UZAKTAKİ VATAN: AÇE

Somuncu Baba

Zaman her şeyin olduğu gibi büyük felaketlerin üzerinden de her şeyi tedavi eden sihirli bir ilaç gibi akıp geçiyor.

Zaman her şeyin olduğu gibi büyük felaketlerin üzerinden de her şeyi tedavi eden sihirli bir ilaç gibi akıp geçiyor. İnsanlar yaşadıkları ne varsa yavaş yavaş unutuyor¸ acılar külleniyor¸ izler siliniyor…
Ancak tarih unutmuyor. Takvim yaprakları arasında bir not¸ bir gün¸ bir yerde¸ aslında hiç unutulmaması gereken bir şeylerin yaşandığını hatırlatıyor.
Asya'nın güney doğusunda¸ eski bir tanıdığa ait¸ göz alabildiğine yeşil¸ göz alabildiğine bereketli¸ zümrüt bir cenneti andıran topraklara bundan 123 yıl önce kara bir bulut çökmüştü.
Bu gerçekten kara bir buluttu. Sumatra ile Malezya arasında Karakatoa adasında bulunan yanardağın infilakiyle 813 metre yüksekliğindeki adanın yarısı havaya uçtu. Bu¸ günümüzde bile yakın zamana kadar bilinen en büyük patlamaydı. Sesi yüzlerce kilometre ötelerden duyuldu. İnsanlar gökyüzünün kararmasının şaşkınlığını yaşarken asıl darbe denizden geldi. Sahiller 30 metreyi aşan dalgalar tarafından yutuldu. Onbinlerce insan ne olduğunu bile anlamaya fırsat bulamadı.
Zamanla başlarına gelen felaketin nasıl bir şey olduğunu kavramaya başladılar. Türküler söylendi bir zamanlar; “Denizin çekildiğini görürsen durma¸ hemen dağlara kaç!…”
Tecellinin Tekrarı
Deniz 2004 yılının son günlerinde bir defa daha çekildi. On beş dakika önce büyük bir sarsıntıyla evlerinden dışarı fırlayan Açeliler denizin çekildiğinin farkına bile varamadılar. Zaten o eski türkülerin varlığı bile unutulmuştu.
Ve o büyük tufan başladı. Önüne gelen her şeyi bir biçme makinası gibi kesip doğrayan¸ sürüp karıştıran bir kıyımdı bu. Banda Açe'nin batı sahilinde bulunan Açe'nin manevi önderlerinden Şeyh Kuala makamına dua etmek üzere gelen kadın erkek¸ çoluk çocuk yüzlerce insan¸ az ötelerinde sesini duymaya alıştıkları sakin okyanusun kendilerine ihanet edeceğini¸ suların makamı bekleyen on beş metrelik ağacın tepesinden aşacağını hiç akıllarına getirmiyorlardı bile. Birden altlarındaki ve üstlerindeki her şey karıştı. O sırada sahile yakın olanlardan kimse kurtulamadı. Zaten insan kurtulabilmesi için elindeki bir kaç saniyede ne kadar uzağa kaçabilirdi ki? Birkaç dakika sonra sahilden beş kilometre içerde bulunan Beytü'r-Rahman Camii'nin bulunduğu bölgeyi evler¸ arabalar¸ insanlardan oluşan bir sel basmıştı bile…
Büyük İmtihan
Bu çok büyük bir yüktü. Dağların taşıyamayıp paramparça olacağı¸ denizlerin kaldıramayıp ortasından ayrılacağı bir yüktü. Bu Halık-ı zü'l-Celâl'in onu taşıyabilecek tek canlı olan insana yüklediği bir yüktü.
En sevdiklerini her şeyleriyle birlikte kaybeden¸ çevrelerindeki binlerce insanın yok olmasıyla biten bir macerada her nasılsa hayatta kalan¸ ölümün sessiz derinliğine dalarak¸ bu dünyaya ait bütün sorumluluklarından bir anda âzat olanların yanında¸ yaşamın kıyısında¸ her şeyden mahrum¸ çetin bir geleceğe adım atmak zorunda kalanlar için her şey olup bitmişti… Şimdi çamurdan ve molozdan ibaret olan topraklarda hayat yeniden başlıyordu.
Ve insanlar yeni destanlar yazacak¸ yeni türküler söylüyeceklerdi.
Açe'deyiz
Felaketin ardından Banda Açe'de Deniz Feneri Derneği'nin yaptığı çalışmaları görmek¸ yeniden yapılan evlerin¸ tesislerin açılışlarını izlemek üzere bölgeye vardığımızda günümüzün ozanları çoktan dizelerini yazmışlar¸ şimdinin dijital enstrümanlarıyla ve yanık ezgilerle seslendirmişlerdi bile.
Bir yıl bile geçmemişti felaketin üzerinden. Eskiden nasıldı bilmiyoruz ama hayat bütün hareketliliği¸ bütün canlılığı ile akıyordu Banda Açe caddelerinde. Görüntülerde o felaketten kurtulup kurtulamadığını bilmediğimiz bazı gençleri¸ ahşap molozlarının üzerinde¸ köprülerin altından kabaran denizle birlikte ters yönde alıp götüren Açe Irmağı olanca güzelliği ile önümüzde uzanıyordu.
Medeniyetlerinden ve vakarlarından hiç bir şey kaybetmediğini düşündüğümüz zarif insanlar diyarının¸ hangi hikmetle böyle bir felakete maruz kaldığı husususun hikmetini idrakten mahrumuz. Sakin tabiatlı¸ güleryüzlü ve görebildiğimiz kadarıyla yaratanına kulluğunun gereğini yerine getirme konusunda son derece titiz olan Açe halkı neden böyle bir şey yaşadı? Ve buna nasıl dayandı?
Şerleri Hayreyleyen..
Gerçek nedenini bütün nedenleri yaratanın bilebileceği bu soruya¸ değişik bir bakış açısıyla Deniz Feneri Derneği tarafından yaptırılan Ömer Diyan Vakfı Eğitim Tesislerinin açılışında¸ vakıf başkanı ve güzel insan Abdülkerim Tirmizi cevap verdi;
“Biz böyle bir vesile ile buraya gelmiş olmanızı istemezdik elbette. Ama şu da bir gerçek ki; böyle bir şey yaşamamış olsaydık burada olmayacaktınız. Oysa biz sizi bundan beş yüz yıl önce yine çağırmıştık. Beş yüz yıl önce gelen atalarınız atalarımızla kader birliği ve silah arkadaşlığı etmişler¸ topraklarımızı istila etmek isteyen Portekizliler'i Açe'ye sokmamışlardı. Sonra Hollandalı sömürgecilere karşı yine haber saldık. Ancak gün batıya dönmüş¸ medeniyetimizin ışığı solmuştu. Ama çok şükür ki artık gece bitiyor. Evet¸ başımıza büyük bir felaket geldi. Bu sayede siz de geldiniz. Bu bayrağın buralara gelmesi¸ kökleri çok eskilere dayanan Türk-Açe dostluğunun tarih sahnesine dönmesi çok şey ifade ediyor. Şimdi yeniden ayağa kalkacağız. Açe; büyük bir toplumun onurlu bir ferdi olduğunu biliyor artık.”
Türkler Geliyor!
Ne güzel insanlardı. Bu insanlarla bir şeyler paylaşabilmek ne güzel bir duyguydu. Bizden binlerce kilometre uzakta¸ bizimle bir şeyleri paylaşmış¸ bize bu kadar benzeyen insanlarla karşılaşmıştık. Deniz Feneri Derneği ile¸ Kızılay ile¸ İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile¸ daha pek çok gönüllü ve sivil toplum kuruluşu ile felakete uğrayan kardeşlerimizin yanındaydık. Banda Açe caddelerini ay yıldızlı bayraklar taşıyan kamyonlar temizliyordu. Konteynırlarda bildik isimler yazılıydı. Hatta ana caddenin tam ortasına kocaman bir kaç tabelada ” asırlar önceye dayanan Türk-Açe kardeşliği bir daha hiç unutulmayacak” anlamına gelen ilanlar vardı.
Türkler Gelmişti
Birden zamanda bir yolculuğa çıkmıştık sanki. Yahya Kemal'in ünlü şiirindeki “Barbaros'un donanmayla yeni bir seferden dönmesi gibi”¸ uzak atalarımız kalyonlarla Açe sahillerine yeniden yanaşıyorlardı. Türkiye gözümüzde daha da büyüyor¸ tarihi misyonuna yavaş yavaş yeniden kavuşuyor¸ yiğit düştüğü yerden kalkıyordu.
İktisadın Güce Dönüşmesi
Yine bulunduğumuz ortamdan koparak içimize doğru bir bakış atıyor¸ bu duygunun kaynaklarını tefekkür ediyoruz. Yerli unsurların iktisadi gelişmesinin sonuçları dikkatimizi çekiyor. Derinlerde bir dalganın kıpırdadığını hissediyor¸ bu milleti tarih sahnesine çıkaran sesleri duyuyoruz. Maveraünnehir'den Anadolu'ya akan ulu ırmağın bentlerinde yeniden sular birikiyor. Anadolu'yu islamlaştıran¸ islamlaştırırken de türkleştiren bu bendin suları şimdi ait olduğu yatağa doğru yavaş yavaş genişliyor. Bu topraklara kainatın iftiharı¸ Allah'ın sevgili Peygamberinin aziz ismini silinmez harflerle kazıyan¸ uygarlığı¸ İslamlığı ve insanlığı hediye eden erenlerin ruhu uyanıyor. Asırlardır bağrında sessizce ve sabırla bekledikleri Anadolu nihayet harekete geçiyor.
Türkiye'nin iktisaden geri kalması sonucu dünya dengelerinden çekilmesinin¸ tarihi sorumluluğu olan coğrafyalarda ne büyük kayıplara¸ ne büyük acılara¸ ne büyük yıkımlara yol açtığı çok konuşuldu¸ çok tartışıldı. Endenozya gibi oldukça uzak bir iklimde gösterilen bayrak ve yapılan bu yardımlar¸ gönlümüzden geçen kadar olmasa bile Türkiye ve o coğrafyalar için bize göre bir dönüm noktası¸ bir zincirin kırılmasıydı.
Gülen İnsanlar Diyarı
Açe'de kaldığımız bir kaç gün yapabildiğimiz gözlemleri ve vardığımız sonuçları not ettik. Ortak kanaat bura insanının sinirlerinin çekilip alınmış olduğu yönündeydi. Kime baksanız¸ kimden fotoğrafını çekmek için izin isteseniz size gülümseyerek karşılık veriyordu. Onca karmaşık motosiklet ve araç trafiği içinde herkes birbirine saygı içinde yoluna gidiyordu. Gördüğümüz tek trafik kazası; ekipten bir arkadaşın bir bayanın motoruyla bahçede gezmek istemesi üzerine yaşandı. İki metrede maharetle yere yuvarlanan arkadaşımızın motor kazası Açeli hanımefendinin özür dilenmesi talebi ile tatlıya bağlandı. Aslında oldukça düzenli trafiğin bize karmaşık gelmesinin sağdan direksiyonlu araçlardan ve bizce çok kalabalık olan motorlardan kaynaklandığını kabul ettik.

Sayfayı Paylaş