ÂRİFLERİ UTANDIRAN HÂL

Somuncu Baba

“Habibim! Sen emrolunduğun şekilde istikamet sahibi ol. Seninle birlikte tevbe edenler de istikamet sahibi olsunlar.” Hûd¸ 11/112

“Habibim! Sen emrolunduğun şekilde istikamet sahibi ol. Seninle birlikte tevbe edenler de istikamet sahibi olsunlar.” Hûd¸ 11/112

"Kerâmeti saklı ve gizli tutmak velâyetin gereklerindendir. Kerâmet iddiasında bulunmaktan kaçındıkları için veliler¸ kendilerinden zuhur eden hâllerin kerâmet olduğunu söylemezler. Kerâmeti gizlemeye Melâmîler çok daha fazla önem vermişlerdir."

Tasavvufî geleneğin önemli problemlerinden biri de kerâmet olgusudur. Bu yazımızda¸ sûfîlerce hayzı rical yani¸ erkeklerin aybaşı hâli olarak telakki edilen kerâmet konusunu ele almak istiyoruz.
Kelime anlamıyla; bolca ihsan ve lütufta bulunmak¸ hayır ve ihsanı bol yapmak¸ ve her hâl ve koşulda şerefli bir tarzda hareket etmek anlamlarına gelen1 kerâmet kavramının ıstılah mânâsı; nebevî sünnete ittiba eden¸ şer'î yükümlülükleri yerine getiren¸ itikat ve ameli sağlam bir kulun elinde¸ kendisi peygamberlik davasında bulunmaksızın zuhur eden harikulâde hâllerdir. ElKerim olan Allah'ın bir keremidir.
Kerâmet¸ hâdis bir fiildir ve mümkün vasfındadır. Mümkün ise; ilahî irade ve kudretin taalluk ettiği bir husustur. Bu durumda vukuu imkan dahilinde olan kerâmet¸ ilahî iradenin bir tecellisidir.2
Tabii hayatta veya zihin hayatında bugünkü ilmî metotlarımızla açıklanması mümkün olmayan bütün olaylara "metapsişik" veya "parapsikoloji" denmektedir. Günümüzde telestezi¸ telepati¸ telekinezi ve ektoplazmi gibi parapsikolojik olaylar kerâmet olgusunun daha iyi anlaşılmasını sağlayan örneklerdir.
Mucize¸ kerâmet ve harika terimlerinin Kur'ân'da doğrudan kullanımına rastlanmamaktadır. Mucize ve kerâmet olaylarından bahseden Kur'ân¸ bu tür harikulâde olayları¸ âyet¸ beyyine ve burhân gibi kelimelerle ifade eder. Harikaları dile getiren âyet kelimesi varlıklar arasında mevcut olan düzeni de ifade eder. Hz. Peygamber¸ güneş tutulması dolayısıyla; "Allah'ın âyetlerinden iki âyettir."3 buyurmuştur.
Tasavvuf erbabına göre¸ velilerde zuhur eden kerâmetler¸ bu velinin tâbi oldukları nebilerin devam eden mucizeleridir. "Kul bunalmayınca Hızır yetişmez" sözü ile de kerâmetin zuhurunda içinde bulunulan zaruret ve ihtiyaç hâlinin önemine dikkat çekilmektedir. Şairlerin istedikleri her zaman şiir söyleyememeleri ve bestekârların istedikleri her zaman beste yapamadıkları gibi velilerde de her istediklerinde kerâmet zuhur etmez. Bunun olabilmesi için buna uygun bir hâlin önce Allah tarafından kula ihsan edilmesi gerekir.4 Veliden kerâmetin zuhuruna bazen doğuştan gelen yetenek¸ fıtrî kabiliyet¸ bazen riyazet ve çekilen çile¸ bazen de içinde bulunulan hâl ve şartlar sebep olabilir. Kerâmetin zuhuru asla bir lüks ve fantezi olmadığı gibi bir güç gösterisi¸ bir fazilet ve Allah katında özel konumda bulunma gösterisi değildir. İşin içine bu tür duygu¸ düşünce ve maksatlar girdiğinde harika hâl kerâmet olmaktan çıkar istidraca ve mekre dönüşür. Bir müminden harika bir hâlin zuhuru için evliya olması gerekmez. Herhangi bir müminden de harika bir hâl zuhur edebilir. Ancak buna kerâmet değil¸ maûne veya magûse denir. 5
Kerâmet tasavvuf yoluna yeni girenlerin heveslerini kamçılayarak bu yolda şevkle yürümelerini¸ yolun gereklerini azimle yerine getirmelerini ve yola olan bağlılıklarını güçlendirmelerini sağlar¸ moral verir¸ maneviyatlarını takviye eder. Böylece kerâmet menkıbeleri Kur'ân'da peygamber kıssalarının temin ettiği faydayı sağlar. 6
Kendilerinden kerâmetin zuhur ettiği pek çok velide vecd ve ürperme hâlleri ortaya çıkmaktadır. Çünkü onlar¸ kerâmetin kendileri için bir mekri ilahi ve hile olabileceğini¸ ayaklarını kaydırabileceğini ve Hakk katındaki menzillerinden düşürebileceğini düşünmüşlerdir.7 Kerâmeti bir çile ve bir imtihan olarak görmelerinden dolayı böyle bir duruma güvenip bunu kendisine hâl olarak seçenleri havastan saymazlar.8 Velî kerâmetle avunmaz¸ buna güvenemez¸ bir velîden dünyada hiç kerâmet zuhur etmese¸ kerâmetin zuhur etmeyişi o velî için kusur ve ayıp sayılmaz.9 Mutasavvıflar kerâmetlere ilgiyi¸ seçkinin gönüllerini örten üç örtüden biri olarak görürler.10
Kerâmeti saklı ve gizli tutmak velâyetin gereklerindendir. Kerâmet iddiasında bulunmaktan kaçındıkları için veliler¸ kendilerinden zuhur eden hâllerin kerâmet olduğunu söylemezler.11 Kerâmeti gizlemeye Melâmîler çok daha fazla önem vermişlerdir. Melâmiler bu konuda Abdullah Ensarî (ö.481/1089)'ye nispet edilen şu sözün gereğini yerine getirmeye çalışırlar: "Su üstünde yürürsen saman çöpü olursun¸ havada uçarsan sinek olursun¸ bir gönül ele al ki adam olasın."12. Kerâmetle değil¸ Allah'a kulluk vazifesiyle ilgilendikleri için büyüklerin değişmeyen hâli korkudur. Seriyyu'sSakatî (ö.257/870)¸ "Bol ağaçlı bir bahçeye giren kimse¸ her ağaçta bir kuş görse¸ bunların hepsi de gayet açık bir dille ona "sen velisin" diye bağırsa¸ eğer bu manzaradan korkmazsa¸ aldanmıştır."13¸ der. Kerâmetin gizliliği esas olduğundan sûfîler kerâmeti "hayzı ricâl" olarak görmüşlerdir. Kerâmetler üzerinde fazla durmayan sûfiler¸ kerâmetleri¸ bu yolun başlarında rastlanan ve mübtedî müridlerin kalbine sürur veren hâller olarak görürler. Allah'ın lutfu olan bu hâllere sevinip şımaranları ve bunlarla yetinmeye kalkışanları henüz tasavvuf zeminine sağlam şekilde ayak basmamakla ve bu alanda seçkin bir mertebeye ulaşamamakla eleştirirler.14 Cüneydi Bağdâdî (ö.297/909)'in ifadesiyle söyleyecek olursak¸ manevî nimetleri görüp onların tadına dalmak ve kerâmetlere aldanmak havâssın kalplerini perdelemektedir.15 Keşf ve kerâmeti irşat faaliyetlerinin bir parçası olarak görmeyen Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî (ö.1242/1826) de¸ "Gaye ve niyeti sadece keşf ve kerâmet sâhibi olmak olan bir mürit bu yolda ilerleyemez¸ yolda kalır ve matlubuna vuslat bulamaz. Keşf ve kerâmet sâhibi olmaya mübtediler rağbet ederler."16 diyerek bu konuya ışık tutmaktadır.
Velilerin en büyük kerâmeti¸ her an itaat hâlinde bulunmak¸ günahlardan ve Allah'a muhalefet etmekten kaçınmaktır. Sehl b. Abdullah (ö.283/896)¸ "Kerâmetlerin en büyüğü¸ kötü ahlâkından birini değiştirmendir." buyurur.17 Beyâzidi Bistâmî (ö.261/875)¸ tayyı mekân eylemeyi şeytanın¸ suda yürümeyi de balıkların insandan daha iyi yaptıklarını hatırlatarak bunlara itibar edilmemesini söylemiş ve şöyle demiştir: "Adam seccadesini suya serse¸ havada bağdaş kurup otursa da emir ve nehiylere uyup uymadığına bakmadan bunlara aldanmayınız."18 Bu gerçeği Yunus Emre (ö. 720/1320) manzum olarak;
Kerâmetim var deyip halka kerâmet gösterme
Nefsini müselman eyle varsa kerâmetin19
şeklinde ifade ederken¸ İmam Kuşeyri (ö.165/1072)¸ "Bil ki¸ evliyada zuhur eden kerâmetlerin en büyüğü¸ devamlı olarak ibadet ve taat işlemeye muvaffak kılınmak¸ günahtan ve emre muhalefetten korunmaktır."20 diye yorumlar¸ Necmuddin Kübrâ (ö.618/1221) da¸ "Farz veya sünnetlerden herhangi birini terk eden kimse ateş de yutsa¸ denizin üzerinde de yürüse¸ havada da uçsa iyi biliniz ki¸ o davasında yalancıdır. Bu yaptıkları da kerâmet değildir"21¸ der. "Binlerce cesedi diriltmektense¸ tek bir cansız kalbi sonrasız hayata açmak yeğdir." sözü22¸ sûfîler arasında darbı mesel hâline gelmiştir.
Kerâmet¸ kalbî ve kevnî olmak üzere ikiye ayrılır. Manevî ve hakikî kerâmet adı da verilen kalbî kerâmet; kalbin Cenâbı Hakk'ı tanıması¸ marifeti ilahiye ile dolması¸ ihlas ve istikametle ihsan makamına ulaşmasıdır. Şer'î âdâba riayet¸ güzel ahlâk sahibi olma¸ kötü huylardan uzaklaşma¸ farzların vaktinde ifa edilmesi¸ hayır ve hasenata koşma¸ kötülüklerden kalbi temizleme¸ eşya ve nefis karşısında Allah'ın koyduğu hududa riayettir. Bu vasıflar Allah'a yakın olan meleklerin ve Allah'ın seçkin kullarının vasıflarıdır.23 Kevnî ve sûrî kerâmet ise¸ müşahede âleminde¸ maddî¸ gözle görülür¸ elle tutulur işlerde meydana gelen harikulâde hadisedir.
Kerâmet çeşitleri içinde kalbî ve hakikî kerâmet¸ iman ve istikamet kerâmetidir. Bunlar diğer bütün kerâmet çeşitlerinden üstün ve öndedir. Tevhidde yakîne¸ amelde istikamete ulaşan kimse¸ diğer kerâmetlere hiç ihtiyaç hissetmez. Böyle bir kimseden de diğer kevnî kerâmetlerin zuhur edebilir¸ fakat o bunlara takılıp aldanmaz¸ hem bütün tevhid ehli de iman ve istikametle mükelleftir¸24 dolayısıyla kevnî kerâmet şart ve lazım değildir. Şer'î hakikat penceresinden bakıldığında kişinin "istikamet" yolunda gidebilmesi en büyük kerâmettir. ElBağdadi¸ kerâmet sahibi¸ bir veli olmasına rağmen tarikatta istikametin esas olduğunu belitmiş ve bu konuda Şam'daki hâlifesi Ahmed Hatip Erbilî'ye yazdığı mektubunda "Cenabı Hak'tan bizler ve sizler için istikametin devamını dileriz. Dolayısıyla istikametin sebeplerini tahsil etmeye gayretle çalışınız. Bir istikamet bin kerâmetten daha hayırlıdır" diyerek bu konudaki düşüncelerini ifade etmiştir.25 Ebu Ali Cürcânî de bu duruma şu şekilde işaret eder: "İstikamet sahibi ol¸ kerâmet sahibi olma. Çünkü¸ nefsin kerâmeti istemekte¸ bunun için harekete geçmektedir. Hâlbuki Allah senden istikameti istemektedir."26 Allah Teâl⸠Habibinden dahi istikamet istemektedir. İlahi emir şöyledir: "Habibim! Sen emrolunduğun şekilde istikamet sahibi ol. Seninle birlikte tevbe edenler de istikamet sahibi olsunlar."27. Bütün mükelleflere emredilen de ihlas ve teslimiyettir. "Halbuki onlar¸ ancak Allah'a¸ onun dininde ihlas sahibi olarak ibadet etmeleri için emrolundular."28
Özetle¸ kerâmet konusu¸ tarikat çevrelerinde oldukça istismar edilen bir husustur. Bazıları sahip olduğu kerâmeti dünyevî menfaatlere âlet ettikleri gibi¸ müridler şeyhlerinin en tabii hareketlerine bile kerâmet nazarıyla bakarlar. Şeyhin her sözünden¸ her işinden¸ hatta sayıklamasından kerâmet çıkaran safdiller¸ yahut şeyh vasıtasıyla geçinen ve saf görünen kurnazlar vardır. Hasılı kerâmet gene de geçer akçedir onlarca.
"Şeyh uçmazsa kerâmetle eğer
Mürid uçurur tâ bekamer".
beyti buna işaret etmek için söylenmiş olsa gerektir.29
Maddî çıkarları için kendine bir takım işler nisbet eden kişiler için "kerâmeti kendinden menkul" denir. Bu tehlikeye işaret etmek üzere "kerâmet âriflerin putudur" denmiştir.
Bâkî ile Nev'î'nin¸
Zâhid ol sıklet ile uçmağa hazırlanma
Çıkar ol cübbe vu destarı biraz hıffet bul.
Neviya¸ âyinei âlemde yok resmi vefa
Ya kerâmet gitti ya ehli kerâmet kalmadı.30
beyitleri meramımızı en güzel şekilde ifade etmektedir.

*Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Dipnot

1- Ibn Manzur¸ Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem¸ Lisanu'l-Arab¸ Beyrut¸ trs.¸ XII/510.
2- Ebu'l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyri¸ er-Risaletu'l-Kuşeyriyye fi İlmi't-Tasavvuf¸ Haz.Ma'ruf Zerrik¸ Ali Abdulhamid Baltacı¸ Daru'l-Hayr¸ Beyrut 1993¸ 354.
3- Buhari¸ Kusuf¸ 1; Müslim¸ Kusuf¸1.
4- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 354.
5- Süleyman Uludağ¸ "Kerâmet II"¸ Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi¸ yıl: 6¸ sayı: 15¸ Temmuz-Aralık 2005¸ 34-35.
6- Uludağ¸ "Kerâmet II"¸ Tasavvuf¸ 18.
7- Ebu Nasr et-Tûsî Serrâc¸ el-Luma'¸ tah. Abdulhalim Mahmud-Abdulbaki Sürur¸ Dâru'l-Kutubi'l-Hadise¸ Kahire 1960¸ 395.
8- Serrâc¸ el-Luma'¸ 399.
9- Kuşeyri¸ Risale¸ 354.
10- Öteki ikisi de; İtaat işlerinde aşırı titiz davranma ve öteki dünyada ödüllendirilme arzusudur. Annemarie Schimmel¸ Tasavvufun Boyutları¸ ter. Ender Güral¸ Ankara 1982¸ 87.
11- Kuşeyri¸ Risale¸ 354.
12- Mustafa Kara¸ Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi¸ Dergâh yayınları¸ İstanbul 1990¸ 159.
13- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 360.
14-İmam-ı Gazali¸ el-Munkızu mine'd-dalâl Şerhi¸ haz. Abdulhalim Mahmud¸ İstanbul 1990¸ 235.
15- Serrâc¸ el-Luma'¸ 400.
16- Haydarîzâde İbrahim Fasih¸ el-Mecdü't-Tâlid fî Menâkıb-ı Şeyh Hâlid¸ İstanbul 1292¸ 17; Es'ad Sâhib¸ Buğyetü'l-Vâcid fî Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid¸ Dımaşk 1334¸ 83.
17- Kuşeyri¸ Risale¸ 360.
18- Kuşeyri¸ Risale¸ 360; Serrâc¸ el-Luma'¸ 400.
19- Kara¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 159
20- Kuşeyri¸ Risale¸ 356.
21- Mustafa Kara¸ Din hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler¸ İstanbul 1990¸ 81.
22- Schimmel¸ Tasavvufun Boyutları¸ 188.
23- Erhan Yetik¸ İsmail-i Ankaravi Hayatı¸ Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri¸ İşaret Yay.¸ İstanbul 1992¸ 134.
24- Abdulvehhab b. Ahmed b. Ali el-Ensâri Şârânî¸ Tabakatu'l-Kubra¸ Mısır 1954¸ II/114.
25- Abdurrahman Memiş¸ Hâlidî Bağdâdî ve Anadolu'da Hâlidîlik¸ Kitabevi¸ İstanbul 2000¸ 69.
26- Kuşeyri¸ Risale¸ 103.
27- Hûd¸ 11/112.
28- Beyyine¸ 98/5.
29- Osman Türer¸ Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi¸ Seha Neşriyat¸ İstanbul 1995¸ 230-231.
30- Kara¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ 156-160.

Sayfayı Paylaş