KİMLİĞİNİ/SAHİBİNİ ARAYAN MEDENİYET

Somuncu Baba

1 Mart Tezkeresi'nin TBMM'nde reddedilmesi¸ bizim son üç yüzyıllık tarihimizin en önemli hayatî olayıdır. 20.Yüzyıl Siyasî Tarihi adlı kitabın yazarı Prof. Fahir Armaoğlu¸ eserin başlangıcında¸ gerek Osmanlı Devleti'nin gerekse Türkiye Cumhuriyet'inin gerileme/zayıflama dönemlerindeki bir özelliğine dikkat çeker.

1 Mart Tezkeresi'nin TBMM'nde reddedilmesi¸ bizim son üç yüzyıllık tarihimizin en önemli hayatî olayıdır. 20.Yüzyıl Siyasî Tarihi adlı kitabın yazarı Prof. Fahir Armaoğlu¸ eserin başlangıcında¸ gerek Osmanlı Devleti'nin gerekse Türkiye Cumhuriyet'inin gerileme/zayıflama dönemlerindeki bir özelliğine dikkat çeker. O da şudur: Yaşadığımız coğrafyanın kurumsal şahsiyeti olarak (isimleri değişse de) devletimiz¸ maalesef – son iki¸ üç asırdır- hegemonik ve küresel bir gücün kanatları altına sığınma/dayanma veya koruması (!) altına girme ihtiyacı duymuştur. Tabii ki¸ bu himayenin(!) karşılığında¸ ulusal ve uluslar arası yüksek bir maliyet/gider de gündeme gelmektedir. Dolayısıyla ülke olarak hareket kabiliyet ve alanımız daralmaktadır. Böyle bir sonuç¸ iç ve dış politikada bir takım angajmanları da beraberinde getirmektedir. Nihayetinde karar mekanizmalarında ihtiyarî ve iradî bağımsız kararlar almamız sınırlanmaktadır. Zirâ diplomatların sık sık dillendirdiği bir sözün realist ve rasyonel olarak anlattığı gibi¸ “Uluslar arası ilişkilerde dostluklar yoktur¸ çıkarlar/menfaatler söz konusudur.”
Hasılı tüm bu uluslar arası reel gerçekler ve olgular ortada olmasına rağmen¸ Türkiye¸ tarihinin son iki yüzyılındaki en önemli kararı alarak küresel bir güce¸ yine tarihinin en ağır ve olumsuz ekonomik sıkıntıları içerisinde olmasına rağmen “hayır” diyebilme dirayetini ve vakarını her türlü sonucuna katlanarak gösterebilmiştir. Türkiye¸ bu kararı¸ bağımsız ve özgür halk temsilcilerinin mekanı TBMM'nde siyasî¸ askerî ve idarî bir baskı ve tazyik olmadan vermiştir. Bu onurlu duruş ve kararlılık¸ ülkeyi hem dünya devletleri¸ hem İslâm ülkeleri hem de kimliğini ve sahibini arayan medeniyetin mirasçılarınca-konumlarına göre- hayretle ve takdirle karşılanmıştır.
Böylece¸ bu karar¸ aynı zamanda Türkiye'nin önümüzdeki yakın asırlardaki mevki ve ligini de belirleyecektir. Türkiye'nin ehemmiyetini gösteren¸ Batılılara atfedilerek ifade edilen bir söze göre¸ “Türkiye¸ kendi kendini yönetmesine izin verilebilecek kadar önemsiz bir ülke değildir.” Zira bu coğrafyanın manyetik çekim ve etki alanı¸ sâbık yüzyıllardaki konjonktürel ve jeo-stratejik değer ve gücüyle kayıtlıdır.
Vakıanın özeti şudur; Türkiye olmadan veya en azından onun izni olmadan Ortadoğu¸ Balkanlar ve Kafkasya'da hiçbir şey yapılamaz¸ yapılsa dahi kalıcı olamaz.
Sevgi ve barış medeniyetinin son mirasçısı Türkiye'nin¸ üçüncü bin yılda aldığı ikinci önemli karar da; “nesne” olmaktan çıkıp küresel bir “özne”/aktör olmayı ve tarih yapmayı hakkeden ve buna da hakkı olan bir güç olarak¸ Filistin'de yasal ve meşru yöntemlerle ve ulaslararası gözlemcilerce de izlenen bir seçimle iş başına gelenlerin temsilcilerini¸ dünyada kabul eden ilk ülke olmasıdır. Böyle bir siyasal atraksiyonu gerçekleştirmek ve altına imza atıp arkasında durmak¸ genelde ülkelerin başında bulunan pragmatik yöneticiler için bir risktir. Şunu da belirtmek gerekir ki¸ ancak küresel özne olmak yolunda olan ülkeler¸ böyle bir kararlılığı gösterebilir.
“Yahudi Lobisi Ayağa Kalktı”¸ Türk Dişişleri'nin birifing davetine “İsrail Elçisinden Ret” gibi manşetlerin sahipliğini yapan basınımız¸ maalesef henüz küresel bir matbuat olma bilinç ve şuurunda olmaktan çok uzaktır. Bu bağlamda Dişişleri Bakanı Abdullah Gül'ün reel ve rasyonel politik söylemi¸ medeniyetimizin üçüncü döneminin işaretlerini vermektedir: “Filistin'in¸ İsrail'in¸ Kudüs'ün¸ bütün bu coğrafyanın tapuları¸ arşivleri benim elimde. Ben Filistin ile ilgilenmeyeceğim de kim ilgilinecek!?” Zira 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızın arasında en sık seslendirilen sözlerden birisi¸ Osmanlı bürokratı Fuad Paşa'nın İngiliz elçisine söylediği sözlerdir: “Biz içeriden siz dışarıdan uğraşıyoruz¸ yine bu imparatorluğu yıkamadık…”
Yukarıda söylenen tezleri¸ şu örnek olaylarla somutlaştırmak mümkündür:
Birincisi¸ Türkiye'de İsrail'e gidip yerleşen Musevîler…
Tarihi bağlarımız olan bu din mensupları¸ yani bizim Musevîlerimiz¸ İsrail kurulduktan sonra oraya yerleşmişler. Ancak çoğunluğu İstanbul'dan göç eden bu yakınlarımız¸ İsrail'de de bölgeler halinde belirli mahalle ve mekanlarda gruplaşmışlardır. Osmanlı/Türk İstanbul kültürünün müziğini ve geleneğini¸ belirli ölçülerde sürdürmektedirler. Ve hepsinde de Türkiye ve İstanbul özlemi bulunmaktadır.
Medeniyetimizin küreselleşmesini gösteren ve çekim alanının sınırlarını belirleyen ikinci örnek ise¸ mübadele sonucunda İstanbul'dan ayrılıp Yunanistan'a ait adalara göç eden “yakınlarımızdan”…
Artık bu adalarda yaşayan bir ev hanımı Hıristiyan Rum ile röportaj yapan gazeteci¸ İstanbul ve Türkiye'deki hayatları ile ilgili çeşitli sorular sorduktan sonra¸ hangi yemekleri pişirdiğini soruyor. Kadın ise¸ “imam bayıldı¸ kuru fasülye¸….” gibi geleneksel yemeklerimizi bir bir sayıyor. Muhabir tekrar soruyor: “Peki domuz eti pişirmiyor musunuz?” Sevgi ve Şefkat coğrafyasının bir ferdi olarak Rum kadın cevap veriyor: ” Biz gavur muyuz?”
Diğer bir “yakınımız” ise¸ Sivas'tan Amerika'ya göç etmiş bir Ermeni…
O da Türkiye ve Sivas hasretiyle o kadar dolu ki¸ bölgenin türküleri ile doldurulmuş kasetlerini¸ okyanus ötesinden¸ Yeni Dünya'dan istemektedir…
Belki de tüm bu hatırlanan ve gerçekleşen olayları¸ tek bir kültürel faaliyet çok güzel izah etmekte ve özetlemektedir:
Bu topraklarda türküyü en güzel söyleyen nadide sanatçılardan birisi¸ İbrahim Tatlıses'tir. Türkiye'nin bu sanatçısı¸ Doğu'da Azerbaycan'dan Özbekistan'a¸ Batı'da Bosna'dan Makedonya ve Yunanistan'a¸ Kuzeyde Rusya'ya¸ Güney'de Irak'tan BAE ve tüm Ortadoğu'da zevkle dinlenmektedir. Bu¸ aslında sahibini¸ kimliğini¸ kişiliğini ve kısaca kendisini arayan ve bekleyen medeniyet ve imparatorluğun ayak sesleridir.
Bu medeniyet gücünün¸ günümüz temsilcileri¸ geçmişte olduğu gibi¸ yakınlarımız Türk¸ Kürt¸ Arap¸ Boşnak¸ Çerkez¸ Gürcü¸ Laz¸ Türkmen¸ Ermeni¸ Rum ve Musevî'lerdir.
Yine bu “kutsal” ve “seçilmiş/seçkin” sentez ve harman¸ yüzyıllarca yaşlı dünyanın medeniyetler merkezinde¸ yani anakaraların birleştiği ve kavuştuğu coğrafyada¸ bugün için belki de ütopik sayılan sevgi¸ barış¸ aşk ve toleransı (tesâmuh) varlık alanına taşımışlardır.
Haçlı Seferleri'nin zulüm ve yağmasından inleyen Bizans'ın Hıristiyan halkının “Osmanlı'nın sarığını” görmek istemelerinin; yine Müslüman Filistinlilerle¸ Yahudi İsraillilerin Osmanlı döneminde¸ bulundukları topraklarda yüzlerce yıl barış ve kardeşlik içinde yaşadıklarının ve bunun tekrar gerçekleşmesi için dua etmelerinin ve Osmanlı'yı aramalarının sebeplerini ve hikmetlerini¸ insana ve kutsa

Sayfayı Paylaş