseri'mizin gururu canım” diye mırıldandı. Sigarasından bir iki nefes çekip attı. “Aç karnına da hiç içilmiyor” dedi. Nerede kalmıştı dünürü? “Öğleyin sana yemek getiririm¸ gelirken de torunlarımı alırım yanıma¸ bağda oynarlar” demişti. “Herhalde birazdan gelirler” diye düşündü. İşe başlamak için tekrar kalktı. Erciyes'ten gelecek sel suyuyla kuyuyu doldurmak için işi bir an evvel bitirmesi gerekti. Kazmayı alıp yeniden sallamaya başladı. “Bir bağ tuttum Eğribucak'tan¸ üzümünü yiyemedim sarı sıcaktan” diye bir türkü tutturdu. Kazmayı vurdukça kırılan taşlar¸ yandaki küçük deliklerden¸ kuyunun derinliklerine düşüyor¸ “Güm” diye sesler çıkarıyordu. Bir hayli çalıştıktan sonra doğrulup tekrar terini sildi. Kulakları gelen Hacılar otobüslerinin sesindeydi. Her gelen otobüse “Herhalde bundadırlar” diye umut bağlıyor¸ sonra da otobüsün uzaklaşan gürültüleri arasında kızıp duruyordu. “Aç karnına da hiç çalışılmıyor” diye söylendi. “Acep kızım mı hastalandı ola ki” diye düşündü. Kızının hastalığını hatırlamak canını sıktı. Arada bir kriz halinde gelen baş ağrılarından muzdaripti kızı. Damadı Hüseyin göstermedik doktor koymamış¸ bir netice alamamıştı. Ankara Hacettepe hastahanesine kadar hepsine de götürmüştü. Bir keresinde kızının krizine rastlamıştı da¸ bayağı korkmuştu. Başını yerden yere vuruyordu. O hastalanınca torunları Metin'le Melâhat de korkuyor¸ “anne anne” diye ağlaşıyorlardı.
Bir sigara daha yaktı. Bu kez açlık demeden sigarasından derin derin çekti. Başını “velahavle” diyerek sağa sola salladı. Oynattığı taşları eliyle kaldırıp yan tarafa koydu. Kuyunun eskiden var olan deliği iyice büyümüştü. İçerden serin bir hava yüzüne vurdu. Eğilip aşağı doğru baktı. Gözleri kuyunun derinliklerinde parlak bir şey gördü. Daha dikkatlice baktı. Aşağıda parlayan bir şey vardı ama¸ kestiremiyordu. Eskiden kalma bildik bir heves bir anda içini kapladı. Küllenmiş umutları yeniden kıvılcımlandı. “Yıllar sonra da olsa boş hayâller gerçekleşemez mi” diye düşündü. Eğilip iyice görmek istedi. İki elini oynattığı taşa koyup kuyuya abandı. Başını kuyudan aşağı doğru sarkıtıp baktı. Oynak taşlar bir anda vücudunun ağırlı ile kayıp¸ Hasan Dayı ile birlikte aşağıya umuda doğru yuvarlandı. Serin kuyunun içinde¸ gözlerine parlayan şeye can havliyle ellerini uzattı. Sımsıkı yakalayıp kendine doğru çekti. Torunları Metin ve Melahat'in bağa geldikleri zamanlar oynarken kuyuya düşürdükleri¸ tenekeden yapılma¸ üzerleri yaldızla kaplı parlak beşlilerini gördü ve gözlerini yumdu.

Sayfayı Paylaş