BİTMEYEN ACILAR DEVAM EDERKEN

Somuncu Baba

Kaç saat geçti¸ ne kadar dua etti bilmiyordu. Güneş iyice yükselmişti. İçine anlamını çözemediği bir sıkıntı yerleşti. Buruşuk yüzü asıldı¸ gözleri kısıldı.

Kaç saat geçti¸ ne kadar dua etti bilmiyordu. Güneş iyice yükselmişti. İçine anlamını çözemediği bir sıkıntı yerleşti. Buruşuk yüzü asıldı¸ gözleri kısıldı. Ağlamaklı bir sesle:
– Yarabbi! Aceleten oğlumu gönder. Başına bir şey gelmiş olmasın. Sen onu koru¸ çocuklarının yüzüne bak. Diye mırıldandı. İlk kez geldiği mezarlıktan¸ unutkan kafasıyla tek başına evin yolunu çıkarması mümkün değildi. Oğlu gelir de bulamaz endişesiyle¸ bulunduğu yerden de bir tarafa ayrılamıyordu. Yaşlı yüreği¸ çaresizliğin getirdiği bir korku ile sızladı.
Gün batmak üzereydi. Ağaçların arasında kaybolan güneş¸ koyu gölgelerle mezarlığa kasvetli bir hava veriyordu. Tapu müdürü Faruk Bey¸ Fâtihasını bitirip yerinden kalktı. Akşamları bazen iş çıkışı annesinin mezarını ziyarete gelir¸ dua eder giderdi. Annesini kaybedeli üç ay olmuştu. Ama hâlâ yokluğuna alışamamış¸ içindeki anne hasretini dindirememişti. Her gelişinde buğulu gözlerle içini döker¸ kutsal bir borcu yerine getirmenin rahatlığı ile evine dönerdi. Derin bir iç geçirdi. “Ah anacığım ah¸ abdestli ellerini doyasıya öpemediğim¸ ayaklarının altından Cenneti alamadığım anacığım.”diye söylendi belli belirsiz. Tam gitmek üzereydi ki¸ birkaç mezarlık öteden bir ağıt duydu. Dikkat kesilip sessizce dinledi. Kalbinin kafesinden uçup gitmek isteyen bir kuş gibi çırpındığını hissetti. Bu saatte kim olabilirdi ki?.. Gayri ihtiyârî sesin geldiği yöne doğru birkaç adım attı. Yalvaran¸ yaşlı kadının sesi yüreğine bir iğne gibi batıp çıktı. Başını iki elinin arasına almış¸ durmadan ağlıyor¸ bir şeyler mırıldanıyordu. Kadının söylediklerini anlamaya çalıştı.
– Gördün mü Feridun¸ kimsesiz kaldım. Ben şimdi ne yaparım¸ kimlere giderim. Allah'ım sen bana yardım et. Kimsesizlerin kimsesi¸ yalnızların dostu sensin. Sen göz yaşına dayanamazsın. Mezarlıkta beni yalnız bırakma. Aceleten bir yardımcı gönder. Diye sızlanıp yakarıyordu.
Faruk Bey¸ daha fazla dayanamadı. Yumuşak tatlı bir sesle:
– Anne diye seslendi.
Ruziye Hanım ilkin oğlunun geldiğini sandı. Umutla sesten yana döndü. Şakaklarına ak düşmüş¸ esmer¸ uzun boylu¸ orta yaşlı¸ ince bıyıklı bir adam¸ yanına çökmüş ona sesleniyordu.
– Kimsen yok mu senin teyze?
– Yok dedi¸ bir çocuk gibi burnunu çekerek.
– Peki¸ burada ne arıyorsun?
– Sabahleyin oğlum bıraktı¸ bir daha da gelmedi.
– Seni evine götürsem¸ bana yolu gösterebilir misin?
Ağlayan gözlerle başını hayır anlamında iki yana salladı.
– Ben evi bilmem ki¸ çıkaramam şimdi. İhtiyarlık işte unutuyorum.
– Ne yapacaksın ya şimdi? Bir tanıdığın¸ akraban filan yok mu?
Ağlaması yeniden hızlandı.
– Benim Allah'tan gayrı kimsem yok.
– Tamam tamam üzülme dedi¸ Faruk Bey müşfik bir sesle. Bu akşam bize gideriz. Sonra da bir çaresini buluruz. Hadi kalk¸ ağlama artık.
Ruziye Hanım yavaşça kalktı. Kalkarken de Faruk Bey koluna girip yardım etti. Mezarlığın önündeki arabasının kapısını açıp yaşlı kadını bindirdi. Ana cadde üzerinde yüksek bir binanın 3. katına asansörle çıktılar. Faruk Bey zile kesik kesik bastı. Az sonra Beyaz tenli¸ başı örtülü bir kadın kapıyı açtı.
– Bu gece bir misafirimiz var Fatma¸ dedi Faruk Bey.
– Kapım Tanrı misafirine her zaman açıktır. Buyurun.
İçeri girer girmez¸ antreden odaya açılan kapının üzerinde¸ yaldızlı büyük bir besmele levhası dikkat çekiyordu. Ruziye Hanım odadaki koltukların birine¸ âdeta sığıntı gibi ilişerek oturdu. Bunun farkına varan Faruk Bey rahat oturmasını söyledi. Sonra da meraklı gözlerle onları seyreden karısına bütün olanları anlattı.
Yemekten sonra¸ kahvelerini içerken¸ Faruk Bey Ruziye Hanımla uzun uzun konuştu. Babadan kalma bir evinin olduğunu¸ gelininin ona karşı sevgisiz davrandığını¸ kendisi yüzünden oğlu ile sık sık kavga ettiklerini¸ oğlunun çalıştığı daireyi öğrendi.
Ertesi gün Faruk Bey¸ ufak bir araştırma yaparak¸ Naci Bey'in daire müdüründen tafsilatlı bilgi aldı. Naci Bey'in¸ annesini hanımıyla geçinemediği için terk ettiği gerçeğini anladı. Yüz hatları gerildi. İçinden¸ hiç görmediği Naci Bey'e çok kızdı. Kendi annesini hatırladı. Babası öldükten sonra varını yok eden¸ üzerine bir kuş gibi kanat geren¸ melek yüzlü annesinin çektiği çileler aklına geldi. Yüzüne hüzünlü bir gülücüğün gamzeleri yayıldı. Görücü usulü ile bulduğu gelini ile nasıl anlaştıklarını¸ ev işlerine ortaklaşa koştuklarını¸ annesi öldükten sonra karısının perişan olup yalnızlık çektiğini hatırladı. Anne sevgisinin¸ onu kaybettikten sonra daha bir çoğalarak¸ yüreğinde sızlayan bir yara şekline dönüştüğünü anladı. Bu yüzden¸ Naci Bey'in annesine yaptıklarını bir türlü affedemiyordu. Ona acı bir oyun oynamaya karar verdi. Memurlardan birine¸ Ruziye Hanım'ın evinin civarındaki evlerin ada ve parsel numaralarını verdi¸ araştırıp neticeyi bildirmesini istedi. Akşam Ruziye Hanım'a elde ettiği bilgileri usulünce anlattı. İsterse evinde dilediği kadar kalabileceğini veya bir huzur evine yatırabileceğini söyledi.
Naci Bey¸ odanın içindeki öfkeli gezintisini bıraktı. Sigarasının küllerinin halının üzerine düşmesine fazla aldırış etmeden pencereden dışarı baktı. Gözleri caddedeki kalabalığın arasında karısını aradı. Yarım saattir beklediği halde¸ hâlâ görünürlerde yoktu. Annesi gittikten sonra her şeyin düzeleceğini umuyordu. Fakat hiç bir şey düzelmemiş¸ Sema bu sefer de sık sık arkadaş toplantılarına katılır¸ o sebeple de eve geç gelir olmuştu. Bu gezmeler yüzünden masrafı da çoğalmış¸ fuzuli şeylere para harcar olmuştu. Oysaki kaç kez¸ “Akşam geldiğim zaman evde olacaksın.” demişti. Ama nafile… Bütün huzursuzlukları annesinde arayan karısı¸ o gittikten sonra kendisi huzursuzluk çıkarır¸ çocukları annesine bırakıp¸ kimlerden ve nasıl bir aileden olduklarını dahi bilmediği arkadaşlarının çay partilerine katılır olmuştu. Keşke karısını çalıştığı daireden istifa ettirmeseydi. Hiç olmazsa o zaman gözünün önünde olur¸ kapı kapı onu aramak zorunda kalmazdı. Daha da ötesi¸ keşke annesini dinleyip onunla evlenmeseydi. Anne sözünü tutmamanın sıkıntılarını¸ gün be gün daha da artarak yaşıyordu. Annesini hatırlamak¸ içindeki bilinmeyen bir yaranın sızlamasına sebep oldu. Yüreğinin yere düşüp param parça olduğunu sandı. Kim bilir şimdi ne yapıyordu? Huzur evine alışabilmiş miydi acaba? Onu mezarlığa bıraktıktan birkaç gün sonra¸ adının Faruk olduğunu belirten bir adam gelmiş¸ annesini mezarlıkta bulduğunu ve kendi arzusu ile huzur evine yatırdığını söylemişti. Sonrada torunlarını görmek istediğini ilâve ederek¸ Naci Beyden hem annesini ziyaret etmesini¸ hem de çocukları götürmesini rica etmişti. Adama “Olur götürürüm.” demişti; ama ne kendisi gidebilmiş¸ ne de çocukları götürmüştü. Utanıyordu annesinin yanına gitmeye. Yüzüne bakacak¸ anne diyecek cesareti yoktu. Onu¸ karısı yüzünden mezarlıkta bir hayvan gibi azatlamasının mazeretini bulamıyor¸ aklına geldikçe de kendi kendine lanet ediyordu.
Sönmek üzere olan sigarasını tazelerken kapının açıldığını duydu. Antreden oğlunun sesi geldi:
– Anne¸ babam gelmiş.
Sinirle kapıya yürüdü. Sema'yı görünce de “Neredesin?” diye çıkıştı. Karısı umursamaz bir tavırla dudak büktü.
– Ne yapalım dedi. Annemden çocukları alıp gelmesi anca oluyor. Sana kaç kere bir araba al dedim anlamadın.
– Biraz da gitmeyiver şu arkadaşlarına.
– Aaa¸ evde yalnızlıktan patlayacak mıyım?
Naci Bey sustu. Akşam vakti münakaşa çıkarıp evin huzurunu bozmak¸ çocukların yanında kavga etmek istemiyordu.
– Hiç olmazsa gittiğin yerden erken kalk. Akşam yemeğini hazırlamış mıydın? diyerek alttan almaya çalıştı.
Sema Hanım'ın dudaklarında iğreti bir gülümseme belirdi.
– Ay Naci¸ ömürsün vallahi. Gezmedeyken nasıl yemek yapabilirim ki? Hem benim karnım tok. Pastaları fazla kaçırmışım. Sen mutfaktan bir şeyler atıştır hadi canım.
Usanmıştı artık düzelir umuduyla beklemekten¸ her gezmeye gidişinde aynı bahaneleri dinlemekten ve gün be gün kavga etmekten. Her gün sigarayla karın doyurmak çekilir gibi değildi. Ne kadar alttan almaya çalışsa da¸ çocukların yanında ne kadar münakaşa etmek istemese de¸ bir noktada tıkanır¸ bağırır çağırırdı. Sonra da ikisi birden asık yüzle televizyon seyreder¸ sigara üstüne sigara tüttürürlerdi.
– Usandım artık¸ diye çıkıştı. Her gezmeye gidişinde evin huzuru bozuluyor¸ ben aç kalıyorum.
– Aaa ne yapalım yani¸ huzuru bozan sensin.
– Yeter be yeter!.. diye bağırdı¸ Naci Bey olanca gücüyle. Yeter artık! Her gün gezme¸ her gün kavga…
Sema Hanım¸ göz ucuyla kocasına baktı. Ağzında tiksinti verici bir tebessüm belirdi.
– Amaan dedi. Bağırıp kendini boşa yıpratma¸ evin huzurunu da bozma. Hem bağırmakla ne geçiyor eline.
Naci Bey karısının yüzüne dik dik baktı. Gözleri ateş saçıyordu.
– Bir daha geç kalma yok¸ anlıyor musun¸ dedi.
Sema Hanım'ın dudaklarındaki iğreti gülümsemenin yerini iğrenç bir kahkaha aldı.
– Ne yaparsın yani¸ dedi; alay edercesine.
Naci Bey¸ bir an ne olduğunu ve ne yaptığını bilmeksizin Sema'ya doğru yürüdü ve kuvvetli bir tokat attı. Bu hareketi nasıl yaptı¸ nasıl karar verdi¸ kendisi de bilmiyordu. Sema¸ hayret ve öfkeyle kocasına baktı.
– Sersem dedi. Tükürür gibi. Böyle korkutacağını mı sanıyorsun?
Yapılması zor sanılan bir şey¸ bir kez yapıldıktan sonra arkası gelirmiş. Naci Bey'de de öyle oldu. Bir tokat daha vurdu. Arkasından bir daha¸ bir daha…
Kadın ağlayarak içeri girdi. İlk kez dayak yiyen bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı. Yüzündeki boyalar gözyaşlarından ıslanıp dudaklarına doğru akmaya başlamış¸ sirk palyaçolarına dönmüştü. Bir süre sonra kalkıp¸ toparlayabildiği kadar eşyalarını toplayıp valize koydu. Sonra da çocukların elinden tutup hırsla dışarı çıktı. Annesine gitmeye karar vermişti.
Naci Bey¸ bir süre donuk gözlerle baktı karısının arkasından. Aç karnına kaçıncı sigarasını yaktı bilmiyordu. Yalnız dumanını içer gibi çektiğini çok iyi hatırlıyordu. Sinirle odanın içinde gezindi. Ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Kendini toparlamaya¸ sağlıklı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Sönen sigarasını halının üzerine gelişi güzel fırlattı. Aradan on dakika bile geçmemişti ki¸ zil çaldı. Umutla kapıya doğru yöneldi. Açtığı zaman iki kişiyle karşılaştı. Orta yaşlı adam gülümsemeye çalışarak:
– Ruziye Akcan'ın evi burası mı? Dedi.
– Evet¸ diyebildi şaşkınlıkla.
– Siz oğlu mu oluyorsunuz?
– Evet oğlu olurum.
Genç ve uzun boylu olanı hiç alıştırma gereğini bile duymadan patavatsızca konuştu.
– Efendim başınız sağ olsun¸ anneniz vefat etti. Sonra da elindeki çantadan birtakım evraklar çıkarıp Naci Bey'e gösterdi.
– Bu evi de ölmeden önce huzur evine bağışladı. On beş gün içinde tahliye etmeniz gerekiyor. Lütfen şurayı imzalar mısınız?
Naci Bey¸ bir kurşun yemiş de şuurunu kaybetmiş gibi ne yaptığını bilmiyordu. Robot gibi gösterilen yeri karaladı. Adamlar geldikleri gibi sessizce gittiler. Yanındaki koltuklardan birine yığılır gibi oturdu. Parmakları boş pakette sigara arandı.Kaç saat geçti¸ ne kadar dua etti bilmiyordu. Güneş iyice yükselmişti. İçine anlamını çözemediği bir sıkıntı yerleşti. Buruşuk yüzü asıldı¸ gözleri kısıldı. Ağlamaklı bir sesle:
– Yarabbi! Aceleten oğlumu gönder. Başına bir şey gelmiş olmasın. Sen onu koru¸ çocuklarının yüzüne bak. Diye mırıldandı. İlk kez geldiği mezarlıktan¸ unutkan kafasıyla tek başına evin yolunu çıkarması mümkün değildi. Oğlu gelir de bulamaz endişesiyle¸ bulunduğu yerden de bir tarafa ayrılamıyordu. Yaşlı yüreği¸ çaresizliğin getirdiği bir korku ile sızladı.
Gün batmak üzereydi. Ağaçların arasında kaybolan güneş¸ koyu gölgelerle mezarlığa kasvetli bir hava veriyordu. Tapu müdürü Faruk Bey¸ Fâtihasını bitirip yerinden kalktı. Akşamları bazen iş çıkışı annesinin mezarını ziyarete gelir¸ dua eder giderdi. Annesini kaybedeli üç ay olmuştu. Ama hâlâ yokluğuna alışamamış¸ içindeki anne hasretini dindirememişti. Her gelişinde buğulu gözlerle içini döker¸ kutsal bir borcu yerine getirmenin rahatlığı ile evine dönerdi. Derin bir iç geçirdi. “Ah anacığım ah¸ abdestli ellerini doyasıya öpemediğim¸ ayaklarının altından Cenneti alamadığım anacığım.”diye söylendi belli belirsiz. Tam gitmek üzereydi ki¸ birkaç mezarlık öteden bir ağıt duydu. Dikkat kesilip sessizce dinledi. Kalbinin kafesinden uçup gitmek isteyen bir kuş gibi çırpındığını hissetti. Bu saatte kim olabilirdi ki?.. Gayri ihtiyârî sesin geldiği yöne doğru birkaç adım attı. Yalvaran¸ yaşlı kadının sesi yüreğine bir iğne gibi batıp çıktı. Başını iki elinin arasına almış¸ durmadan ağlıyor¸ bir şeyler mırıldanıyordu. Kadının söylediklerini anlamaya çalıştı.
– Gördün mü Feridun¸ kimsesiz kaldım. Ben şimdi ne yaparım¸ kimlere giderim. Allah'ım sen bana yardım et. Kimsesizlerin kimsesi¸ yalnızların dostu sensin. Sen göz yaşına dayanamazsın. Mezarlıkta beni yalnız bırakma. Aceleten bir yardımcı gönder. Diye sızlanıp yakarıyordu.
Faruk Bey¸ daha fazla dayanamadı. Yumuşak tatlı bir sesle:
– Anne diye seslendi.
Ruziye Hanım ilkin oğlunun geldiğini sandı. Umutla sesten yana döndü. Şakaklarına ak düşmüş¸ esmer¸ uzun boylu¸ orta yaşlı¸ ince bıyıklı bir adam¸ yanına çökmüş ona sesleniyordu.
– Kimsen yok mu senin teyze?
– Yok dedi¸ bir çocuk gibi burnunu çekerek.
– Peki¸ burada ne arıyorsun?
– Sabahleyin oğlum bıraktı¸ bir daha da gelmedi.
– Seni evine götürsem¸ bana yolu gösterebilir misin?
Ağlayan gözlerle başını hayır anlamında iki yana salladı.
– Ben evi bilmem ki¸ çıkaramam şimdi. İhtiyarlık işte unutuyorum.
– Ne yapacaksın ya şimdi? Bir tanıdığın¸ akraban filan yok mu?
Ağlaması yeniden hızlandı.
– Benim Allah'tan gayrı kimsem yok.
– Tamam tamam üzülme dedi¸ Faruk Bey müşfik bir sesle. Bu akşam bize gideriz. Sonra da bir çaresini buluruz. Hadi kalk¸ ağlama artık.
Ruziye Hanım yavaşça kalktı. Kalkarken de Faruk Bey koluna girip yardım etti. Mezarlığın önündeki arabasının kapısını açıp yaşlı kadını bindirdi. Ana cadde üzerinde yüksek bir binanın 3. katına asansörle çıktılar. Faruk Bey zile kesik kesik bastı. Az sonra Beyaz tenli¸ başı örtülü bir kadın kapıyı açtı.
– Bu gece bir misafirimiz var Fatma¸ dedi Faruk Bey.
– Kapım Tanrı misafirine her zaman açıktır. Buyurun.
İçeri girer girmez¸ antreden odaya açılan kapının üzerinde¸ yaldızlı büyük bir besmele levhası dikkat çekiyordu. Ruziye Hanım odadaki koltukların birine¸ âdeta sığıntı gibi ilişerek oturdu. Bunun farkına varan Faruk Bey rahat oturmasını söyledi. Sonra da meraklı gözlerle onları seyreden karısına bütün olanları anlattı.
Yemekten sonra¸ kahvelerini içerken¸ Faruk Bey Ruziye Hanımla uzun uzun konuştu. Babadan kalma bir evinin olduğunu¸ gelininin ona karşı sevgisiz davrandığını¸ kendisi yüzünden oğlu ile sık sık kavga ettiklerini¸ oğlunun çalıştığı daireyi öğrendi.
Ertesi gün Faruk Bey¸ ufak bir araştırma yaparak¸ Naci Bey'in daire müdüründen tafsilatlı bilgi aldı. Naci Bey'in¸ annesini hanımıyla geçinemediği için terk ettiği gerçeğini anladı. Yüz hatları gerildi. İçinden¸ hiç görmediği Naci Bey'e çok kızdı. Kendi annesini hatırladı. Babası öldükten sonra varını yok eden¸ üzerine bir kuş gibi kanat geren¸ melek yüzlü annesinin çektiği çileler aklına geldi. Yüzüne hüzünlü bir gülücüğün gamzeleri yayıldı. Görücü usulü ile bulduğu gelini ile nasıl anlaştıklarını¸ ev işlerine ortaklaşa koştuklarını¸ annesi öldükten sonra karısının perişan olup yalnızlık çektiğini hatırladı. Anne sevgisinin¸ onu kaybettikten sonra daha bir çoğalarak¸ yüreğinde sızlayan bir yara şekline dönüştüğünü anladı. Bu yüzden¸ Naci Bey'in annesine yaptıklarını bir türlü affedemiyordu. Ona acı bir oyun oynamaya karar verdi. Memurlardan birine¸ Ruziye Hanım'ın evinin civarındaki evlerin ada ve parsel numaralarını verdi¸ araştırıp neticeyi bildirmesini istedi. Akşam Ruziye Hanım'a elde ettiği bilgileri usulünce anlattı. İsterse evinde dilediği kadar kalabileceğini veya bir huzur evine yatırabileceğini söyledi.
Naci Bey¸ odanın içindeki öfkeli gezintisini bıraktı. Sigarasının küllerinin halının üzerine düşmesine fazla aldırış etmeden pencereden dışarı baktı. Gözleri caddedeki kalabalığın arasında karısını aradı. Yarım saattir beklediği halde¸ hâlâ görünürlerde yoktu. Annesi gittikten sonra her şeyin düzeleceğini umuyordu. Fakat hiç bir şey düzelmemiş¸ Sema bu sefer de sık sık arkadaş toplantılarına katılır¸ o sebeple de eve geç gelir olmuştu. Bu gezmeler yüzünden masrafı da çoğalmış¸ fuzuli şeylere para harcar olmuştu. Oysaki kaç kez¸ “Akşam geldiğim zaman evde olacaksın.” demişti. Ama nafile… Bütün huzursuzlukları annesinde arayan karısı¸ o gittikten sonra kendisi huzursuzluk çıkarır¸ çocukları annesine bırakıp¸ kimlerden ve nasıl bir aileden olduklarını dahi bilmediği arkadaşlarının çay partilerine katılır olmuştu. Keşke karısını çalıştığı daireden istifa ettirmeseydi. Hiç olmazsa o zaman gözünün önünde olur¸ kapı kapı onu aramak zorunda kalmazdı. Daha da ötesi¸ keşke annesini dinleyip onunla evlenmeseydi. Anne sözünü tutmamanın sıkıntılarını¸ gün be gün daha da artarak yaşıyordu. Annesini hatırlamak¸ içindeki bilinmeyen bir yaranın sızlamasına sebep oldu. Yüreğinin yere düşüp param parça olduğunu sandı. Kim bilir şimdi ne yapıyordu? Huzur evine alışabilmiş miydi acaba? Onu mezarlığa bıraktıktan birkaç gün sonra¸ adının Faruk olduğunu belirten bir adam gelmiş¸ annesini mezarlıkta bulduğunu ve kendi arzusu ile huzur evine yatırdığını söylemişti. Sonrada torunlarını görmek istediğini ilâve ederek¸ Naci Beyden hem annesini ziyaret etmesini¸ hem de çocukları götürmesini rica etmişti. Adama “Olur götürürüm.” demişti; ama ne kendisi gidebilmiş¸ ne de çocukları götürmüştü. Utanıyordu annesinin yanına gitmeye. Yüzüne bakacak¸ anne diyecek cesareti yoktu. Onu¸ karısı yüzünden mezarlıkta bir hayvan gibi azatlamasının mazeretini bulamıyor¸ aklına geldikçe de kendi kendine lanet ediyordu.
Sönmek üzere olan sigarasını tazelerken kapının açıldığını duydu. Antreden oğlunun sesi geldi:
– Anne¸ babam gelmiş.
Sinirle kapıya yürüdü. Sema'yı görünce de “Neredesin?” diye çıkıştı. Karısı umursamaz bir tavırla dudak büktü.
– Ne yapalım dedi. Annemden çocukları alıp gelmesi anca oluyor. Sana kaç kere bir araba al dedim anlamadın.
– Biraz da gitmeyiver şu arkadaşlarına.
– Aaa¸ evde yalnızlıktan patlayacak mıyım?
Naci Bey sustu. Akşam vakti münakaşa çıkarıp evin huzurunu bozmak¸ çocukların yanında kavga etmek istemiyordu.
– Hiç olmazsa gittiğin yerden erken kalk. Akşam yemeğini hazırlamış mıydın? diyerek alttan almaya çalıştı.
Sema Hanım'ın dudaklarında iğreti bir gülümseme belirdi.
– Ay Naci¸ ömürsün vallahi. Gezmedeyken nasıl yemek yapabilirim ki? Hem benim karnım tok. Pastaları fazla kaçırmışım. Sen mutfaktan bir şeyler atıştır hadi canım.
Usanmıştı artık düzelir umuduyla beklemekten¸ her gezmeye gidişinde aynı bahaneleri dinlemekten ve gün be gün kavga etmekten. Her gün sigarayla karın doyurmak çekilir gibi değildi. Ne kadar alttan almaya çalışsa da¸ çocukların yanında ne kadar münakaşa etmek istemese de¸ bir noktada tıkanır¸ bağırır çağırırdı. Sonra da ikisi birden asık yüzle televizyon seyreder¸ sigara üstüne sigara tüttürürlerdi.
– Usandım artık¸ diye çıkıştı. Her gezmeye gidişinde evin huzuru bozuluyor¸ ben aç kalıyorum.
– Aaa ne yapalım yani¸ huzuru bozan sensin.
– Yeter be yeter!.. diye bağırdı¸ Naci Bey olanca gücüyle. Yeter artık! Her gün gezme¸ her gün kavga…
Sema Hanım¸ göz ucuyla kocasına baktı. Ağzında tiksinti verici bir tebessüm belirdi.
– Amaan dedi. Bağırıp kendini boşa yıpratma¸ evin huzurunu da bozma. Hem bağırmakla ne geçiyor eline.
Naci Bey karısının yüzüne dik dik baktı. Gözleri ateş saçıyordu.
– Bir daha geç kalma yok¸ anlıyor musun¸ dedi.
Sema Hanım'ın dudaklarındaki iğreti gülümsemenin yerini iğrenç bir kahkaha aldı.
– Ne yaparsın yani¸ dedi; alay edercesine.
Naci Bey¸ bir an ne olduğunu ve ne yaptığını bilmeksizin Sema'ya doğru yürüdü ve kuvvetli bir tokat attı. Bu hareketi nasıl yaptı¸ nasıl karar verdi¸ kendisi de bilmiyordu. Sema¸ hayret ve öfkeyle kocasına baktı.
– Sersem dedi. Tükürür gibi. Böyle korkutacağını mı sanıyorsun?
Yapılması zor sanılan bir şey¸ bir kez yapıldıktan sonra arkası gelirmiş. Naci Bey'de de öyle oldu. Bir tokat daha vurdu. Arkasından bir daha¸ bir daha…
Kadın ağlayarak içeri girdi. İlk kez dayak yiyen bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı. Yüzündeki boyalar gözyaşlarından ıslanıp dudaklarına doğru akmaya başlamış¸ sirk palyaçolarına dönmüştü. Bir süre sonra kalkıp¸ toparlayabildiği kadar eşyalarını toplayıp valize koydu. Sonra da çocukların elinden tutup hırsla dışarı çıktı. Annesine gitmeye karar vermişti.
Naci Bey¸ bir süre donuk gözlerle baktı karısının arkasından. Aç karnına kaçıncı sigarasını yaktı bilmiyordu. Yalnız dumanını içer gibi çektiğini çok iyi hatırlıyordu. Sinirle odanın içinde gezindi. Ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Kendini toparlamaya¸ sağlıklı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Sönen sigarasını halının üzerine gelişi güzel fırlattı. Aradan on dakika bile geçmemişti ki¸ zil çaldı. Umutla kapıya doğru yöneldi. Açtığı zaman iki kişiyle karşılaştı. Orta yaşlı adam gülümsemeye çalışarak:
– Ruziye Akcan'ın evi burası mı? Dedi.
– Evet¸ diyebildi şaşkınlıkla.
– Siz oğlu mu oluyorsunuz?
– Evet oğlu olurum.
Genç ve uzun boylu olanı hiç alıştırma gereğini bile duymadan patavatsızca konuştu.
– Efendim başınız sağ olsun¸ anneniz vefat etti. Sonra da elindeki çantadan birtakım evraklar çıkarıp Naci Bey'e gösterdi.
– Bu evi de ölmeden önce huzur evine bağışladı. On beş gün içinde tahliye etmeniz gerekiyor. Lütfen şurayı imzalar mısınız?
Naci Bey¸ bir kurşun yemiş de şuurunu kaybetmiş gibi ne yaptığını bilmiyordu. Robot gibi gösterilen yeri karaladı. Adamlar geldikleri gibi sessizce gittiler. Yanındaki koltuklardan birine yığılır gibi oturdu. Parmakları boş pakette sigara arandı.

Sayfayı Paylaş