BİTMEYEN ACILAR

Somuncu Baba

zun ve yorucu bir günün ardından gelen¸ esintili bir yaz akşamıydı.

Uzun ve yorucu bir günün ardından gelen¸ esintili bir yaz akşamıydı. Açık duran pencereden içeri süzülen lodos rüzgârı¸ kadının karşısında oturan adamın gergin yüzünü yumuşatmak ister gibi bir süre durdu. Rüzgârın bütün teskin edici okşamalarına rağmen¸ adamın esmer yüzü hâlâ gergin ve solgundu. Elindeki anahtarlıkla durmadan oynuyor¸ bütün acısını ondan almak ister gibi sağa sola sallayıp duruyordu.
Koltukta oturan Sema Hanım¸ sinirle sehpanın üzerindeki sigara paketinden bir tane alıp boyalı ince dudaklarına kıstırdı. Yaktığı kibritin sönmesine rüzgârın hafifçe üflemesi yetti. Can sıkıntısı ile bir kibrit daha çaktı. Pencereden gelen esintiye¸ bir anda parlayan alev de fazla dayanamadı. Bu sefer kadın¸ sönmemesi için kibriti avuçlarının içine aldı. Rüzgârın ateşle dansı devam ediyordu. Bu kez daha hızlı bir esinti ile Sema Hanımın saçlarını da darmadağın etti.
– Hay aksi şeytan¸ diye söylendi Sema Hanım.
Kibriti ve sigarayı hırsla halının üzerine fırlattı.
– Yoo¸ dedi. Artık çekemem anlıyor musun? Gir çık süprüntülerini¸ yemek döküntülerini temizle. Orayı burayı bozsun düzelt. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de hastalığı çıktı başıma. Ben zaten kendi çocuğumla uğraşamıyorum¸ bir de onu çekemem Naci¸ anlıyor musun?
Naci Bey¸ elindeki anahtarlığı avucunun içinde hırsla sıktı. Cevap vermek istemiyordu. Cevap verse işin daha da uzayacağını biliyordu. Her akşam aynı nakaratı bıkmadan usanmadan tekrarlardı karısı.
– Annenin yüzünden eve misafir bile çağıramıyor¸ arkadaş toplantılarına katılamıyorum¸ diye devam etti genç kadın. Giydiği elbiselerinden¸ hâl ve hareketlerinden utanıyorum. Evime birisi geldiği zaman¸ 'ah kayın validen bu mu şekerim' diyecek diye ödüm kopuyor. Artık yeter!. Ben de kadınım¸ benim de eşim dostum var. Annen yüzünden arkadaşlarımın yanına gidemez oldum.
Genç adam karısını sakinleştirmek için ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Aç karnına içtiği çaylarda midesini tuhaflaştırmıştı. “Her akşam yemek yerine bu kavga çekilir mi?” diye düşündü. Akşamları daireden çıktığı zaman¸ herkes evine koşarken¸ Naci Bey şurada burada oyalanır¸ hiç uğramadığı arkadaşlarının yanına olmadık bahanelerle uğrar¸ aylak aylak vakit geçirmeye çalışırdı. Fakat ne kadar oyalanmaya çalışırsa çalışsın¸ o istenmeyen saat gelir ve gönülsüzce evin yolunu tutardı. Usanmıştı artık¸ her gün kavga dinlemekten¸ yemek yerine çay içmekten. Çoğu kez kavgayı bitirmek¸ karısının anlamsız isteklerine set çekebilmek ve onu sakinleştirmek amacıyla¸ dedesinden annesine kalan ve müteahhidin yerine apartman dikebilmek için ısrarla istediği¸ şimdiki oturdukları evi ve alttaki kirâ getiren dükkânı hatırlatır¸ kavgayı en azından ertesi güne atardı. Ama bu ertelemeler¸ münakaşanın sebebine köklü bir çözüm getirmez¸ ancak sun'i bir yumuşatmadan öteye gidemezdi. Bu bağrışmalar esnasında annesi kendi odasına çekilir¸ tespihini eline alır Kur'an okurdu. Çoğu kez de tespih çekerken uyuklar kalırdı. Annesi Ruziye Hanım¸ 70’in üzerindeki yaşıyla¸ gerek yediği yemeklerin tabaklarını¸ gerekse elbiselerini odalarda unutur¸ bazen de elinin titremesi nedeniyle yemekleri döker¸ bardakları kırardı. Gelini Sema Hanımın aksine oldukça kapalı giyinir¸ saçının bir telini dahi açık bırakmaktan korkardı. Çoğu vakit günlerini seccadesinin başında¸ sessiz sessiz dua etmekle geçirirdi. Onun bu umursamaz hâlleri Sema Hanımı çileden çıkarır¸ bütün hırsını kocasından alırdı. Pembe diziler gibi her gün yeni bahanelerle tekrarlanan bu kavgalar esnasında Naci Bey sesini alçaltır: “Şey Sema¸ biraz yavaş konuşsan. Biliyorsun içerde annem ve çocuklar uyuyor. Belki sesimize uyanırlar. Annem konuştuklarımızı duymasın.” diye yakarır gibi konuşurdu. Sema Hanım ise bu yakarışlar karşısında sesini daha çok yükseltir¸ “Duysun¸ korkum mu var” diye sürdürürdü isyanlarını.
Naci Bey yerinden kalktı¸ odanın içinde amaçsız dolaştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Karısı ise rest çekmeye devam ediyordu.
– Al¸ götür bu evden¸ istemiyorum.
Naci Bey sinirle:
– Nereye götürebilirim ki¸ diye sordu.
Sema Hanım¸ bir satranç oyununun son hamlesini yapar gibi¸ kendinden emin bir vaziyette şah çekercesine:
– Ben anlamam¸ dedi. Ya o gider bu evden¸ ya da ben…
Naci Bey¸ karısını ilk kez görüyormuş gibi¸ uzun uzun baktı yüzüne. Onu tanımakta güçlük çekiyordu. Yıllar önce tanıdığı¸ uysal¸ iyi niyetli¸ sevecen kız gitmiş¸ yerini aksi¸ inatçı¸ çekilmez bir kadın almıştı. Bu isteğinde ciddi olabilir miydi? Karısı ya da annesi… Bunu hiç düşünmemişti. Sahi hangisini tercih edebilirdi?…
– Ne istiyorsun yani¸ dedi hırsla. Sokağa atmamı¸ ya da bir dağ başına bırakmamı mı?
Gerçekten bunu yapabilir miydi? Öz annesini acımasızca sokağa terk edip¸ bir dağ başına bırakabilir miydi? Ne kadar zor bir karar arifesinde olduğunun farkındaydı. Düşündü; karısı gittiği zaman¸ çocuklara annesi bakabilir¸ titreyen elleriyle yemek yapabilir miydi? Sonra evin diğer ihtiyaçlarını¸ ütü¸ çamaşır¸ bulaşık ve temizlik gibi şeyleri nasıl hâlledecekti? Dört yaşındaki oğluyla üç yaşındaki kızına yaşlı annesi nasıl dadılık yapacaktı? Çocukları da karısına verse¸ onların özlemine dayanabilir miydi? Ya annesi gittiği zaman¸ karısı düzelecek¸ günlük kavgalar bitecek miydi? Kısmen bitebilirdi. Ya sonra? Sonrasını tahmin edebilecek¸ ya da düşünecek durumda değildi.
– O senin tercihin dedi; kayıtsızca kadın.
Naci Bey köşeye sıkıştığının farkındaydı. Şahı kaçabileceği bir kare arıyordu. Karısı blöf yapıyor olabilir miydi? Hiç sanmıyordu¸ zira her fırsatta annesine giden ve çocukların anneannesini daha çok sevdiklerini ima eden oydu. Annesi ya da karısı… Seçim yapmak çok zor geliyordu. Her ikisini de bırakmasa¸ bu huzursuzluk¸ bu kavga¸ bu bitmeyen münakaşayı daha ne kadar çekebilirdi? Kaldı ki¸ karısı bu tür bir seçimin kapısını tamamen kapatmıştı.
– Peki¸ ama o gidince ev ne olacak? diye son bir umutla sürdürdü direnişini. Müteahhit daha geçen gün tekrar sordu evi?
– Eve de¸ dükkâna da¸ yerine dikilecek apartmana da hiç bir şey olmaz. Kadın ölene kadar biraz daha sabrederiz. Zaten¸ baba yadigârı diye müteahhide vermeye razı olmuyor. O öldükten sonra da nasıl olsa hepsi sana kalacak.
Naci Bey gözlerini kısarak¸ iğrenircesine karısına baktı. Annesini sokağa bırakmasını isterken¸ sanki bir kediyi azatlamasını ister gibi¸ ne kadar kolayca söyleyebiliyordu bunları. Sinirle odanın içinde boydan boya gezinmeye başladı. Sanki karısının isteklerini¸ kendisinin çaresizliğini ve şans adına her şeyi çiğnemek ister gibi umutsuz bir öfkeyle yürüyordu halının üzerinde. Ne söyleyeceğini ve ne yapacağını kestiremiyordu. Artık bu anlamsız kavgalara bir çözüm bulmalıydı¸ ama nasıl? Karısı giderse yalnız kalmaktan korkuyordu. Kendisi babasız büyümüştü¸ çocukların da babasız büyümesini istemiyordu. O nedenle şu an karısından vazgeçmesi zordu. Ya annesi?… Ondan vazgeçebilir miydi?… İşte bu sorunun cevabını henüz kendisi de bilmiyordu.
– Sabah ola hayır ola. Şimdi artık lütfen suş dedi sertçe. Sonra da dönüp hızlı adımlarla odadan çıktı.
Akşam annesinin odasında yattı. Geceyi¸ endişe ve huzursuzluğun getirdiği stresle uykusuz geçirdi. Sabahleyin yataktan bütün vücudu gergin bir vaziyette kalktı. Annesi çoktan uyanmış¸ yatağın içinde tespih çekiyordu.
– Nasılsın anne¸ dedi. Yapmacık¸ zoraki bir gülücükle.
– İyi değilim oğlum¸ dedi Ruziye Hanım.
Yüzündeki yapay gülücük bir anda kayboldu. Korkuyla annesine baktı. Yoksa gece olanları duymuş muydu? Annesinin yanına oturdu.
– Niye anne diye sordu¸ Ruziye Hanımın yüzüne bakarak. Sesi titriyordu.
– Babanı her gün rüyamda görüyorum. Beni çağırıyor. Gitmek istiyorum. Ama bir türlü ölemiyorum oğlum¸ gidemiyorum.
Naci'nin kafasında ani bir şimşek çaktı. Gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Annesinin ellerini okşayarak:
– İster misin anne; bu gün seni ona götüreyim.
Yaşlı kadının fersiz bakışları bir süre oğlunun yüzünde gezindi. Göz göze geldikleri bir anda Naci yüreğinin yere düşüp ezildiğini sandı.
– Sahi¸ götürür müsün oğlum dedi. Titreyen dudaklarına küçücük bir gülücük takılıp kaldı.
– Elbette götürürüm anne. Hadi şimdi karnını doyur da gidelim.
Ruziye Hanım aceleyle yerinden kalktı. Mutfağa doğru yürüdü. Torunu Feridun babaannesini görünce boynuna sarıldı. Ruziye Hanım da onu öpüp kokladı. Kocasının adını taşıdığı için¸ Feridun'un ayrı bir sevgisi vardı yanında. Küçük torunu Gülcan henüz kalkmamıştı. Oğlunun doldurduğu çayla birkaç zeytinle biraz peynir atıştırdı. Gelini yüzüne bile bakmıyordu. Ruziye Hanımın da onu pek göresi yoktu. Bu yüzden kahvaltı sofrasından yarı aç kalktı.
– Ben hazırım oğlum¸ gidelim dedi. Kapıdan çıkarken¸ oğlu ile gelininin göz göze bakıştıklarını gördü. Fark etmemiş gibi:
– Allahaısmarladık kızım dedi.
– Güle güle Hanımanne¸ dedi gelini gayri ciddî alayımsı bir gülümsemeyle.
Hep böyle Hanım Anne derdi. İçten¸ yürekten gelen bir 'anne' dediğini hiç duymamıştı. Oysaki oğlu “Evlenmeye karar verdim anne” dediği gün ne kadar sevinmişti. Rahmetli kocasının ölümünden sonra tek umudu olan oğlunun mürüvvetini görmek¸ torun sahibi olmak hayatta en çok istediği şeydi. Çok şükür torunlarını gördü. Ama oğlunun pek de mutlu olduğu kanaatinde değildi. Aslında Naci'nin kendi bulduğu bir kızla yuva kurmasını çok istemişti. Fakat oğlu “ben görücü usulü ile evlenmem” diyerek¸ çalıştığı daireden tanıdığı Sema ile anlaşarak evlenmişti. Nedense ilk geldiği günden beri ısınamamıştı gelinine. Yapmacık tavırları¸ içten olmadığı hemencecik anlaşılan yüzeysel sevgileri ve iğreti gülüşleriyle kendi dünyalarından biri olmadığı çabucak anlaşılıyordu.
Ağaçların arasında insanı efsunlu bir masal yolculuğuna çağıran¸ üzerleri yazılı mermerler ve parke taşları iyice gömük¸ yarı toprak yoldan¸ kendi aile mezarlıklarına doğru ağır ağır yürüdüler. İlerden eller üzerinde son yolculuğuna çıkmış biri geliyordu. Arkasındaki sessiz kalabalıkta ne ağlayan¸ ne sızlayan¸ ne de bağırıp çağıran vardı. Aksine çaresiz bir kabullenişin¸ suskun¸ ama hüzünlü bir son uğurlayışın teslimiyeti vardı üzerlerinde. Akşamdan beri esen rüzgâr¸ söğüt ağaçlarının yaprakları arasından¸ toprağı üzerlerine bir yorgan gibi örterek¸ bilinmeyen bir zamanda uyanmak üzere¸ derin uykulara dalan insanlara¸ bitmeyen¸ tatlı bir melodi fısıldar gibiydi. Görünen manzara¸ mezarlığın o gizemli karanlıklarından¸ ağaçların yeşilliklerine¸ oradan da¸ uçsuz bucaksız gökyüzünün maviliklerine doğru açılan¸ ahiret ve dünya sentezini oluşturur gibiydi.
Ruziye Hanım¸ kocasının mezarının başına oturdu. Yılların yaşlı bedeni gibi eskittiği ezik sesi ile Yasin suresini okumaya hazırlanıyordu ki¸ oğlunun sesini duydu:
– Anne sen rahatça Kur'an okuya dur. Ben bekçileri göreyim de¸ mezarlığı biraz onarsınlar. Az sonra gelirim¸ sakın bir tarafa ayrılma¸ diyerek yanından uzaklaştı. İhtiyar kadın oğlunun arkasından seslenmeye bile fırsat bulamadı. Boynunu büküp¸ okumaya başladı. Sure bittikten sonra henüz oğlunun gelmediğini görerek¸ İhlâs ve Fatiha Surelerini de okumaya başladı aceleyle. Oğlu geldiği zaman¸ daha bitiremedin mi diye kızmasından korkuyordu. İhlâs ve Fatihayı da bitirdikten sonra doğrulup kalktı. İyi görmeyen gözleriyle kapıdan tarafa doğru baktı. Görünürlerde kimsecikler yoktu. İçine bir burukluk çöktü. Oğlu nerede kalmıştı? Herhâlde bekçiyi bulamamış onu arıyordur¸ diye düşündü. Mezarın başına yeniden çöktü. Bildiği bütün duaları etmeye başladı.
(Devam edecek)

Sayfayı Paylaş