HZ. MUHAMMED (S.A.V)'İN YOLUNDA

Somuncu Baba

Amerikan North Carolina ve İspanya Sevilla üniversitelerinde hocalık yapan Carl W. Ernst¸ “Hz. Muhammed (s.a.v)’in Yolunda” adıyla bir kitap yayımladı.

Amerikan North Carolina ve İspanya Sevilla üniversitelerinde hocalık yapan Carl W. Ernst¸ “Hz. Muhammed (s.a.v)’in Yolunda” adıyla bir kitap yayımladı. Bu kitabın Türkçe baskısının yayına girmesi dolayısıyla ülkemize geldiğinde¸ kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevap anlamlıdır.
Batılıların bizi içine sıkıştırdığı bir deli gömleği vardır. Onlar sık sık¸ “İslâm'da demokrasi var mı?” diye bizi hesaba çekmeye kalkarlar. Bir kısım aydın da aynı güdümde olmanın talihsizliği ile sanki yaşadığı bu İslâm kültür ve medeniyet'inin dışındaymış gibi¸ bu şablon soruyla üstelik hesaba çekmenin de sınırını aşarak saldırıya geçerler. İşin ilginç yanı¸ bu soruyu bu defa bizimkiler Ernst'e yöneltmişler. O da karşı bir soru ile cevabına başlamış: “Musevîlikte ve Hıristiyanlıkta Demokrasi var mı?” Arkasından şunları eklemiş:
“Biz bu soruyu¸ diğer dinlere sormuyoruz da neden Müslümanlara soruyoruz? Çok saçma!.. İncil'de demokrasi yok. Demokrasi üç yüz yıllık modern bir tecrübe. Dinden değil¸ insanın gelişmesinden kaynaklanıyor. Bu soruları Batı Medyası ve yeni sömürge düzeni soruyor ve kışkırtıyor!..” 1
Aslında insanlarda sosyal uyumluluğu sağlayan demokrasi değil¸ dindir. Din¸ ferdin davranış ve tasarruflarını¸ toplumun ortak kabulleri çerçevesine taşır. Demokrasi'yi sosyologlar¸ “Halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlıyorlar. Amerika'da demokrasi üzerine bir seri konferanslar veren bilim adamı A.D.Lındsay¸ daha sonra bu konuşmalarını “Demokrasinin Esasları” adıyla kitaplaştırdı. Kitabını da şu cümlelerle tamamlar: “Demokrasi hakkında rahatlatıcı bir iyimserliğe kapılmak geçmişte çok zararlar vermiştir. Ama bu iyimserliğin yerini¸ hayal kırıklığına uğramışlıktan doğan bir kötümserliğin alması daha da kötüdür. Korkuya¸ dehşete düşmek için çok sebep vardır ama¸ ümitli olmak için de birçok mantıkî sebep bulunmaktadır. Geçmişte demokrasiyi sanki bir sihir ve insan tabiatını yöneten basit kanunlara karşı¸ muafiyeti olan bir şeymiş gibi düşünmekten ve demokrasiyi doğmalaştırmaktan epey sıkıntı çektik. Demokrasi bir inanç ifadesidir. Ama bu inanç bir mantığa dayanmalıdır.”2 “Bu anlayışı paylaşan J.J. Rousseau “Toplum sözleşmesi” isimli eserinde¸ soyut bir kişisellik görüşünden hareket etmekte ve neticede sosyal uyumluluğu genel istek efsanesinin dışında görmemektedir. “Bu görüşün tarihi gelişimi¸ parlamentolar ve siyasi partilerle şekil almış ve iktidarların başkalarına devredilmesi yahut satılması sonucu “demokrasi” adına ortaya bir karikatür çıkmıştır. Halkların¸ yöneten iktidarlara iştirak etmeleri şu anda bir hayal ve bir uyuşturmadan ibarettir.” 3
Batı'da demokrasi kültürünün altyapısı böylesine ibret alınacak malzeme ile doluyken¸ demokrasinin bu ayıbına bakmayanlar¸ İslâm'da demokrasi arama vehminden kurtulamazlar. Çünkü¸ “en iyi savunma saldırı”yla başlamaktadır.
Yazar¸ işin bu cephesinin farkında olduğu için kendisine yöneltilen soruya oldukça anlamlı bir cevap vermektedir: “Bu soruları Batı medyası soruyor ve kışkırtıyor!”
Burada bu kışkırtmanın perde arkasına da bakmakta fayda vardır:
Yahudilik bugün İsrail'de dar bir alanda ama dünya siyasi yelpazesi içerisinde etkin bir yere sahiptir. Devlet teokratiktir. Museviliğin şeriatına göre yönetilmektedir. Seçimler yapılıp iktidarlar değiştirilse de¸ hiçbir iktidar Tevrat'ın temel prensiplerinin dışında hareket edemez…
Hıristiyanlık¸ üç asır öncesine kadar hakim bir siyasi otorite idi¸ 'bugün minimum uygulamasını Vatikan'da gördüğümüz' bir devlet mekanizması vardı. Batılı ülkelerde Krallar olsa da¸ söz kilisenindi. Mutlak otorite kilisenindi. Bossuet¸ 16. Louis'in monarşik mutlakıyetini savunurken¸ Kralı “Allah'ın yeryüzündeki kaymakamı” sayması da Kralın gücünü kiliseye dayamak mecburiyetinden doğmuş bir sığınmaydı.
Şimdi isterseniz İslâm'ın bu konudaki temel ölçülerine bakalım:
Hz. Muhammed¸ çıktığı bütün savaşlarda¸ etrafındaki insanları toplayarak onlarla tartışıp öyle karar almıştır. Aslında¸ Vahyin denetim ve yönetimindeki bir Peygamberin çevresine böyle şeyleri sorma zorunluluğu da yoktur. “Allah böyle diliyor” der¸ ve kendi düşüncesini tatbik edebilirdi… Onun bu alandaki en çarpıcı örneği ise¸ ölümüne doğru¸ yerine herhangi bir atama yapmaması ve bunun seçimini halka bırakmasıdır. Daha da önemlisi¸ İslâm'da dört ana kaynağı¸ “Kitap” ve “Sünnet”ten sonra yer alan “İcma-i Ümmet”in¸ yani Salih¸ iman sahibi Müslümanların dinî bir konuda görüş birliği etmelerine izin verilmesi¸ dinin özüne zarar vermeden halkın kendi kendine ihtiyaç duyduğu konularda karar verme yetkisini dinî bir yükümlülük olarak görmesidir. Bunun içindir ki¸ Yahudilik ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi¸ İslâm'da “Din Adamları Sınıfı” diye bir imtiyazlı topluluk oluşmamıştır. Ehli Sünnet düşüncesi¸ daha sonra ortaya çıkan¸ “İmamiyye” düşüncesine bu yüzden karşı durmuş ve “Şia”nın dinî meşruluğunu tartışmıştır.
Dinin yapısındaki bu realiteden haberi olmayanların dinin uygulamasına kendilerince yafta takmaya kalkmaları¸ bizdeki aydın ahlâkının düştüğü durumu göstermesi bakımından önemlidir. İşin düşündürücü yanı¸ kendisini Müslüman sananların sorusuna¸ Müslüman olmadığını sandığımız bir ilim adamının şaşırtıcı tepki koymasıdır… Bakınız bu tepkinin gerekçeleri nelere dayandırılıyor: “Amerika'da ve Avrupa'da İslâmiyet hakkında günümüzdeki tartışmalar öncelikle¸ sansasyonel gazetecilik ve ideolojik saldırı yoluyla yürütülmektedir.”4 Bunu niye böyle yaparlar?.. Yazarın buna verdiği cevap açıktır: “Avrupa sömürgeciliğinin yükselen noktasına dikkatleri toplamak önemli bir tarihi aydınlatma olacağı için gereklidir. Napolyon'ın Mısır'ı işgalinden (1798) 1. Dünya Savaşı'nın bitimi ve Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması sürecine kadar¸ Avrupa'nın başlıca güçleri¸ (Rusya ve Çin de dahil) sistemli bir şekilde¸ Müslüman ülkeleri askerî kontrol altında tutmakla ilgilendiler. Bu¸ dünyadaki Müslüman nüfusun hemen hemen yüzde doksanının sömürge kontrolü altına girmesi demek oldu. Olayların akışından iki temel sonuç çıkarmak mümkündür. Birincisi¸ sömürge idaresi altında bulunan Müslümanlar¸ Müslüman olmayan sömürgeci yöneticilerini ve kendilerine zorla kabul ettirilmek istenen Avrupa kültürünü yakından bilmeye başladılar. Bu Avrupalılar yerli hanedanları devirmiş¸ geleneksel eğitim sistemlerini parçalamış¸ merkezi otoriter idareyi zorla dayatmış ve güç kimde ise onun dilini -İngilizce¸ Fransızca¸ Hollandaca¸ İtalyanca¸ Portekizce ve Rusça- bilen yeni yerel seçkinler yetiştirmişlerdir. İkincisi¸ şiddet uygulamalı işgaller büyük ölçüde Hıristiyan kuvvetleri tarafından yapılmış yine de çelişkili bir şekilde Müslümanlar doğal olarak şiddet yanlısı görülmüşlerdir.” 5
Yazarın burada dikkat çektiği en önemli husus son cümlesidir. Adamlar¸ şiddet kullanarak işgal etmişler¸ arkasından da Müslümanları şiddet yanlısı göstermişlerdir. Bu ifade¸ Avrupa'nın ve tümüyle Batılı'nın genel siyasi karakterini yansıtması bakımından önemlidir. Bu önemi¸ yine kendisi insanlık tarihinin utanç belgesi halinde ortaya koymaktadır:
“On dokuzuncu yüzyılın dünyaya yayılma hareketine sebep olan Hıristiyanlığı ve 1996 yılında Srebrenica'da Doğu Ortodoks Sırpların 6.000'den fazla Müslüman erkeği ve erkek çocuğu bir gün içinde katletmeleri gibi¸ yakın geçmişteki vahşete sebep olan Hıristiyanlığı nasıl izah edeceğiz?” 6
Namuslu aydınların bunu izah etmekte çekecekleri güçlük ortadadır. Aynı izahı¸ İtalyanların Libya'da¸ Fransızların Cezayir'de¸ Amerikalıların Irak'ta¸ Batı ve Amerika destekli İsraillilerin Filistin'deki jenosit uygulamaları beklemektedir.
Masum insanî gayelerin siyasal olayların baskısı altına alınarak insanların sindirilmesi¸ tarih boyunca yapılagelen bir stratejik uygulamadır. Üstelik Amerika ve Batılı¸ bunları hep idealize edilmiş görüntülerin arkasına sakladığı sömürgeci emellerini gizleyerek yapmaktadır. Batı insanındaki mülkiyet hırsı¸ kuvvet ihtirası¸ lüks merakı¸ üstünlük yarışı bütün insanî erdemleri yıkarak sürdürüldüğü için tabii ki¸ insanî olmadığı gibi ahlakî de değildir… Yazar¸ bunun böyle olduğunu şu çarpıcı üstünlük yarışı ifadeleriyle nakletmektedir: “Avrupalı güçler¸ işgal ettikleri ülkelerde¸ sadece önemli derecede değişmiş birey ve aile hukukuna ait kuralları bırakarak¸ İslâm hukukunun işleyişini parçaladılar. Kur'an yorumları tarihini dışardan keşfe çalışan çok azdır. Modern toplumun özelliklerinden bazılarının¸ çok yakın geçmişte ortaya çıktığını hatırlamak önemlidir. Kölelik¸ mesela İncil'de hayatın normal parçası olarak kabul edilir; Amerikalı köle sahipleri İncil'i hem köleliği haklı çıkarmak ve hem de onları¸ yaşadıklarının Allah'ın takdiri olarak kabul etmelerine inandırmak amacıyla kullandılar. Demokrasi¸ insan hakları ve kadın haklarının hiçbirinden eski kutsal kitaplarda bahsedilmemiştir. İslâm hukukuna göre¸ hırsızlığın çok bilinen cezası eli kesmektir. Bu ceza tarzını vahşi bularak kabul etmemek standart modern tepki olur. 300 yıl önce Avrupa'nın çok yerinde en az bu kadar acımasız cezalandırmalar görülmekle birlikte biz kendi elimizdeki örneklere antropolojik açıdan kör olmaya eğilimliyiz.” 7
Günümüzde Batı aydını Fundemantalizmi kimlik belirleyici bir şablon haline getirdiği için¸ artık Müslümanların bu kategori dışında düşünülmeleri oldukça zordur. Bu terim kargaşası içerisinde¸ kendi içindeki manevî buhranı görmezlikten gelerek¸ oturmuş İslâmî tavra olumsuz yakıştırmalarda bulunan Batılı¸ farklılıkları hesaba katmadan böylesine yanlış bir ifadeyi kalıcı hale getirerek¸ geçmişten buyana varolan Haçlı zihniyetini günümüzde de beslemek istemektedir. Yazar da¸ bunu çağrıştıran bir yakınma ile günümüz toplumunda bu konulara sağduyu bile bakmayanlar için her dinde istenilirse çokça malzeme bulunabileceğini belirterek önce bir hatırlatma yapar ve daha sonra da buna örnekler verir:
“İslâmî metinlere ve dinî kavramlara yaklaşımda¸ günümüzdeki din kavramının altında yatan misyoner rekabetli davranıştan uzak durulmalı. Bütün bir dinin kabul edilebilir veya edilemez oluşu hususunda kutsal kitap veya hukuktan yapılmış alıntıların “delil metni” olduğuna karar vererek tuzağa düşmek çok kolaydır. Baltalarını bilemiş¸ suiistimale hazır olanlar için bu tip ucuz tartışma hileleri bulmak kolaydır; fakat geleneği biliyorsanız haksız alıntıları ortaya çıkarmak çok daha kolay olacaktır.
Müslümanların kötü niyetlerini göstermek için delil bulmak gayretinde olanlar¸ kendileri fundamentalizmin yöntem ve tartışmalarını kullandıklarının farkına varmalıdırlar. Sözgelişi Hz. Muhammed'e karşı sert bir kavgaya girişmiş olan Mekkeli putperest Araplara savaş açılması konusunda¸ arayan Kur'an ayetlerini bulabilir. Bu ayetler Müslümanların bütün gayri müslimlere karşı uzun bir süre savaş haylinde olduklarının delili olarak kullanılmıştır. Ancak kimse İbranice İncil'de (Tevrttta ç.n.) yer alan şu daha kana susamış kısımları okumakla bütün Musevî ve Hıristiyanların aynı şekilde düşünmediklerini de pek ala sorgulayabilirler: “Eğer parıldayan kılıcı bilersem ve yargıyı ele geçirirsem¸ muhaliflerimden öç alacağım ve benden nefret edenlere cezalarını vereceğim. Oklarımı kandan sarhoş edeceğim ve kılıcım¸ katledeceği tutsakların ve uzun saçlı düşmanların kanları ile doyacak” 8 İncil'de de Hz. İsa'nın korkutucu bir lisan kullandığı yerleri bulmak mümkün: “Dünyaya barışı getirmek için gelmedim¸ fakat kılıç getirmek için geldim”9 kendi emperyal güçlerinin tek hakim güç olmasını isteyen Batılı ya da Amerikalı yazarların bunları anlaması zor olsa da¸ insanlığın ortak duyarlılığı Karl W. Ernst gibi böyle bir sağduyu yönündedir. Bu farkı görmeden savunmayı saldırıya dönüştürerek kullanmak ahlâkî olmaması gerekir. Yazar¸ Batı'nın bu alandaki çok önemli bir ayıbını da kitabının ilerleyen sayfalarında anlatarak onların gerçek yapılarını ortaya koymaktadır. Bizce meselenin önemli olan tarafı burasıdır: Çünkü; “Avrupa'daki dinî hoşgörü sadece Hıristiyanlığın farklı çeşitlerini kapsamakta¸ Hıristiyan olmayanlara bu ayrıcalık tanınmamaktadır” 10
Bunun içindir ki; “On dokuzuncu yüzyılda birçok Müslüman ülkesine Avrupalı sömürgeci güçlerin varmasıyla¸ yöneticiler mevcut hukuk sistemlerini söktüler ve toptan Avrupa kanunlarını zorla kabul ettirdiler¸ genellikle sadece İslâm hukukunun evlilik¸ boşanma ve mirasa ait şahsî ve özel sahadaki hükümlerini muhafaza ettiler.” 11
Yazar gibi biz de burada sormadan edemiyoruz¸ bütün bunlara rağmen: “Acaba Avrupa ve Amerikalılar kendi aralarında İslâm'ın istisnaî fark edilir varlığına tahammül edebilecekler midir? Farklılıkları ne olursa olsun¸ Müslümanların Musevî ve Hıristiyanlar gibi kendi geleneklerine dayanan ahlâk ve sosyal adalet sorunlarını sormalarına izin verilecek midir? ” 12
Verirler ya da vermezler¸ bu onların kendi sorunudur. Sonuçların sebeplerden daha fazla rol oynadığı günümüz sosyal yapısı içerisinde bir toplumun kendine göreliği¸ yaşayış biçimi¸ kendi iç hukukundan beslenir. Bu¸ o toplumun ortak değerler bütünüdür. İslâm ise bu iç hukuku besleyen ana kaynaktır. Bu özelliğiyle gelmiştir ve bu özelliğiyle de varlığını sürdürecektir…

Dipnotlar:

1-Vatan; 2. Mayıs 2005
2-A.D.Lindsay¸ Demokrasinin Esasları¸ s.84. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür yayınları¸ Ankara-1973
3- Roger Garaudy¸ İslâm'ın Va'dettikleri¸ s. 38. Pınar Yayınları¸ İstanbul-1983
4-s.22.
5-s.72.
6-s.70.
7-s.73
8-Deut. 32:41-42
9-Matta. 10-34. bk. s. 76. vd.
10-s.90.
11-s.162.
12- s.295.)

Sayfayı Paylaş