CEM'İ OLMAYANIN MARİFETİNDEN FARKI OLMAYANIN KULLUĞUNDAN BAHSEDİLEMEZ

Somuncu Baba

"Kimi arıyorsun¸ niye ıztırap içindesin? Zira O bütün zuhûruyla meydanda; sen ise örtü altında gizlisin. O'nu arasan kendinden başkasını göremezsin. Kendini ararsan O'ndan başkasını bulamazsın."

"Kimi arıyorsun¸ niye ıztırap içindesin? Zira O bütün zuhûruyla meydanda; sen ise örtü altında gizlisin. O'nu arasan kendinden başkasını göremezsin. Kendini ararsan O'ndan başkasını bulamazsın."

Cem' ve Fark'ın Tanımı
Cem' lügatte toplama¸ toplanma¸ toparlanma¸ bir araya gelme¸ dikkat ve iradeyi bir noktaya teksif etme anlamlarına gelirken fark kavramı; ayrılık¸ başkalık¸ ayırma¸ ayrılma ve seçilme anlamlarına gelmektedir.
Tasavvuf ıstılahı açısından cem' mertebesi¸ insanın kendisini ve halkın varlığını kabul etmekle beraber¸ bunların mevcudiyetlerinin Allah ile kâim olduğunu idraktir. "Hakk'ı halksız görmektir."1
Yani her şeyi Allah'tan bilerek halkı yok¸ Hâlık'ı var görme hâlidir. Varlıkları zuhur mahalleri bilip görüneni Tek ve Mutlak Varlık'a bir işaret olarak idrak etmektir. Kâinatı bu gözle görmek ve bu görüşü oluş hâline getirmek¸ duymak ve yaşamaktır.
"Bir kitabullah-ı a'zamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar".
beyti bu mânâyı ifade etmektedir.
Fark ise kulluk sıfatıyla Hakk'ı ve halkı ayrı ayrı varlıklar olarak görmektir. Tefrika ile eş anlamlı olan ve cem' ile birlikte kullanılan fark¸ düşünce ve arzuların dağınık bir hâlde bulunması (tefrikâ-i hâtır) demek olup kulun irade ve gayretiyle ilgili olan ibadet ve çalışma gibi konuları kapsar.2
İsbât-ı Halk ve İsbât-ı Hak
İsbât-ı halk tefrika kapısı¸ isbât-ı Hak da cem' nimeti olarak ifade edilmiştir. Her iki hâl de sâlik için faydalıdır. Çünkü tefrikası olmayanın¸ kulluğu olmayacağı gibi¸ cem'i olmayanın da marifeti olamaz.3 Cem' ile fark¸ ışık ile karanlığın birbirini takip etmesi gibi¸ daima birbirini izler¸ cem' hali ortaya çıkınca fark kaybolur. Fark zahir olunca cem' zâil olur. Birinin varlığı diğerinin yokluğudur. Salik için her ikisi de zorunludur. Çünkü fark olmayınca kulluk¸ cem' bulunmayınca da Hakk'ı tanıma (marifet) gerçekleşmez. Bu yüzden Fatiha sûresindeki "Ancak sana kulluk ederiz." ifadesi farka¸ "ancak senden yardım dileriz." lafzı da cem'e işaret eder.4 Farkı olmayan cem' zındıklık¸ cem'i olmayan fark da atâlet olarak kabul edilmiş¸ cem' ve farkın birlikte bulunması hâli gerçek tevhid şeklinde yorumlanmıştır.5
Sâlikin Kulluk ve Rububiyet Makamı
Ebu'l-Kasım İbrahim b. Muhammed en-Nasrâbâdî (ö.367 /977)¸ sâlikin fark makamında Hakk'ın sıfatlarına¸ cem' makamında zâtına nazar ettiğini söyler. Cem' marifette¸ fark ise makam ve hâl ile ilgili konularda olur. Sâlikin kulluk makamında olması fark¸ rubûbiyyet makamında bulunması cem'dir.6
İbadet ve kulluk için fakr¸ keşf ve marifet için cem' gereklidir. Sâlik kalbiyle dua¸ şükür ve senâda¸ yâhut tazarrû ve niyazda bulunarak Allah Teâlâ'ya yakarsa¸ tefrikadadır. Fakat sırrıyla nidâ etse veya bunu kalbiyle işitse; yahut Allah Teâlâ bu hitabın mânâsını ona gösterse¸ o kul cem'i müşahede etmiş olur.7 Allah Teâlâ bir kimseye ibadetini veya başka bir fiilini müşahede ettirirse¸ o kul tefrikadadır (tefrika¸ kul ile Rab arasındadır). Bir kimseye de¸ kendi fiillerinden verdiği bir şeyi müşahede ettirirse¸ o kul cem' ile müşahede durumundadır.
Vahdette Kesreti İdrak
Hakk Teâlâ'nın yaratıkları kendi ilim ve iradesinde toplaması cem'¸ nevilere ayırarak onlara vücud vermesi farktır. Varoluş sırasında Hakk'ın zâtının varlıklarda zâhir olarak vahdette kesretin meydana gelmesi "farku'l-cem'" adını alır. Bu da halk âlemine inen ruhun Hakk'ın zâtından uzak düşmesi ve Hakk'ın zâtının izzet perdesiyle perdelenmesi sebebiyle¸ Kadîm ile hadîsin ayrı ayrı varlıklar olarak görülmesi şeklinde olur.8
Hucvirî (ö.465/1072)¸ "cem' ve fark" anlayışının temsilcisinin Ebu'l-Abbas Kasım Seyyârî (ö.342/953) olduğunu ve bu görüşün taraftarlarına bu yüzden Seyyariyye adının verildiğini belirtir.9
Hak ile ve Hak İçin Varolmak
Cüneyd-i Bağdadî (ö.297/909)¸ "Vücud'da kurbiyyet cem'¸ beşeriyette kaybolma da tefrikadır." der. Bu ifadeye göre cem' husûsiyet¸ tefrika ise ubûdiyet mânası taşımaktadır. Çünkü tefrikada fasl (ayrı oluş)¸ cem'de ise vüsûl (bir olma¸ yaklaşma) vardır. Ebu'l-Huseyn en-Nûrî (ö.295/907) "Hak ile cem'¸ Allah Teâlâ'nın gayrinden tefrika¸ O'ndan gayriden tefrika ise O'nunla cem'dir." derken¸ Bündar b. Hüseyin eş-Şirâzî (ö.350/961) ise "Cem' Hak ile olan şeydi¸ tefrika ise Hak için olandır." diyerek kulun her iki halde de olmasının zaruretine işaret ediyor. Ayrıca bu tarifte cem'de mahfiyet¸ tefrikada enâniyet pek açık bir tarzda belirtilmiştir. Cüneyd'in şu manzumesi cem' ve tefrikayı açıkça ifade etmektedir:
Sırrımda ve ruhumda Seni bir hakikat olarak buldum. (Cem')
Sonra dilim Sana tazarru' ve niyazda bulundu. (Tefrika)
Bir takım mânâlar yüzünden Seninle cem' olduk. (Hakikat)
Diğer bir takım mânâlar için Sen'den ayrıldık. (İbadet)
Azamet ve Celâl'in¸ baş gözüyle bu dünya Seni görmeme mâni' oldu;
Fakat vecd hâli beni Sana kendimden daha çok yaklaştırdı."10
İnsanın Yaratılışı ve Cem' Hâli
Mutasavvıflardan bazılarına göre¸ insanın yaratılışı ile cem' arasında ilgi vardır. Cem' yaratılış sırasında Hakk'ın konuşmasıdır. İnsanlar o zaman kendilerinde değillerdi (gaybet). Bu yüzden konuşan da cevap veren de kendisiydi. Hakk insanlara peygamberler aracılığıyla hitap edince fark hali ortaya çıktı. Bu farklılıktan sonra Allah'ın kulu kendisiyle birleştirmesi cem' adını aldı. Bu açıdan kulun kendine bakması fark¸ Rabbı'na bakması cem'dir.11
Mekâsib ve Mevâhib
Ebu Ali Dekkak (ö.405/1014)¸ "Fark sana nisbet edilen¸ cem' ise sana nisbet edilmesi mümkün olmayan şeydir."12 der. Buna göre bir şey ki kulun kesbidir (beşeriyetle alâkalı hususlar)¸ ona fark denir. Hak tarafından gelen ise cem'dir. Üslup ve remizlerinde mutasavvıflar¸ tefrika sözü ile mekâsibi¸ cem' sözü ile mevâhibi kastederler. (Mekâsib¸ kulun kudreti ve iradesi ile kazandığı¸ mevâhib ise Allah'ın lütufları demektir). Yani tefrika mücahede¸ cem' müşahede demektir. Şimdi¸ bu yolda kulun¸ mücahede yolu ile elde ettiklerinin cümlesi tefrikadır. Sırf Hakk Teâlâ'nın inayeti ve hidayeti olan şeyler de cem'dir. Kulun izzeti onda (yani cem'de)dir. Zira kulun fiillerinin varlığı ve mücahedelerinin imkanı¸ Hakk'ın cemali ve keremi ile fiil âfetinden kurtulmuş olur. Böylece¸ her şeyiyle Hakk ile kaim olur¸ Hakk Teâlâ da onun vasıflarının muhavvili (yani değiştireni ve yönlendireni) olur. Kesbini ve amelini kendine nisbet etmekten kurtulmak için¸ bütün fiillerini Hakk'a izafe ve nisbet eder.13
Cem' dağınık bir halde bulunan ilgi ve dikkati tek noktada toplamaktır. Buna göre¸ dikkat ve ilgisini Allah'ta cem' eden¸ zikrinde yalnız Allah der¸ başka bir şey görmez. İlgi ve dikkatini Hakk'ın dışındaki varlıklara çeviren ise¸ yaratıklardan başka bir şey görmez.
Olağan ve Olağanüstü Fiiller
Bir başka açıdan cem' olağanüstü fiiller¸ fark da olağan fiillerdir. Bu tarife göre mucize ve kerametler cem'¸ yaratıkların fiilleri farktır. Yaratıkların fiillerini Yaratan'a izafe etmekle¸ Yaratan'ın fiillerini yaratıklarına nispet etmek arasında fark vardır. Biri Hakk'ı ta'zim¸ halkı ve kendini küçültmektir. Diğeri ise varlık ve büyüklük iddiasıdır. Bir kimseden insanların fiillerine benzemeyen olağanüstü bir fiil ve hâl zuhur edince¸ onun faili mutlaka Allah'tır. Ateşe atılan İbrahim (a.s)'in yanmaması¸ kuyuya atılan Yusuf (a.s)'un kurtulması gibi. Cenab-ı Hakk¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in gaybet halindeki fiillerini kendisine izafe etmekte ve "Attığın zaman sen atmadın¸ Allah attı"14 buyurmaktadır.15 Hadis-i Kudsî'de ibadet ve kulluğun tadına vararak vecd ve istiğrak halini yaşayan kimselerin fiillerinin Cenab-ı Hakk'a izafe edilmesine bakılırsa¸ Hakk'tan gelen sevginin akıl ve tabiat üzerinde hakimiyet kurarak kulun bu fiilleri kesbetmekten çıktığı ve bunların Hakk'ın fiilleri haline gelmesiyle cem'in gerçekleştiği anlaşılır.
Tevhîd-i Efâl¸ Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât
Cem' bek⸠yani varlık makamlarındandır. Sâlik önce bütün işleri Allah Teâlâ'nın fiili görür. Fiilin bir oluş olduğunu ve zuhûr yerine ve mazharların istilâlarına göre¸ değişik şekillerde görüldüğünü anlar. Buna "tevhîd-i efâl" (işleri birleme) ismi verilir. Daha sonra bu fiillerin¸ sıfatların bir zuhûru olduğunu hisseder ve tek sıfatın yine¸ zuhûr mahâllerinin kâbiliyet ve derecesine göre çeşitli şekillerde meydana geldiğini anlar. Buna da "tevhîd-i sıfat" (sıfatları birleme) ismi verilir. Sonunda sıfatın¸ zâtın zuhûru olması bakımından¸ zâttan başka bir şey olmadığını müşâhede eder. "Lâ mevcûde illâ hû". Bu¸ "tevhîd-i zât" (zâtı birleme) demektir. İşte bunlar bekâ (cem') mertebesidir.
Çünki Sen âyine-i kevne tecellî eyledin
Öz cemâlin çeşm-i âşıktan temâşa eyledin
Ma'ni-i Lâhûtunu nasûtda ızhâr içün
Âdeme sûret verip ta'lîm-i esmâ eyledin
Cümle mektûmâtını halvet-sarây-ı gaybının
Zîver-i levh-i şuhûd etdin huveydâ eyledin
Külli-i mutlak eyleyüb cüz'-i mukayyetden zuhûr
Sûret-i her katrayı mir'ât-ı deryâ eyledin.
Yenişehirli Avni16
Hakk'ı Halksız Görmek
İbn Arabî¸ cem' halkı görmeksizin Hakk'a işarettir¸ demekte ve Ahadiyyet'in cem' ile beraber bulunduğunu ifade etmektedir. Ona göre Ahad¸ ancak cem' ile¸ cem' de Ahad ile olur. Nitekim "Nerede bulunursanız Allah sizinle beraberdir."17
âyetindeki beraberlik cem'dir. Âlemin varlığına rağmen Hakk ile beraberlik devam ettiği sürece cem'in hükmü de devam eder.
Yazımızı Muhammed İkbal (ö.1359/1938)'in şu çağrısı ile özetleyelim: "Kimi arıyorsun¸ niye ıztırap içindesin? Zira O bütün zuhûruyla meydanda; sen ise örtü altında gizlisin. O'nu arasan kendinden başkasını göremezsin. Kendini ararsan O'ndan başkasını bulamazsın."18

*Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Dipnot


1- Süleyman Ateş¸ İslâm Tasavvufu¸ Yeni Ufuklar Neşriyat¸ İstanbul 1992¸ 465.
2- H.Kâmil Yılmaz¸ Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar¸ Ensar Neşriyat¸ İstanbul 1994¸ 232.
3- Selçuk Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayımları¸ IV.Baskı¸ İstanbul 1990¸ 192.
4- Ebu'l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyri¸ er-Risaletu'l-Kuşeyriyye fi İlmi't-Tasavvuf¸ Haz.Ma'ruf Zerrik¸ Ali Abdulhamid Baltacı¸ Daru'l-Hayr¸ Beyrut 1993¸ 65.
5- Yılmaz¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 231.
6- Yılmaz¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 232.
7- el-Kuşeyri¸ er-Risale¸ 65.
8- Yılmaz¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 229-233.
9- Ali b. Osman Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ Arb.ter. Mahmud Ahmed Mâdî Ebu'l-Azâim¸ thk. İbrahim Dessûkî Daru't-Turâsi'l-Arabi¸ Kahire 1974¸ 300-301.
10- el-Kuşeyri¸ er-Risale¸ 66; Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ 306.
11- Yılmaz¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 230.
12- el-Kuşeyri¸ er-Risale¸ 64.
13- Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ 304.
14- Enfâl 8/17.
15- Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ 305.
16- Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 191.
17- Bakara 2/115.
18- Muhammed İkbâl¸ Peyâm-ı Maşrik¸ ter.A.Nihad Tarlan¸ İstanbul 1963¸ 32.

Sayfayı Paylaş