KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK GÖLGELERİ ÇOĞALIRSA EĞER…

Somuncu Baba

“Kuşlar gibi uçmayı¸ balıklar gibi yüzmeyi öğrendik¸ fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: İnsan gibi yaşamak…”

“Kuşlar gibi uçmayı¸ balıklar gibi yüzmeyi öğrendik¸ fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: İnsan gibi yaşamak…”

Konfüçyüş küçük insanların büyük gölgelerinin çoğaldığı yerde güneşin battığını söyler.
Örneği az bilinen bir mücadelenin sarsılmaz lideri Martin L. King de dikkat çekici bir sözle yaklaşır 'insan olma' meselesine:
“Kuşlar gibi uçmayı¸ balıklar gibi yüzmeyi öğrendik¸ fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: İnsan gibi yaşamak…”
İnsan gibi yaşamak¸ insan olmak neden bu kadar müşkül bir iştir?
Bizim medeniyetimizde ve algı dünyamızda insan olmak¸ “kul” olmanın diğer adıdır¸ yani kul olmak sorumluluğu¸ kul olmak yükümlülüğü¸ kul olmak gerçeği…
O'na Göre Duruşumuz Veya…
O¸ bizim duruşumuzla şekillendirmez sonsuz ve sınırsız olan kendi evrenini; çünkü buna ihtiyacı yoktur.
O¸ bizim kulluğumuz ölçüsünde belirler yönümüzü ve mekanımızı…
İnsan olmak o yüzden zordur; çünkü insan olmak¸ aslında nefsimizle ne kadar baş edebildiğimizle de ilgilidir. Nefsinin elinden iplerini kurtarmış her fert¸ daha da kamil insan olmaya doğru yönelmiştir.
Nefsinin hırslarından kurtulamamış insan¸ daha acı çeker ve açı çektirir çevresindekilere.
Akıl ve Nefsin Yanılgısı
“Bir insan hangi limana ulaşmak istediğini biliyorsa¸ onun için her rüzgar uygundur” der Seneca…
Ve tamamlar Zukianos; “Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz.”
Çünkü¸ insanlığı durgun bir denizde imtihan etmeye kalksaydı O¸ kulluk yarışının bir hikmeti olur muydu hiç?
Cenneti 'cebinde' bilen kaç kişi nefsiyle mücadele etmeyi göze alırdı ki?
Öyleyse insan olmak¸ nefisle yapılan bir mücadeledir biraz da; ceht¸ azim¸ sadakat ve akıl…
Akıl¸ “İnsanlara en adil şekilde dağıtılan nimettir” der ya Montaigne¸ çünkü kimse aklından şikayetçi değildir; öyleyse akıl¸ neden insan olmamızı sağlayacak kadar güçlü değildir ve neden akılla bulamayız iyi kul olmanın yolunu?
Yol karmaşık¸ çetrefilli ve bir o kadar da çetin…
İyi insan olmak veya iyi kul olmak…
Basit insanlar vakit öldürmek için yaşarlar çoğunda çünkü onlar için yaşamak denen sihir¸ sadece süflî bir heyecandır ve uzaktır kul olma kaygusundan; bazıları ise Schopenhauer'in tabiriyle¸ vaktini nasıl tasarruf edeceğini düşünür; çünkü¸ böyle düşünenler üstün insandırlar ve kulluğa en yakın onlar dururlar.
“Yaşarız ve ölürüz” diyenlerle¸ “yaşarız¸ imtihana tabi tutuluruz ve sonra geldiğimiz sırra döneriz” diyenler arasındaki farkı bulabilmek için müneccim olmak gerekmez.
Tıpkı¸ bir kaynaktan çıkan ve kalın bir vadi izleyerek deniz kenarına gelip¸ deltalara ayrılarak ummana; yani mutlak kadere ulaşan bir nehri anlamak gibi…
Nehrin kaderidir ummana kavuşmak¸ uzun ve yorucu seyrinin sonucudur. Ama bu kader Tek'e doğru aksa da farklı yolları sınayarak ulaşır hedefe. Çünkü O¸ öyle istemiştir. Eğer kaynakla umman arasındaki yol değişmez bir doğru üzerinde sıradan bir güzergâh olsa idi¸ suyun imtihanına ne gerek kalırdı ki!..
“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen¸ cevizin hepsini kabuk zanneder” diyen Gazali¸ kulluğun künhüne varmaya işaret eder aslında; kulluğun künhü¸ insan olmanın erdemidir gerçekte.
Hep Yarına Erteliyoruz
İnsanlıktan nasibini almamış yamyamların¸ insanlık tarihiyle eşdeğer olan şaşırtıcı hoyratlığı¸ zalimliği ve cehennem arzusu değil midir yeryüzünün bunca mutsuzluğuna sebep?
Onlar değil midir¸ yaratılanı Yaradan'dan dolayı hoş görmemekte ısrarcı davranan?
Ve onlar değil midir¸ başkalarının mutsuzluğu¸ gözyaşı ve acısı üzerine yeryüzünü istila etmeye ant içmiş yeni dünya evanjelistleri?
Hep yarına erteliyoruz insan olmaları; iyi adam olmayı yarına¸ hayırlı evlat sahibi olmayı yarına¸ ibadete başlamayı yarına¸ sadaka vermeyi yarına¸ sevmeyi yarına…
“Peki¸ bugün neden başlamıyorsun?” diyenlere verecek cevabımız yok¸ çünkü nefsimiz kilitlemiş durumda elimizi-ayağımızı ve izin vermiyor ibliş iyilikten ve faydalıdan yana dönmemize…
“Gerçeği insanların ölçüsüyle değil¸ insanları gerçeğin ölçüsüyle tanı” diyen Hazreti Ali (r.a.) ertelenmiş olan hiçbir şeyin elimizde olandan daha değerli olmadığını haykırıyor ve ilave ediyor: “İnsanlarla öyle iyi geçinin ki; düşmanlarınız bile ölümünüze ağlasınlar.”
Viyana kapılarına dayanan Osmanlı ordusunda kumandan olarak görev yapıp o topraklarda Hakk'ın rahmetine kavuşan Abdurrahman Abdi Paşa'nın mezar taşına bizzat Macarlar tarafından yazılan “Kahraman düşmandı¸ rahat uyusun” ibaresi¸ acaba Hazreti Ali'nin müjdesinin bir yansıması değil midir?
İnsan olmak¸ olmamaya çalışmak için harcanan çabadan çok daha fazlasını gerektirmez.
Bilinmedik yerlere¸ görülmedik olanlara doğru yönelirken bile özünden geleni bir kenara bırakmadan yürüyen gerçek insan¸ bildiklerinin 'olan'dan ne kadar az olduğunu anlayabilecek gücü kendinde taşır.
İnanmak Teslimiyettir…
Bazen¸ dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneder ve bir el hareketiyle dünyayı değiştirebileceğini zanneder¸ ama küçük bir fırtına¸ ufak bir yer sarsıntısı¸ aralıksız yoğunlukta akıp giden rahmetin oluşturduğu sel¸ o mübalağalı kudret kuklasının bütün hikmetlerini söndürmeye yeter.
Çünkü insan olmak¸ kendini bilmekle mümkündür aslında…
Gerçek insan¸ sürekli sorur sorar¸ ruhunu yormak pahasına da olsa sorar çünkü soru soruldukça¸ ruh yoruldukça varoluş hikmetini anlayabilir. Sorulan her soruya cevap bulundukça varlığın hikmeti daha iyi aydınlanır ve bu aydınlık kapı ruhun dinginliğini sağlar.
İnsan olmanın en büyük erdemlerinden biri de inanmaktır; iyiye¸ doğruya¸ hakka¸ hukuka¸ adalete ve her şeyin O'ndan geldiğine…
İnanmak teslimiyettir¸ Yüce Varlık'ın mucizelerine…
Teslimiyet¸ insan olmanın sihirli anahtarıdır; tevekküldür¸ tefekkürdür¸ umuttur¸ heyecandır…
İmanla tazelenir her sabah gün ve imanla güçlenir hayaller.
Hayal ettiği sürece daha da insanlaşır insan…
Gerçek insan hiçbir şeye boş vermez¸ veremez…
Olup biten her şeyde bir hikmet arar…
“Yaratılmışta ve yaratılacak olanda bir hikmet vardır” der ve susar; çünkü hayır ve şerrin sahibini bilendir o.
Acı çeker…
Acı çektikçe kemale ulaşacağını bilir.
Gözyaşı döker…
Göz yaşı döktükçe¸ ulaşabileceğini anlar Göklerin Sahibi'nin sırrına…
Ve vazgeçer dünyadan…
İnsan olmak¸ dünyadan vazgeçebilmeyi göze almaktır bazen de…
Mutlak Olan'ın Sırrına Ermek
Gerçek insan ölüme inanan insandır¸ ölüme inanan insan gerçeği bulabilen insandır¸ gerçeği bulabilen insan ertelemekten haya duyan insandır¸ ertelemekten haya duyan insan dünya ve ahiret yolculuğunun sırrına teslim olmuş insandır…
Ölüm ve ölümsüzlük arasındaki sarkacın nirengi noktasında sallanıp duran hikmeti sorguladıkça dünyayı bir yanılsamalar düzlemi olarak görmelidir insan. Böyle gördüğü takdirde gerçeğe daha fazla yaklaşabilir. Gerçek¸ yani Mutlak Olan'ın sırrına ermek…
Mutlak Olan'dan korkarak değil¸ O'nu severek ve 'içselleştirerek'¸ ruhunun en derinlerine mührederek bu sırrın hikmetine erişilebileceğini bilir.
Ancak böyle davranmayı başarabilirse insan¸ yeryüzündeki acının¸ gözyaşının¸ açlığın¸ yokluğun¸ yoksunluğun¸ eşitsizliğin¸ adaletsizliğin biteceğine inanır ve hatta kendi dairesinde bütün bu ümit edilen sonucu görür ve yaşar…
Acımasız bir hızla ilerleyen zaman karşısında direnebilecek gücü kendinde bulanlar¸ Kudret Sahibi'nin ipine sımsıkı sarılarak kurtarabilirler kendilerini bu gidişatın vehametinden…
Küçücük dünyalarında güç gösterisinde bulunmak için birbirleriyle kıyasıya yarışanların O'na karşı gelmekten başka bir şey yapmadıklarını nasıl anlatabiliriz onlara?
Ve Kibir ve Gurur ve Nefis
Ve insan olmak¸ kibir ve gurur deryasından kendimizi çıkarmakla mümkün olabilir ancak. Kalbimize üflenmiş insan olma nefasetiyle yaşamaktan sıyrılıp¸ kibir ve gururun kölesi olduğumuz andan itibaren benliğimizi yitirir ve uzaklaşırız insan olmaktan…
Tıpkı aşağıda okuyacağınız padişah ve çiftçi hikayesinde olduğu gibi…
Bir padişah¸ bir-iki vezirini ve erkandan birkaçını yanına alarak payitahta yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı. Payitahttan ayrılıp bir kaç saatlik bir yol katettikten sonra yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler Olgunlaşmış¸ tam kıvamını bulmuş olan narlar insanın iştahını kabartıyordu.
Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanına çağırdı sordu:
– Bu güzel nar bahçesi kimin?
– Bu nar bahçesi benimdir efendim¸ babamdan miras kaldı.
– Oğlun¸ uşağın var mı?
– Allah bize oğul uşak vermedi efendim¸ bir karı kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz .
– Peki¸ ben de bu ülkenin hükümdarıyım¸ şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek.
İhtiyar¸ “başüstüne” dedi ve hemen gidip bahçe içindeki kulübeden kalaylı¸ tertemiz bir tas getirdi. En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı. İki nar tam bir tası doldurdu. Padişah içti ve çok beğendi. Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı.
İhtiyar çiftçi¸ padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti. Padişah ve adamları bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular.
Yolda¸ şeytan padişahın kafasını karıştırmaya başladı¸ “Madem birer ayakları çukurda olan bu yaşlı karı-kocanın mirasçıları yok; ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini? Karşılığında bir kaç kuruş verip de bu bahçeyi ellerinden alayım” diye düşündü.
Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi. İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da¸ bir tas nar şerbeti yapıp sundu. Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi. Sabahkine hiç benzemiyordu. Sordu:
– Baba ne oldu böyle¸ bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil…
– Aynı nardan evlat¸ aslında tadında da bir değişiklik yok¸ asıl değişen sizin kalbiniz. Tebaanızın malına göz koydunuz¸ bunun için de narların tadı değişti…
İnsan olmak¸ iyi insan olmak¸ gerçek insan olmak; hiçbir terazinin¸ hiçbir para değerinin¸ hiçbir beşerî tanımın açıklayamayacağı kadar müşkül bir iştir…
Öyleyse insan olmak¸ iyi bir iştir…

Sayfayı Paylaş