İLETİŞİM ORTAMLARININ DOĞASINA DÂİR…

Somuncu Baba

Bir Türkçe sevdalısıyla¸ değerli Ahmet Turan Alkan hocayla¸ 'dil'in¸ 'iletişim' ortamlarının doğasına¸ imkânlarına ve sınırlarına ilişkin bir konuşma okuyacaksınız.

Bir Türkçe sevdalısıyla¸ değerli Ahmet Turan Alkan hocayla¸ 'dil'in¸ 'iletişim' ortamlarının doğasına¸ imkânlarına ve sınırlarına ilişkin bir konuşma okuyacaksınız.
Ahmet Turan Alkan¸ bir üslupçu yazar¸ bir bilim adamı ve ülkesinin¸ dünyanın meselelerine ilişkin zihnî çabalarını sürdüren bir aydın.
Yaygın ve egemen 'iletişim' ortamlarının nasıl birer haberleşme ortamı olduğuna ilişkin düşüncelerini bizimle paylaşma inceliği gösterdiği için Hoca'ya teşekkür ederim.
Umarım¸ Sivas'ta ikamet etmesine rağmen¸ Hölderlin'in dediği gibi¸ 'yeryüzünde şâirane mukim olan' Alkan'ın yorumları¸ sizin de dünyanıza ışıklar düşürür.

Bir 'iletişim ortamı' olarak dilden başlamak istiyorum¸ çoğumuzun sandığı gibi¸ biz mi dilin efendisiyiz yoksa¸ Heidegger'in dediği gibi¸ dil mi bizi çağırır?
İslâm mitolojisinde her mesleğin bir “pir”i olduğu yolunda bir inanç vardır ve bu inanç¸ bize tabii gelen mesleklerin¸ alışkanlıkların¸ kurumların “öğretildiğini” imâ eder. Benim için lisan da öyledir. İnsanların “aga-gugu” gibi manasız lafları neticede sihirli bir yapıya dönüştürerek bir dil inşa ettiği fikrini makul bulmam; en azından benim için dil mucizevi bir şeydir.
Sizin dilimizin kapısını yeni çalan veya pencereden bacadan girme konusunda cüretkâr kelimelere¸ kavramlara karşı duyarlı olduğunuzu biliyoruz. Bu hassasiyetinizin nedenlerini bizimle paylaşmak ister misiniz? Bu meyanda¸ bizim 'dilde arılaşma/sadeleşme' maceramızın zihniyetimizde ne türden sonuçlar hasıl ettiğini anlatır mısınız?
Her lisan zamanla değişir ve bu değişimi somurtarak karşılamak sıhhat alameti değildir. Türkçe'nin başına gelenler tabii değişimden farklı. Türkçe¸ en zarif seslere¸ en sade kelimelere ve en munis cümle kalıplarına terfi etmişken inkılap sadmesine maruz kaldı. Önemle belirtmek lazımdır ki bu bir “millileştirme” operasyonu değildi çünkü Türkçe -mesela 1920'li yıllardaki haliyle- zaten milli idi; bu bir seküleşleştirme¸ dili lâdini şekle ve muhtevaya sokma ameliyesi idi; kısmen¸ hatta büyük nisbette muvaffak da olmuştur ve muvaafak olduğu nisbette tahribat yapmıştır. Türkçe'nin nasıl lâdini bir dil haline getirildiği biliniyor ama niçin'i pek bilinmez. Türkçe¸ Kur'an kavramını havi ve hâmil bir dil idi ama Arapça değildi. Bugün yaşayan Türkçe'de bile yüzlerce Kur'an kavramı mevcuttur; rastgele bir sayfasını açıp bakınız¸ en az on ila yirmi arasında Türkçeleşmiş kavramla karşılaşırsınız. Bu müthiş bir zenginliktir ve bu manada Kur'an-ı Kerim¸ Türkçe'nin en mükemmel lugati yerine geçer. Dil devrimi bu lugati Türkçe'nin bünyesinden kazıma ameliyesi idi. Ne var ki dili lâdini hale getirelim derken zaafa uğrattılar. İngilizce'nin bugün Türklerin konuştuğu Türkçe'ye bu derece kolay nüfuz etmesinde bu hadisenin dahli büyüktür.
'İletişim' kelimesinden ne anlamak lazım? Dil¸ nasıl/nice bir iletişim ortamıdır?
İletişim güzel kelime; olabildiği kadar güzel ama “haberleşme”nin tadı yok onda. Haberdar olmanın tedaileri yok. Gramer yapısı itibariyle iletişim haberleşmekten daha az bir şeydir. “Şu kalemi filancaya ilet” dersiniz¸ muhatabınız da iletir ve iletişim eylemiş olursunuz. Aynı kelimeyi daha geniş manada kullanmak bir nevi fukaralık. Halbuki benim için dil bir haberleşme vasatıdır.
'Evvel yoğ idi işbu adet yeni çıktı' diyen şairin hayretiyle sormak isterim¸ bilhassa 'gazete'yle birlikte¸ bizim zihniyet coğrafyamızda nasıl bir değişiklik gerçekleşmiştir? Gazete bizde hangi ihtiyaç ve saikle doğmuş¸ nasıl bir netice hasıl etmiştir?
Bu suali devr-i Tanzimatta sormak daha heyecan verici cevaplara medâr olurdu ama suali soğutmayalım; Meseleye efkâr-ı umumi kavramından girmek daha doğru olur veya S. Mill'in ifadesiyle¸ “Mukaddes suyun bir baştan bütün başlara dağıtılması” ile başlamak gerekir. Kamuoyunun bir parçası olduğunuzu¸ en azından bir ferd-i vahidi olduğunuzu bilmek sizde tatminkâr bir his uyandırır. Fikrinizin kıymet-i harbiye taşıdığı kanaatine varır¸ öneminizi takdir edersiniz. Demokrasilerde ise sizin reyiniz¸ neredeyse mübarek kabul edilmiştir. Gazete¸ işbu kutsallık merciine yevmi su taşıyan bir sakaya benziyor. Teoride gazetelerin okuyucuya bir hizmet servis ettiği varsayımı söz konusudur¸ lakin pratikte kimin kime hizmet ettiği¸ kimin kimi inşa ettiği pek berraktır.
Bugün geldiği/savrulduğu noktalara bakılacak olursa¸ matbuat 'dil'imizin sıhhati (sahihliği) konusunda neler söylersiniz?
Matbuatımızın dili var mı; batılı muadillerinin dilini yarım-yamalak tercüme etmekten başka? Sahihlik hakikate nisbet çerçevesinde mânidar bir kavramdır. Hakikat¸ matbuatımızda kimin umurunda bugün? Merkezi medya diye adlandırdığımız topluluk¸ yüz seneyi aşkın zamandan beri bir dil oluşturdu elbette ama bu dil ile nihayet moderniteyi¸ onun alâmetlerini ve lâzımelerini telaffuz edersiniz; daha fazlasını değil. Çünkü bu dil soyuttan kaçınır¸ somutu da deforme eder.
'Gazete yazarı' kimdir?
Çok câlib-i dikkat bir insan cinsi olduğuna şüphe yok; benim açımdan durum şöyle görünüyor: Gazete yazarı sık sık insani hasletlerinin yerinde durduğunu ehil yerlere kontrol ettirmesi lazım gelen biridir çünkü aslında kelimelerini değil etini¸ kanını ve teninin içindekileri hergün elâleme gösteren biridir.
Hazreti İsa hakkında hüküm veren Filistin Valisi'nin¸ hüküm kararından sonra âdet üzre getirilen bir leğen dolusu suda elini yıkadığı sahneyi hatırlarım eski bir filmden. Güya verdiği karardan müstağni olurmuş böyle yapmakla. Gazete yazarlarının bu durumda masalarının kenarına birer levabo kondurmaları iktiza etse yeridir; bol miktarda da dezenfektan…
7. Gazete ile mecmua arasında 'iletişim dili'(nin sıhhati) bakımından ne türden farklar ayırt edilebilir? (Mecmua derken gazete formatındaki haftalık haber dergilerinden çok¸ ilim-kültür-sanat dergilerini kastediyorum)
Gazete yolculuk¸ mecmua piknik. Gazete düşmek¸ dergi tutunmak. Gazete efkâr-ı umumiyenin naşir-i efkârı (ne demekse?)¸ mecmua hür tefekkürün…
Radyo ile aranız nasıldır? Radyo nedir¸ nasıl bir iletişim ortamı olarak görüyorsunuz onu?
Radyo bizim kültürümüze daha uygun bir haberleşme vasıtası çünkü şifahi üslubu var. Tek kötülüğü tek taraflı haberleşmeye imkân vermesi; kezâ göze değil kulağa hitab etmesi¸ muhayyileyi mecburen tahrik etmesi de müsbet taraflarından.
Peki televizyon kimdir? Bir hülya makinası mı? Zaman yiyen obur ve gereksiz bir eğlence ortamı mı? Bir 'tebliğ' aracı mı? Bir İlahi nimet mi? Yoksa azap mı?
Sualinizde mündemiç bütün tesbitlere aynen iştirak ederim. Keşke hiç icad edilmesiydi.
Nasıl bir televizyon seyircisi olarak nitelersiniz kendinizi?
Bizim evde rating ölçüm cihazı olsaydı ve herkes bu cihazın ölçülerine göre yayın akışını programlasaydı televizyonın sadece aklı başında haber bülteni¸ iyi yeşilçam kordelaları veya kaliteli sinema ürünleriyle Galatasaray'ın bütün maçlarını veren sıkıcı bir kutu olduğuna hükmedilirdi. Bu cevaptan pek de makbul bir tv seyircisi olmadığım anlaşılmalıdır ama neticede maalesef “televizyon seyretmeyenler derneği”nin mensubu değilim.
Telefon için¸ bazı iletişim bilimciler¸ 'bedensiz ses' tabirini kullanırlar¸ ne düşünürsünüz?
Hiç düşünmedim; çünkü telefonu asgari miktarda kullanmak taraftarıyım¸ mümkün olduğu kadar az.
Peki 'internet ortam'larına¸ o 'sanal' ortamlara nasıl bakıyorsunuz? Oralarda neler olup bitiyor¸ nasıl/nice bir dil kullanılıyor? Nasıl bir haberleşme ortamıdır burası?
İnternet benim için beşeriyetin şuuraltı¸ yani vicdânı; üstelik meret bir de “sanal” gazeteyi¸ dergiyi cebinize koyar¸ kupür kesip kitabın arasına koyarsınız. Bu manada internet bize varlıkla yokluk arasındaki garip benzerliği ve tezadı hatırlatır. Nedir¸ bir çelik disktir altı üstü. Hem vardır hem yok.
Bataille¸ zamanın en küçük birimi olarak an'ın sonsuzca çoğalabilir olduğundan hareketle¸ birbirine doğru gelen iki insanın gerçekte hiçbir zaman asla mükemmel bir kavuşma bir ulaşma yaşayamayacağını¸ arada daima bir boşluğun kalacağından söz eder. Bununla¸ her şeyin dile gelemez oluşu arasında bir ilgi kurulabilir mi¸ ne dersiniz?
“Söyleyen bilmez¸ bilen söylemez” demiş bir ârif. Dilin haberleşmeye nasıl olup da vâsıta teşkil ettiğini düşündükçe işin içinden çıkamadığım olur; gerçekleştiği kadarıyla haberleşme mucizevi bir şey. Haberleşmenin temelinde bilmek var; haberleşme sıhhati de bilme imkanlarıyla sınırlı elbette. Dolayısı ile biz garip bir şey yapıyoruz; manasını tam bilmediğimiz bir şey söylüyoruz ve muhatabımız manasını kendisinin de bilmediği bir şey anlıyor o mesajdan; ve her iki taraf da haberleşerek anlaşabildiğini düşünüyor. Bu¸ “helva ve selvâ” meselinden daha muammalı bir mucize.
Sükut nasıl bir dildir?
Musikinin bütün güzelliği¸ sesler arasındaki sükut fasılalarıdır.
Hikmetin dili sembol ve sükuttur diyenlere ne dersiniz?
“Eyvallah erenler” derim.
Çok teşekkür ederim.

Sayfayı Paylaş