HİKMETİN İSLÂM COĞRAFYASINDAKİ YOLCULUĞU

Somuncu Baba

Yitik bilgi hikmet ve felsefe¸ arayıcıları tarafından yerkürenin her coğrafyasında keşfedilmeyi beklemekteydi. Ancak onun tâliplileri¸ öncelikle kendi bünyelerinin ve köklerinin arayışına giriştiler.

Yitik bilgi hikmet ve felsefe¸ arayıcıları tarafından yerkürenin her coğrafyasında keşfedilmeyi beklemekteydi. Ancak onun tâliplileri¸ öncelikle kendi bünyelerinin ve köklerinin arayışına giriştiler. Bu anlamda Müslüman düşünür ve filozoflar¸ evveliyetle akıl¸ zihin¸ kalp ve gönüllerini Kur’ân ve hadisin hikmetli ve esrarlı cevherlerine yönelttiler.
Hikmetli ve Esrarlı Cevherler: Kur’ân ve Hadis
O cevherler ki¸ bu tefekkür ve tezekkür kâşiflerine varlıklarının tüm kapılarını sonuna kadar açık tutmaktaydı. Bu Aşkın Sesleniş: “düşünen ve akleden bir toplumu veya topluluğu”¸ kendisine muhatap olarak görmek şeklinde varlık ve benliğini maddî vasıtalardan azâde olarak tezâhür ettirmektedir. Yine akıl ve kalbin birbirini inkar etmeyen ve yok saymayan İlâhî Çağrısı¸ muhataplarından “tefekkür (düşünme) ve tezekkürün (hatırlama)” türdeşleri olan “taakkul (akletme)¸ tefehhüm (anlama) tefakkuh (idrak etme¸ kavrama) ve teemmülü (derin düşünme)” de ısrarla talep etmektedir.
Aşkın ve ilahî nidayı gönülleriyle/kalpleriyle işitenler¸ elde ettikleri bu zenginliklerle arzın hikmet noktalarının keşfine çıktılar. Zirâ Son Peygamber’in (s.a.v) ifadesiyle “Hikmet¸ mü’minin yitiğidir¸ onu nerede bulursa alır.”
Nihayetinde kimisi güneşin doğduğu¸ kimisi de güneşin battığı yerlerde olsa da¸ hikmet merkezlerini buldular. Bu düşünce bölgelerinin birisi Doğu’daki Yunan mirası¸ diğer ikisi de İran (Sasanî) ve Hind düşüncesidir.
Hikmetin Dilden Dile Dillenmesi
Bahsi geçen felsefe ve kültür havzaları¸ aynı zamanda kadîm medeniyetlere mekanlık yapmışlardır. Müslüman bilgi ve hikmet âşıkları¸ bir anlamda insanlık birikimi olan bu fikir ve tefekkür okyanuslarına daldılar. Öncelikle bu bilgi ummânının zengin eserleri Latince¸ Grekçe¸ Yunanca¸ Süryanice¸ Âramca ve Pehlevice’den birer birer tercüme edildi.
Abbasîlerle başlayan ve dünyada bir benzerine rastlanılmayan büyük çeviri faaliyeti¸ 1-2 asır sonra¸ İslâm coğrafyasına ve düşüncesine “altın çağı”nı yaşatacaktır. Özellikle de Halife Me’mun¸ 830’da Bağdat’ta¸ aslında cimri olmasına rağmen büyük meblağlar harcayarak inşâ ettiği Beytü’l-Hikme (Tercüme Evi¸ Hikmet Evi)¸ insanlık tarihinin en büyük çeviri faaliyetini gerçekleştirmiştir. Rivayet edilir ki¸ bu tercüme merkezindeki mütercimlere ücret olarak çevirdikleri eserlerin ağırlığınca altınlar ödenmiştir.
Ancak yapılan muazzam tercüme faaliyetinin Müslüman âlem üzerindeki sonuçlarına bakıldığında¸ bunun karşılığını bu dünyada bulmak zordur.
Sonuç itibariyle İslâm filozof ve mütefekkirlerinin yorulmak bilmeyen gayret ve çabalarıyla¸ beşeriyetin ortak düşünce arenasına¸ Müslümanların inşâ ve ihyâ ettiği yeni¸ özgün bir fikir sistemi olan İslâm felsefesi ortaya çıkmıştır.
Müslümanların İnşâ Ettiği Düşünce: İslâm Felsefesi
İslâm hakîmlerinin ürettiği ve tekâmül ettirdiği hikmet¸ insanlık birikiminin özgün bir tefekkür imalâtı haline dönüşmüştür. Zirâ bu fikir zenginliği¸ Batı düşünce ve kültürüne sınırsız katkı ve çeşitlilik kazandırmıştır. Ama her şeye rağmen İslâm filozofları¸ ulaşmayı hedefledikleri¸ tamamen Müslümanlara özgü bir felsefenin ihyâsını sürekli yüreklerinden ve zihinlerinden silememişlerdir.
Yine de tüm bu hedeflere rağmen İslâm felsefesi¸ diğer İslâmî disiplinlerden kelâm ve tasavvuf üzerinde iz bırakıcı tesirlerini belirgin bir şekilde göstermiştir.1
Ancak bir kez daha belirtmek gerekir ki¸ felsefe¸ tam olarak kendi işaret ve damgasını vurarak Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca İslâm bilgi ve kültürünün üretim odakları olan medreselerde istenilen düzeyde cazibe halesine dönüşmedi.
Endülüs’ün önde gelen Müslüman bilgeleri İbn Bacce (ö.1138) ve İbn Tufeyl (ö.1185)¸ felsefeye karşı soğuk ve mesafeli duruşu¸ filozof üzerinden tasvir etmişlerdir. Bu hakîmlerin zihninde¸ toplumun tüm katmanlarıyla arzu edilen seviyede iletişime geçemeyen filozof¸ cemiyet içerisinde “münzev “garip” ve “ yabancı”2 gibi konumlara sürüklenmiştir.3
Müslüman Hakîmler/Filozoflar
Müslüman mütefekkirler¸ felsefeyle karşılaştıklarında İslâm düşüncesinin bir tür felsefe ve felsefenin de bir tür din olduğu noktasına ulaşmışlardır. Nitekim Fârâbî (ö.950)¸ İbn Sînâ (ö.1037) gibi iki büyük İslâm filozofu¸ kendilerinden sonra gelecek olan İbn Rüşd’ün (1198) ifadesiyle “Din ile felsefe aynı anneden emmiş süt kardeşler”4 olarak ilanında herhangi bir sakınca görmemişlerdir.5 Nitekim günümüzde bir çok düşünür ve filozof¸ üzerinde anlamlı bir şekilde konuşabileceği alan olarak değerler¸ idealler¸ amaçlar ve hedefler sahasını görmektedir. Gerçekte bilimler bize insanın fizyolojik ve biyolojik yapısı ile ilgili verileri sunmaktadır. Bununla birlikte¸ bu bilimsel veriler¸ toplumsal bir varlık olarak insanın ne olduğu¸ nasıl davrandığı ve rolünün nasıl olması gerektiğini de bildirmektedir. 6
Ancak bir bütün olarak evrenin¸ insanla ilgisini¸ yine insanın Allah’la ilişkisini¸ bunun yanında insanın tabiatla ilişkisini¸ yalnız hikmet ve felsefe anlamlandırmaktadır.
“Kutsal İnek” Bilim ve Dinî Düşünce
Bugün tüm varlıklarını¸ dayandırdıkları bilimin “kutsal ineği” haline getiren çağdaş ideoloji ve akımların bilime dayanan bir ahlâk ve bilime dayanan bir toplum modeli oluşturma rüyaları gerçekliğini kaybetmiştir. Ayrıca bu fikir ve ideolojiler¸ dinle aralarına kalın ve aşılması güç duvarlar örmüşlerdir.
Artık şunu da kesinkes kabul etmek gerekir ki¸ dinî düşünce kendini anlatmak¸ ifade etmek¸ ispat etmek ve meşrulaştırmak adına kutsanmış her türlü bilimsel veriye gözü kapalı sarılmamalı ve üzerine atılmamalıdır.
Dinî düşünce¸ insan hayatının anlamı¸ ne olması gerektiği¸ fert ve toplumun siyasal hayatının nasıl erdemli hale dönüştürülmesi gerektiği¸ insanın amaç¸ ideal ve hedeflerinin vahiyle paralel bir atmosfer içine nasıl çekilebileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.7
Ancak Müslüman bilge ve aydın¸ Kur’ân’ı bir bilim¸ tarih¸ biyoloji¸ doğa ve arkeoloji kitabı gibi okuma hastalığından da kaçınmalıdır.8 Zirâ bilimin verilerinin değişken ve yanlışlanabilir olması¸ böyle bir tedbiri önceden ele almayı gerekli kılmaktadır.
Bu sözlerden de modern Müslüman düşünür¸ bilimsel verilere ve teknolojik gelişmelere kapısını tamamen kapatmalı ve sırtını çevirmelidir anlamı çıkarılmamalıdır. Dikkat edilmesi ve hassas olunması gereken husuş açık ve nettir. O da Kur’ân ve vahyin¸ bilim ve teknolojinin tasdiğine ve merhametine muhtaç olmadığı hususudur.
Fakat çağdaş Müslüman aydın şunun da bilincinde olmalıdır ki¸ o da bilim¸ teknoloji ve tefekkür geliştikçe ve ilerledikçe vahiy daha iyi anlaşılacaktır. Aynı zamanda Kur’ân’ı¸ daha derin ve zengin anlamlar dünyasıyla görmek imkanına kavuşulacaktır. Yeter ki insan; akıl¸ zihin ve kalbini sahte ve maddî mühürlerle kilitlemesin.
Erdem Medeniyeti ve Sömürü Medeniyeti
Kindî (ö.866)¸ Fârâbî¸ Birûnî (ö.1061)¸ İbn Sînâ ve Gazâlî’nin (ö.1111) fikir emekleriyle¸ Batı için karanlık ve köhne olan Ortaçağ¸ İslâm dünyası ve düşüncesi için “altın çağ”a dönüşmüştür. Değişim ve dönüşüm¸ Müslüman coğrafyasıyla sınırlı kalmamış¸ bunun artçı dalgaları¸ Batı için Rönesans ve Reform dönemini başlatmıştır.
İslâm’ın Rönesansıyla¸ Batı’nın bağnazlık ve karanlık dönemi¸ aynı zamanlara tekâbül etmiştir.9 Arkasından insanlık ve medeniyet kültür ve birikimine katkıları açısından¸ İslâm dünyası bu misyonunda tökezlemiştir. Batı ise¸ bu evrensel misyonu¸ insanlık ve medeniyet yararına kullanmayıp¸ maalesef kan¸ gözyaşı¸ şiddet ve sömürüyle (emperyalizm) devralmıştır.
Ancak yine de medeniyetler¸ bir zincirin halkaları gibi¸ misyon ve amaçları farklı da olsa¸ birbirlerine kenetlenmiştir. Dolayısıyla herhangi medeniyetin tek başına bağımsız ve bağlantısız olarak ele alınıp incelenmesi yanıltıcıdır ve aynı zamanda hakikatten uzaklaşmadır.
Medeniyetlerin devirlerini tamamlayıp¸ tarih ve insanlık sahnesinden çekilmeleri söz konusu edilemez. Sadece¸ sürekli değişen ve gelişen dünya uygarlığının bir halkası olarak yüklendikleri rollerden bahsedilebilir.
Bu açıdan bazı millet ve medeniyetlerin dünya tarihindeki üstün ve hâkim konumlarını kaybettikleri¸ yerküredeki temsiliyetlerinin son bulduğu anlamına gelmeyecektir. İslâm medeniyeti¸ 8. yüzyılda Yunan’dan aldığı ve devşirdiği külliyâta¸ kendi rengini vererek yeni ve özgün katkılarda bulunarak Batı’ya aktarmıştır. İhtişamlı duruşunu¸ 13. yüzyıldan sonra kaybederek¸ sadece haşiyecilik¸ şerhcilik ve nakilcilik girdabına kendisini kaptırmıştır. Bunun neticesi olarak yedi sekiz asırlık bir uyku ve yarı uyuşmuşluk hali yaşamaktadır. Ancak dünya ve dolayısıyla onun içindeki medeniyetler tarihinde¸ en geniş sınırlarıyla 7. yüzyıldan başlayıp 17. yüzyıla kadar¸ yaklaşık on asır süren birikim¸ tecrübe ve hakimiyetiyle¸ Müslümanların bu kadîm uygarlıklarını yeniden ihyâ etmesi hayal değildir.10
Garip Giden İslâm’ın Gâlip Dönüşü
Sonuç olarak İslâm dünyasının düşünür ve mütefekkirleri¸ geçmişte insanlığa medeniyet¸ huzur¸ mutluluk ve erdem gibi değerleri on asır boyunca taşımışlar ve sunmuşlardır. Dolayısıyla Hz. İsa’nın (a.s) doğumunun üçüncü bin yılı kabul edilen bu yeni on asırlık zaman aralığında umutsuzluğa¸ yeise ve karamsarlığa düşmeden¸ hikmet ve felsefe geleneğinin en büyük temsilcileri olarak Müslüman aydın ve entelektüeller¸ bunu başarma güç¸ kapasite¸ deneyim ve yetisine sahiptirler. Allah’ın değişmez yasası¸ tevhid ailesince tekrar neşv-ü nemâ bulacaktır.
Bu ailenin Peygamberi’nin ifadesiyle “İslâm garip geldi¸ garip gidecektir.” Ancak yeni bir süreçte “Her an yaratan¸ yeni bir işte olan” Yüce Yaratıcı¸ garip giden İslâm’ı tekrar gâlip olarak getirecektir.

* Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Öğretim Üyesi. bacetink@cumhuriyet.edu.tr

DİPNOT


1- Ahmet Arslan¸ İslâm Felsefesi Üzerine¸ 320.
2- Bkz. İbn Bacce¸ Tedbirü’l-Mütevahhid¸ nşr: M. Fahri¸ Resâilu İbn Bacce el-İlâhiyye) II. baskı¸ Beyrut 1991; İbn Tufeyl¸ Hayy b. Yakzân¸ nşr: A. Nâdir¸ Beyrut 1993.
3- Arslan¸ İslâm Felsefesi Üzerine¸ 320-321.
4- İbn Rüşd¸ Faslû’l-Makâl (Felsefe-Din İlişkileri içinde)¸ çev: S. Uludağ¸ İstanbul 1985¸ 164.
5- Arslan¸ İslâm Felsefesi Üzerine¸ 318.
6- Arslan¸ age¸ 329-330.
7- Arslan¸ age¸ 329-330
8- Arslan¸ age¸ 330.
9- Hilmi Ziya Ülken¸ İslâm Felsefesi Kaynaklar ve Etkileri¸ IV. baskı¸ İstanbul 1993¸ 387.
10- Ülken¸ age¸ 387.

Sayfayı Paylaş