YAZMA ESERLERİ DOĞRU TESPİT ETMEK ESASLI BİR BİLGİ VE TECRÜBE İSTER

Somuncu Baba

Osman Hulûsi Efendi devrinin en mühim mutasavvıf şairlerinden biridir. Ayrıca nazenin bir kitap meraklısıdır.

Osman Hulûsi Efendi devrinin en mühim mutasavvıf şairlerinden biridir. Ayrıca nazenin bir kitap meraklısıdır. Yıllarca özel gayretleriyle biriktirdiği başta yazma eserler olmak üzere¸ tarihimizin kültümüzün temel taşları olan eski eserlerimizden oluşan şahsi kütüphanesi¸ doğunun kitap merkezlerinden en önemlisi desek yeridir.

Kendisini Erciyes Üniversitesi Fen-Ed Fak. TDE bölümünde okurken¸ daha sonra Eski Türk Edebiyatı üzerine yüksek lisans yaparken tanımakla müşerref olduğum¸ şu anda İstanbul Fatih Üniversitesi TDE bölümü başkanı olan muhterem hocam Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile yazma eserlerimiz¸ kütüphânelerimiz ve Klâsik Türk Edebiyatı üzerine bir mülâkat yaptık. Çok sayıda kitap¸ makale¸ tebliğ ve öğrencisi bulunan Okuyucu¸ hem ilim hem gönül ehli mütevazı bir insandır. Daha fazlasını anlatmamdan rahatsızlık duyacağı özelliklerini gönlümle¸ hocamın değerli fikirlerini sizinle paylaşmak istiyorum.

Hocam¸ okuyucularımız için kendinizi tanıtır mısınız?
Kendini tanıtmanın nizamîsi¸ gayrı-nizamîsi var… Her yıl üç beş defa CV yazmaktan bıkmış biri olarak ben bu seferlik serbest tarzı tercih edeyim. Efendim¸ cedlerim takriben bir asır önce¸ Ruslarla kanlı muharebelerden sonra anayurdunu terk etmiş ve bütün mağdur dindaşlarına şefkatli bir kucak gibi açılan Osmanlı idaresine sığınmış olan Kafkas göçmenlerinden. Ben muhaceretten sonra ailemin üçüncü kuşağı olarak Adapazarı’nda dünyaya geldim. Çocukluğum ve ilk tahsilim bir dağ köyünde geçti. Ortaokul ve Liseyi Hendek’te üniversiteyi İstanbul Edebiyat Fakültesinde ikmal ettim. Mezuniyet sonrası ilk işim 1980-86 yılları arasında görev yaptığım Süleymaniye Kütüphânesindeki memurluğumdur. Elyazma eserlerle tanışmamı sağlayan bu görevi daima İlâhî bir ikram olarak kabul etmişimdir. Kütüphânenin bana kazandırdıklarını düşündükçe mümkün olsa her akademisyenin üniversitede göreve başlamadan önce böyle bir tecrübe geçirmesini temenni ederim. Eski Edebiyat alanındaki doktoramı bu yıllarda tamamladım. (1985) Doktora sonrasında ilk hocalık görevime 1986 yılında Kayseri’de başlamış oldum. Aradaki lüzumsuz teferruatı atlarsak 1990 yılında doçent¸ 1996 yılında ise Prof. kadrosuna yükseltildim. Bundan iki yıl sonra içimdeki İstanbul beni tekrar kendisine çağırdı. O yıldan beri Fatih Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde görevimi sürdürüyorum. Bilmem bu gayrı-nizamî tanıtma kifayet eder mi?
Öğretim görevlisi olmadan önce Süleymaniye Kütüphânesinde çalıştınız. Yazmalar Katalogunun hazırlanmasında büyük emekler harcadınız. Dolayısıyla elyazması eserlerimizi çok iyi tanıyorsunuz. Bugün özellikle yurt dışına çıkarılmış eserlerimizin durumu nedir? Bu eserlerin dünyanın çeşitli kütüphânelerine yayılımı nasıldır? Yazma eserlerimizin en çok bulunduğu ülkeler neresidir? Yurt dışında olup da ülkemizde nüshası bulunmayan önemli eserler var mı?
Bu gün Osmanlı bakiyesi olan geniş bir coğrafyada Osmanlı mimarîsine ait eserlere tesadüf ediliyor. Ancak denebilir ki Osmanlıca eserlerin yayılma alanı bu sınırları da fazlasıyla aşmıştır. Zira kolay taşınabilir olması bakımından kitap çok seyyal bir özelliktedir. Bu gün ABD ve Kanada gibi hem coğrafî hem de kültürel münasebet bakımından bizden çok uzak olan ülkelerde bile genelde Şark yazmaları özelde de Osmanlıca yazmalarımız kataloglara konu olacak bir hacimdedir.
İnsan merak ediyor: Bütün bunlar oralarda ne arıyorlar? Batı insanının hem meziyet hem kabahat sayılabilecek bir özelliği var; toplamak ve müzelerde sergilemek. Denebilir ki bu gün dünyanın en büyük müzelerinden olan British Museum’da sergilenen eserlerin pek az bir kısmı İngiliz kültürüne aittir. Kısm-ı azamı Hind’den Çin’den¸ uzak yakın dünyanın her yerinden getirilmiş eserlerden müteşekkildir. Meselâ buradaki Mısır arkeolojisine ait eserlerin zenginliği insanı hayrete düşürüyor. Bunları Mısır seferine çıkarken yanına yüzlerce arkeolog alan Napolyon yağmalamış. Ama İngiliz donanması Akdeniz’de Fransızları mağlup edince bu servet de el değiştirmiş ve buralara kadar gelmiş. Bizim elyazmalarımızın da buna benzer hikâyeleri vardır. Bir kısmı kaçırılmış bir kısmı ise koleksiyon meraklıları tarafından toplanıp kütüphânelere bağışlanmıştır. Sözgelimi Kânûnî zamanında Avusturya elçisi olan Busbeq Türkiye Mektupları’nda İstanul’da topladığı ve bilâhere kraliyet kütüphânesine hediye ettiği nadir yazmalar hakkında bilgiler veriyor. Bir başka örnek olarak Kutadgu Bilig’i hatırlayabiliriz. 19.yy.’ın başında İstanbul’da Kutadgu Bilig’in Uygur harfli ilk nüshasını bulan Hammer bunu Viyana Kütüphânesine hediye etmişti. Bu nüsha asrın sonuna kadar eserin bilinen tek nüshası olarak kaldı ve bütün çalışmalar onun üzerinden yapıldı. Keza Dede Korkut’un Vatikan nüshası¸ Babür’ün tek nüshası Paris’teki Millî kütüphânede bulunan Aruz Risalesi … Fuzûlî’nin adı var kendi yok eserlerinden iki tanesi¸ Arapça dîvançesi ile Matlau’l-İtikat isimli Arapça eseri keza Berthels tarafından Leningrat kütüphânesinde bir Fuzûlî külliyatı içinde tespit edilmişti. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Yazma eserlerimizin bulunduğu kütüphânelerde görev yapan memurların dalgınlığı veya yanlış okumalarından kaynaklanan tasnif yanlışlıkları rastladığımız vakalardan… Bu da araştırmacının yanlış yönlendirilmesine veya aradığını bulamamasına yol açıyor. Siz böyle bir durumla karşılaştınız mı? Bu konuyla ilgili olarak elyazması eserler üzerinde araştırma yapanlara neler tavsiye edersiniz?
Yazma eserlerin yanlış isimle kaydedilmesi çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bunun birçok sebepleri var. Dalgınlık¸ acelecilik¸ ciddîyetsizlik ve en fazla da yeterli meslekî donanıma sahip olmama bu sebeplerin başında gelir. Örnek olarak Süleymaniye Kütüphânesindeki eserlerin kayıt şekli üzerinde duralım. Vakıfların ilgasından sonra çeşitli vakıf kütüphânelerindeki eserler kolilenerek şimdiki Süleymaniye Kütüphânesi çatısı altında toplandı. Uzun süre kolilerde kalan eserler nihayet açılarak aralarında Tahirü’l-Mevlevî gibi muhterem zevatın da bulunduğu bir tasnif-i kütüp komisyonu tarafından fişlendi ve hizmete sunuldu. Bu komisyon kısa sürede binlerce eseri elden geçirdiği için ister istemez eksik ve yanlışlıklardan kendisini kurtaramadı. 1978 yılında Kültür Bakanlığınca kurulan ve kısa adı TÜYATOK olan – benim de bir müddet içinde bulunduğum- katalog komisyonu bu tür yanlışların ortadan kaldırılmasını amaçlıyordu. Bu komisyon kütüphânedeki bütün eserleri belli bir usule göre tek tek yeniden elden geçiriyor ve mevcut fişlerin doğruluğunu kontrol ediyordu. Bu sırada bir çok eserin yanlış veya eksik kaydedildiğine şahit oldum. Sözgelimi içinde 40-50 risale bulunan Mecmuatü’t-resâil türü bir cildi elinize alıyorsunuz. Her biri ayrı bir eser sayıldığı için bazen birkaç sayfadan ibaret olan bu risalelerin her birini ayrı ayrı tespit etmeniz lâzım. Dikkatli bir kontrolden sonra sözgelimi eskilerin 40 risale buldukları mecmuada 43 risale olduğunu görüyorsunuz. Bir de meslekî yeterlilikten bahsetmiştim. Erbabının bildiği üzere elyazmalarını doğru tespit etmek esaslı bir bilgi ve tecrübe ister. Özellikle başı sonu eksik ya da müellif adı zikredilmemiş eserlerin kime ait olduğunu bulmak çok zahmetli bir iştir. En ufak ipuçlarını değerlendireceksiniz¸ bunlardan hüküm çıkaracaksınız¸ eldeki nüshayı olması muhtemel eserlerle mukayese edecek ve böylece bilinmeyen bir eseri bilinen nüshalar yardımıyla teşhis edeceksiniz.! Eh böyle bir bilim hafiyeliği de hiç aceleye gelmez. Bazen bir eserin tespiti için birkaç gün harcamayı göze almak lâzım gelir.. Bu söylediklerimden anlaşılacağı üzere ben böyle durumlarla birçok defalar karşılaştım. Esasen çalışmalarımın 4-5 tanesi bu tür tespitlere dayanıyor. Meselâ Kayseri’deki Raşit Efendi Kütüphânesinde çalışırken katalogda Hilmî Dîvânı olarak görünen bir eser dikkatimi çekmişti. Nüshayı çıkarıp inceleyince onun dîvân değil mesnevî olduğunu ve içinde de isminin Bahrü’l-Kemâl olarak zikredildiğini tespit ettim. Kütüphâne taramalarından eserin başka nüshası olmadığını anlayınca ehemmiyetine binaen çeviri metni Erciyes Üniversitesi Yayınları arasında neşrettim. Düşünelim ki Raşit Efendi Kütüphânesi Ali Rıza Bey gibi gayretli ve âlim bir müdüre sahip olmak bakımından ülkemizin en şanslı kütüphânelerinden biri sayılır. Orada bile kitaplar sıfır hatayla tespit edilemiyorsa başka kütüphânelerdeki durum hakkında bir tahminde bulunulabilir… Araştırıcılara ne tavsiye ettiğime gelince: Katalog bilgilerine mutlak bir itimat caiz değil. İlmi şüpheyi elden koymamalı ve emin olabilmek için ilgilendiğimiz eseri bizzat görüp elden geçirmeliyiz vesselâm.
Yazma eserlerimiz bugün fizikî açıdan yeterince korunabiliyor mu? Yani bütün kütüphânelerde eserleri ısıdan¸ nemden koruyacak bir tertibat var mı?
Ah¸ ah! Bu koruma meselesi de iç kanatan bir bahs-i diğerdir azizim. Önce şunu söyleyeyim: Her şeyin bir tabiî ömrü var. Yani kitaplar da zamanla yaşlanır ve ölürler. Ancak bu ömür biraz kullanılan malzemeye biraz da itinaya bağlı olarak uzar veya kısalır. Matbu kâğıdın kimyevî ömrü yaklaşık 500 sene. Oysa bakıyorsunuz Hz. Osman’ın hatt-ı desti olduğu söylenen Kur’ân-ı Kerim hâlâ hayatta. Niçin? Çünkü kâğıt yerine ceylan derisi üzerine yazılmış ve iyi korunmuş. Tabiî elyazmaları arasında deri üzerine yazılanları pek nadir. Ancak kâğıt üzerine yazıldığı hâlde hâlâ ölmeyen bin yıllık eserler mevcut. Zira kullanılan kâğıt âherlenmiş¸ mührelenmiş¸ yani bir takım katkı maddeleriyle beslenerek dış tesirlere mukavim hâle getirilmiş. Şimdi tekrar soruya dönelim: Pek çok madde gibi kitabın da başlıca iki düşmanı var; ısı farkı ve rutubet. Büyük kütüphânelerde ısıyı ve rutubeti sabitleyen âletler kullanılmaktadır. Keza rutubet ve çeşitli böceklerin tahribatına karşı eserlerin daima kontrol altında tutulması ve tedavisi gerekenlerin tedavi edilmesi gerekir. İstanbul kütüphâneleri arasında sadece Süleymaniye’de bir pataloji (kitap hastanesi) bölümü vardı. Burada çalışan uzmanlar uzmanlıklarına yaraşır bir ücret alamadıkları için zamanla ayrıldılar veya -Sabancı gibi- özel kütüphâne sahiplerinin yanına gittiler ya da kendi adlarına iş yapmaya başladılar. Kütüphânenin bu birimi saydığım sebeplerle yıllardır âtıl vaziyette. Türkiye’nin ve dünyanın kendi alanında gözbebeği olan Süleymaniye’nin hâli bu olursa diğer kütüphânelerin ne hâlde olduğunu söylemeye bilmem lüzum var mı? Demek ki bütün bu işlerin düzelmesi her şeyden önce devletin kültür politikasına bağlı..Konuyla ilgili son bir ilâvede bulunayım. Kitaplar sadece tabiî eceliyle ölmüyor¸ çok zaman yangın veya savaş gibi insan müdahaleleriyle de yok oluyorlar. Bunun en yakın örneği savaşta yok olan Bosna-Hersek’teki Gazi Hüsrev Begoviç Kütüphânesi… Bu gibi durumları da göz önünde bulundurarak elyazmalarının mikrofilmlerinin çıkarılması ve arşivlenmesi lâzım. Sevindirici bir haber olarak Süleymaniye Kütüphânesindeki eserlerin filmlerinin birkaç yıldan beri dijital kamerayla bilgisayara aktarıldığını kaydedeyim.
Yazmalardan bahsedince¸ Darende’de bulanan yazma eserler¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin şahsi kütüphanesi aklıma geldi. Bu güzel kütüphaneyi gördünüz mü? Bu hususta ne dersiniz?
Osman Hulûsi Efendi devrinin en mühim mutasavvıf şairlerinden biridir. Ayrıca nazenin bir kitap meraklısıdır. Yıllarca özel gayretleriyle biriktirdiği başta yazma eserler olmak üzere¸ tarihimizin kültümüzün temel taşları olan eski eserlerimizden oluşan şahsi kütüphanesi¸ doğunun kitap merkezlerinden en önemlisi desek yeridir. Çünkü o zat-ı muhteremin kütüphanesini¸ 1991 yılında düzenlenen Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Sempozyumu vesilesiyle bizzat gördüm¸ hayranlık duydum. Şimdi evlatları tarafından daha da genişletilerek muhafaza edildiğini duyuyorum. Mutlu oluyorum. Ayrıca yine Hulûsi Efendi’nin önderliğinde Somuncu Baba Camii dahilinde bir kütüphane oluşturulmuştu. Bu kütüphane de şimdilerde günümüz eserlerinin de içinde bulunduğu 5.000 kitaplık önemli bir kültür merkezi olarak faal olarak hizmete sunulmuş¸ bunu da gidip gelenlerden duydukça memnuniyetim artıyor.
Yoğun işler arasında bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Ben de size ve okuyucularınıza teşekkür ediyorum.

Sayfayı Paylaş