ARAFTA YAŞAMAK

Somuncu Baba

“Bir hayatı¸ ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
Görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta”

“Bir hayatı¸ ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
Görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta”

Çocuktuk. Askılı pantolonumuzla sıkı sıkıya elini tuttuğumuz annemiz bırakınca elimizi¸ kendimizi yere atar ve ağlardık. Babamız eve gelince akşamları¸ kucağına atlar ve sevmek ve sevilmek duygularını beraberce yaşardık. Hele bir de lokum yahut şeker getirmişse bize¸ bir kanatlarımız eksik olurdu uçmak için.
Derken okullu olduk. Dergi parasını zamanında götüremeyince¸ öğretmenimize ne diyeceğimiz kaygısı taşıdık. Lastik ayakkabı ile okula nasıl gidecektik? Nasıl anlatacaktık yarınki dersi? Sabah geç kalırsak¸ okulun giriş kapısında bekleyen müdürden dayak yer miydik¸ yoksa bir kalabalık arasında içeri kaçma şansımız olabilir miydi? Anneciğimizin nice zorluklar arasında aldığı kaybolan kırmızı kalemimiz bulunacak mıydı? Dersin tam ortasında susayan yahut tuvalete gitmek isteyen çocuğa izin verecek miydi öğretmen? Yine bir berber dükkanı yahut fırında çıraklık yaparak mı geçirecektik yaz tatillerini? Yahut dizinin dibinde mi annemizin?
Sahi bütün bunlardan ve benzeri şeylerden öte kaygılarımız mı vardı o zamanlar? Ne Kıbrıs harbinden bir şey anlıyorduk¸ ne ambargodan. Dünyanın merkezi biz idik. Dünyamız buncaydı¸ yoktu daha ötesi.
Bisikletim olsun isterdim bir de ben. Hatırlarım ne zaman dua etmek için açsam elimi¸ bisiklet isterdim Allah'ımdan. Böyle öğütlemişti çünkü babam. Babamın bisiklet alabilmesi için Allah'ımız ona para göndermeliydi. Para göndermiş olacak ki Allah'ımız bisiklet aldı babam bir gün. Dualarım kabul olmuştu yani. Ama saadetim (aslında saadetimiz demem gerekir. Çünkü abim de vardı işin içinde) ancak bir gün sürmüştü. İkinci gün¸ bisiklet pazarın yolunu tutmuştu. İzin vermem¸ demişti anneciğim ve vermemişti de. Daha iki gün önce bisikletle kamyonun altında kalıp ölen bir çocuğun acısı vardı çünkü yüreğinde. Nasıl izin verebilirdi? Ben sokakta bisiklete binerken nasıl rahat olabilirdi? Avucumun içine düşen bisiklet hayalim¸ böylece avucumdan kaymış ve gitmişti geldiği gibi.
Ama olsundu. Hayat güzeldi her şeye rağmen. Bütün sokaklar bizimdi. İstediğimiz taşa düşebilir¸ istediğimiz duvara çarpabilirdik. Dizlerimiz kanarmış¸ varsın kanasındı. Yine de güzeldi hayat. Maskesiz yaşıyorduk çünkü. Biz bizdik ve ancak “ütüsüz bir pantolon kadar tedbirli”ydik hayata karşı.
Hep böyle sürmedi fakat hayat. Gün geldi¸ büyüdük. Renk renk maskelerimiz¸ yüreğimizde duyumsayamadığımız sözlerimiz oldu. “Saatimize bakarak anlar olduk akşamın geldiğini”. Bitmek tükenmek bilmez bir koşturmacaydı artık hayat. Duygu¸ düşünce ve davranışlarımızı¸ her gün daha fazla pazarlamak zorundaydık. Kimseden geri kalamazdık. Çok satan kitapları okuyup¸ reyting rekorları kıran filmleri izlememek olmazdı. Gündelik konuşmalarımızda en fazla maç ve futbolculara ilişkin yorumlarımız ve bir o kadar sanat camiasının dedikoduları yer almalıydı. Yerimiz olamazdı yoksa bu dünyada.
Öğle kolay iş değildi akıllı ve uyumlu olmak. Aklımızı peynir ekmekle yiyemezdik ya? Herkes gibi olabilmeliydik biz de. Bunca insan deli miydi? Vardı bir bildikleri elbet. Akıllı olmanın kuralları/bedelleri vardı. Bu kuralları kimin¸ neden koyduğunu düşünemeyecek kadar yoğundu gündelik hayatımız. Durup düşünecek zaman mı vardı? Boş zamanlarımız bile doluydu. Canımız sıkılırsa ne yapacağımız programlanmıştı. Alış-veriş yaparak zamanı mutlu bir şekilde tüketebilirdik örneğin. Normal marketler yetmedi mi¸ süperleri¸ hiperleri vardı. Yani “gözleri camekânlarda köleler” dik şair diyesi. Ne gidebilecek gücümüz vardı uzaklara¸ ne de bilebiliyorduk uzaklar nerde?
Bugünlere geldik nitekim. Halen uzaklarda olduğunu düşündüğümüz bir reçete aramaktayız? Sahi nerededir bu reçete ve ne kadar uzakta? Yahut şu uzak dediğimiz şey nedir?
“Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir”
“Bense anlayabilmiş değilim böyle maceralardan”. Ne saatim oldu bakacak vakti anlatan¸ ne “yerim oldu kendi mezarımdan başka bu dünyada”. Aklım kavrayamadı zaten hiçbir zaman ortalama yaşamanın kurallarını. Bilgilerim çözemedi bu hikâyenin derinliklerini. Bir akıllı kadar deli olamasam da¸ bir deli kadar akıllı da olamadım şu hayatta. Sürgit aklımı peynir ekmekle yemeye çabaladıysam da keşfetmek için içimdeki sırrı; ben kaçtıkça¸ öbür ucu uzaklaştı benden dünyanın. Uzakları¸ en uzakları yakalayamadım kovaladıkça hiçbir vakit.
Bağışla beni ey hayat! Bağışla beni ey içimde taşıdığım sırların sırrı. Araf'ı yaşadıysam hep bir ömür boyu¸ akıllı olamadığım içindi. Delirmek hakkını aldıkları içindi hem de elimden. Köle pazarının baş köşesinde rağbet görmeyen bir köleydim aslında ben. Evinden atılmış bir çocuktum sokaklara aşina. Ne sandalyeyi itebildim ayağımın altından¸ ne yağlı ipini çıkarabildim darağacının boğazımdan. Yaşamaksa¸ hayata ortalama bakan insanların gözünde en mutlusundan yaşadım; kuralları çiğnemedim. Geceler sırrımı ifşa etmedikçe¸ ben de herkes gibi yaşadım.
Bağışla beni ey içimde taşıdığım aşk pınarı! Bağışla beni ey sırların sırrı! Ne sesin olabildim senin¸ ne tutan elin. A'raf'ta yaşadıysam da bir ömür boyu¸ senden hiç vazgeçmedim. Bırakma beni bu darağacında. Kahrın da lütfun da hoştur bana. Yeter ki sevdan eksilmesin gönül penceremden.
“Varsın biteviye yağsın gözlerimdeki yağmur
Ağlamak en güzel yanıdır yaşamanın”

Sayfayı Paylaş